Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

13 Şubat 2024

Edebiyat

Yazmanın Büyülü Bilmecesi

Haden Öz

Paylaş

3

0


Okunmak için yazdığımız konusunda hemfikiriz sanırım.

"Bilmece" adlı denemesinde "Bir yazar çokluk okunmak için yazar. Bunun tersini söyleyenleri alkışlayalım, ama inanmayalım onlara,1" diyor Albert Camus. Bunun üzerine, Camus'yü henüz tanımadan düşünmeye başladığımı söylesem yalan olmaz.

Bazen sadece bir elin parmaklarını geçmeyen/geçmeyecek okur için yazdığımı düşünürüm, bazen de  "Yazdıklarını sadece bir kişinin okuduğunu/okuyacağını bilsen yine de yazar mıydın?" diye sorarım kendime. Kısa bir tereddütten sonra "Evet yine de yazardım," diyorum gönül rahatlığıyla. Susan Sontag’in sözleriyle ifade edecek olursam "Elbette bir hikâye yazarken okunacağını düşünürüm, eğer okunmayacağını düşünseydim yazmazdım."2  Yazmak böyle bir şey, yazmanın mayasında bu var sanırım. Okur olmasa da yazmak anlamlıdır, çünkü her yazar aynı zamanda kendinin okurudur da ve o okuma aslında geride bıraktığı bir ben'in, belki de kurgusal bir kendi'nin okumasıdır. Dönüp de yazdıklarına bakan her yazar orada eksik, gelişmekte olan veya tamamlanmış bir kendi ile karşılaşır. 

Biraz geçmişte bıraktığım kendi'me gidelim birlikte.  Yazmaya başladığımdan beri öyle ya da böyle okurum/okurlarım oldu (okur'a okurum demek ne derece doğru bu da tartışılır). Bir keresinde bir etkinlikte bir şiirimi okumuştum. Üniversite yıllarımda. Yirmili yaşlarımın başlarındaydım. Şimdi hatırlamadığım ve herhangi bir yerde saklamadığım bir şiirimdi. Şiiri bitirip başımı kaldırdığımda, dinleyiciler arasındaki bir kadının ağladığını gördüm. Belki beni oğluna benzetti, belki ona kızını hatırlattı dizeler, belki eşini, yoldaşını, kardeşini veya hiç tahmin edemeyeceğim bir kimseyi ve duyguyu. Şiirimin onun üzerinde yarattığı bu duygudan herhangi bir haz almadım elbette. Hem nasıl alınır ki? Aksine kendimi kötü hissetmiştim, sanki o gözyaşların sebebi benmişim gibi yüzüm kızarmıştı. Bir süre o gözyaşları karşısında, kalbimden saçlarımın köküne yayılıp oradan yüzüme vuran çaresizlik hissi üzerimde öylece durdum. 

haden öz edebiyat

Bir başka zaman bir arkadaşım yazdığım birkaç dizeyi bulmuştu masamda ve içi içine sığmayarak heyecanla sormuştu: "Sen mi yazdın bunu? Bayıldım!"

"Evet ben yazdım," demiştim sıradan ses tonumla. Ne vardı ki bunda. Tuhafıma gitmişti. Ne o kadının ağladığı şiiri, ne de arkadaşımın heyecanına vesile olan dizeleri hatırlıyorum.
Metinlerim bir kitap formuna bürünüp okurlarla buluştuğunda da ilginç okur dönüşleri aldım. Çocuklardan da aldım, yetişkinlerden de. Hiç ummadığım yerden, yerlerden çıkıp geliyordu okur, “Sobe!” diyordu. O, “Sobe!” diyordu da, ben öylece kalakalıyordum. “Sen oyunda var mıydın,” der gibi kalakalıyordum. Sonra geldiği gibi üstüne bir de nanik yapıp gidiyordu. Ben öyle yazar yalnızlığımla hüzünlü bir şiirin dizeleri peşinde koşmuş da nefes nefese kalmışım gibi kem küm ediyordum. Bir şeyler mi anlatmaya çalışıyordum, bir yol mu tarif ediyordum, kapıları mı, pencereleri mi gösteriyordum, işte bunu da bilmiyordum.

Yazarken düşünür insan, hiç kestiremediği düşünceler çıkar zihninden, sanki oralarda bir yerlerde kazılıp çıkarılmayı bekliyormuş gibi. Bir tür arkeolojik eyleme de dönebiliyor yazmak. Özne olarak o eylemi gerçekleştirirken yarattığımız karakterlerde veya o eylemin kendisinde bir tür nesneye de dönmüyor muyuz aslında? Sonra bir de okur dahil oluyor o eyleme. Belki de John Berger’ın dediği gibi bir işbirliği vardır:  "Bana öyle geliyor ki bu öznellik üç unsurun, üç kişinin bir tür alaşımı: hikâye anlatıcısı ya da yazar, hikâyenin kahramanı ve bunların öznelliği, ve son olarak dinleyicinin öznelliği ve hikâye… Bu üçü arasında şimdiden bir tür işbirliği söz konusu, ki bu da, hikâyenin öznelliğini oluşturuyor."3
Öyle ya da böyle, yazıyoruz işte; bir şeyler umarak ya da hiç umursamadan, yazma eyleminin büyüsüne kapılarak, yeni bir yaşam/yeni bir dünya yaratarak veyahut bir okurun/okurların düşüne kapılarak…

Peki yazarın okurdan bir beklentisi olabilir mi? Bu soruya en azından “Anlaşılmak/anlaşılabilmek!” diye cevap verebiliriz sanırım ama bunun da bir formülü, sınırı yok. Yıllar önce bir dostumla sevdiğimiz bir şaire dair konuşurken bana o şairle bir yazışmasını aktarmıştı. Şairin yazdığı romana yaptığı yorumunun şair tarafından “Yıllardır birinin bu yorumu yapmasını bekliyordum!” şeklinde heyecanlı bir ifade ile karşılık bulduğunu söylemişti. Belki, tam da bu okur için yazıyoruz. Kim bilir!

Okunmak için yazdığımız konusunda hemfikiriz sanırım. O halde bir pencere açıp oradan dışarı yeni bir soru salayım: Peki kimler okusun yazdıklarımızı? Hadi iki büyük ustamıza kulak verelim. Yaşar Kemal, 11 Kasım 2014 tarihinde 'Fahri Doktora’ ünvanı aldığı Bilgi Üniversitesi’ndeki törene bir mesaj gönderir. O mesajda, bir gün Sait Faik’le birlikte edebiyata getirmek istedikleri üzerine konuşurlarken manifesto niteliğinde şu tiradı tarihe not düşerler :

“Bir; benim kitaplarımı okuyan katil olamasın, savaş düşmanı olsun. İki; insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin.  İnsanları asimile etmeye can atan devletlere,  hükümetlere olanak verilmesin. Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir. Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar.”4

Bir başka soruyu penceremden dışarı salarak bitireyim: Bir metin okura doğru yolculuğa çıktığında ne kadar yazarın kalabilir veya kalmalı mı?

1 Albert Camus, Bilmece, ( https://bit.ly/2PWyBPy )

2John Berger & Susan Sontag, ''Bir Hikâye Anlatmak'' ( https://shorturl.at/fOPUY )

3 John Berger & Susan Sontag, ''Bir Hikâye Anlatmak'' ( https://shorturl.at/fOPUY )

4 Yaşar Kemal: Bizim Çağımızda Romancıların Başları Beladadır, ( https://shorturl.at/hpH34 )

 
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Öne Çıkanlar

Alman Yazınının Yaratıcı Koruyucusu: J..Gökhan Güvener
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Nagehan Denk

8 Ekim 2025

Kız Kulesi'nden Prens Adalarına Kalp K..

Kökleri İstanbul’da atılmış, sırlarla dolu bir roman Kalp Kırıklığı Kitabı.Onun adı, Sare. Hayatının daha yirmilerine varamadığı genç yaşında pek çok badire atlatmış, yaşamını annesi ile birlikte sürdürdüğü Cambridge şehrinin kalabalığı içinde..

Devamı..

Savaşın Gölgesinde Çocukluk

B. Y. Genç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024