Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

21 Eylül 2020

Öykü

Yemek Takımı

Merih Nesrin Yalçın

Paylaş

1

0


Tamam! Salona çıkabilirsiniz diye sesleniyorum, Perdeler çok ince, pencerelere yaklaşmayın sakın! Çayın altı yanıyor, kahvaltı mutfak masasının üzerinde. Kapı çalarsa panik olmayın ama anahtar sesi duyarsanız doğru sığınağa. Ayşe gülüyor, Abla bıkmadın mı her sabah aynı şeyleri söylemekten, dikkat ediyoruz merak etme, Mustafa Abi’den iyi haberlerle gel sen yeter bize.

Her sabah Engin’i ben bırakıyordum halasına, oradan doğru işe, ama bugün mesai farklı önce sendikaya uğrayacağım oradan da avukata, sonra işe. Koşar adım çıkıyorum evden, sendika yakın. Engin bir yaşına geldi ben hâlâ dokuz aylık hamile gibiyim. Bu kilolar verilecek, illaki verilecek. Ter içinde, soluk soluğa varıyorum sendikaya, başkan odasında beni bekliyor. Suratı asık. Önce çay söylüyor, sonra sigara tutuyor, demek ki haberler kötü. Dua edelim de adam ölmesin diyor, hâlâ yoğun bakımda! Müteahhit kaytarıyor, Mustafa’nın defalarca iskelenin sakat olduğunu, değiştirilmesi konusunda ısrar ettiğini inkâr ediyor, bütün suçu Mustafa’nın üzerine atmaya çalışıyorlar. Sendika üyesi olan birkaç işçi lehine ifade verecek ama sonuç ne olur bilinmez. Gözümün ucuna kadar gelen gözyaşımı tutuyorum. Biz nelere hazırlamıştık kendimizi, başımıza neler geldi Ali abi, diyorum sesimin titremesine mani olmaya çalışarak. Bir gün hapishaneye düşersem dimdik dur arkamda, ağladığını üzüldüğünü görmeyeceğim. Sen siyasi bir mahkûmun karısı olacaksın, ona göre davranacaksın, derdi. Şu hale bak, kendini adadığı işçi sınıfından birinin yaralanmasına sebep olmaktan yatıyor. Olur, böyle şeyler diyor Ali abi. Sonra bütün söyledikleri uğultu gibi, ne zaman çıktım oradan, buraya kadar ne zaman yürüdüm hiç farkında değilim. Apartmanın girişinde gözyaşlarımı siliyorum, darmadağın hissettiğim saçlarımı şöyle bir düzeltip çalıyorum avukatın kapısını. Sekreteri yok, kendi açıyor kapıyı, ben içeri doğru yürürken arkamdan sesleniyor Asuman Bacım çay içer misin? İçerim, diyorum, bugün şansım çaydan açılmış nasıl olsa. Duymadım diye sesleniyor ofisin mutfağından, içerim diyorum.

Benzer şeyler söylüyor avukat da, İşimiz zor, diyor, ilk mahkemede tutuklanabilir, diyor. Umarım işçi ölmez, diyor. O ailenin de dramı bir başkaymış öyle anlatıyor avukat Ümit Bey. Beş çocuk, ev kadını bir anne, derme çatma bir gecekondu, açlık diz boyu diyor. Bu kentten biraz uzaklaşsan, biraz yokuş çıksan hep aynı manzara diyorum; Köylerinden kopup gelmiş, lağımları sokak ortasından akan, devrilmemek için birbirlerine yaslanmış teneke çatılı gecekondular, mahalle ortasındaki çeşmeden su taşıyan kocaman kara gözlü sıska kızlar. Patlak bir topun peşinden koşan çıplak ayaklı oğlan çocukları ve bunun kader olduğuna inanmamızı isteyen siyasetçiler! Yardım edebildin mi aileye Ümit, diyorum, ben biraz para getirdim, sen götürüp versen. Ben hallettim, diyor Ümit, sendika da gönderdi bir şeyler. Şu köşedeki manava uğramıştım giderken, çocuklar sever diye meyve aldım biraz. En büyük oğlan “bu ne?” diye sordu muzu görünce, annesi öyle bir baktı ki, gözlerini yere indirdi oğlan, bir daha da kaldırmadı, muza bile bakmadı. Artık tutmasam da olur, salıveriyorum gözyaşlarımı, hiç konuşmadan ağlıyoruz. Mendil uzatıyor Ümit, kendi gözlerini elinin tersiyle silerken.

Kapı çalıyor, Ahmet geliyor, Ümit’in arkadaşı, Ümit bizi yalnız bırakıp çıkıyor. Nasıllar diye soruyor Ahmet hemen. İyiler diyorum. Bir haftadır Engin’i bizim ev çok soğuk oluyor diye görümceme bırakıyorum, iş çıkışı da alıyorum. Böylece gündüzleri ev içinde dolaşıyorlar. Akşamları? diyor Ahmet. Kimse gelmezse salonda benimle oturuyorlar, ama birileri gelirse, ki çoğu akşam kayınvalidem, görümceler falan oğlanı sevmek için geliyorlar. O zaman benim yatak odasındaki gizli banyoya. Daracık bir yer orası, penceresi de yok. Eskiden hamam derlerdi belki bilirsin, bir metrekare bir yer, tabutluk taktılar adını. Geçenlerde çok oturdu kaynanamgil, bir gittim ki bayılıyorlarmış neredeyse havasızlıktan. Sonra kapıya birkaç delik açtı Selçuk. Boş bulunup Selçuk kim diye soruyor Ahmet. İkimizin de sinirleri bozuk, gülmemizi durduramıyoruz bir türlü. Selçuk işte diyorum, Ayşe ile Selçuk.

Abla diye başlıyor söze, böyle sırtını dikleştirip, kaşlarını da havaya kaldırınca mutlaka önemli bir şey söyler. Sendikada da böyledir; ciddileştirmeye çalıştığı ifadesine, pos bıyıklarına, çatık kaşlarına rağmen hep bir kırılganlık görürüm yüzünde, hep bir çocuksu ifade. Bir de biz dert olduk, başında az dert varmış gibi. Çaresiz kaldık ama inan bana başka güvenli bir adres bulduğumda hemen oraya alacağım onları. Sağ ol her şey için. Elimi elinin üstüne koyuyorum. Bana da iyi geliyor be Ahmet! Mücadelemiz için bir şey yapmak bana da iyi geliyor. İşe geç kaldım diye koşarak çıkıyorum avukatlık ofisinden yoksa yine ağlamaya başlayacağım.

Yol boyu mücadelemizi düşünüyorum. Öyle büyük havalarda konuştum ama mücadeleniz ne deseler tam anlatamam. Mustafa haklı, biraz daha okumalıyım, kendimi geliştirmeliyim. Şu beyaz reno ben apartmandan çıktığımdan beri takip ediyor. Demek ki Ümit’in avukatlık bürosu takipte. Bunu atlatmak lazım! İlk bulduğum sağ sokağa dalıyorum, oradan sol, sağ derken araba beni kaybediyor, ya da bana öyle geliyor. İşe varıyorum, müdür eşim tutuklu olduğu için anlayışlı, hatta, Var mı iyi bir haber, diye soruyor. Yok, diyorum masama geçerken. Öğlen paydosunda, Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni kitabını okumaya çalışıyorum. Anlamak zor, en iyisi akşam Ayşe’ye sorayım, o anlatsın biraz.

Ben yemek masasını hazırlarken, Ayşe ile Selçuk yere oturuyorlar karşı karşıya salonda, Engin’i yürütmeye çalışıyorlar, koşar gibi bir adım atıp kendini Selçuk’a bırakıyor, dönüşte de Ayşe’nin kucağına. Sonunda yürüyor Engin! Engin hatırlamayacak ama ben hiç unutmayacağım bu ilk adımı diye düşünüyorum. Yemekten sonra uyutuyoruz oğlanı. Ayşe anlatıyor biraz Devletin Kökeni’ni, Selçuk biraz daha sabırla anlatıyor ne için mücadele ettiğimizi Artık unutmam diyorum, bir daha hiç unutmam!

Nihayet cumartesi! Enginle birlikte geçireceğimiz iki kocaman gün. Ne görümcem gelecek ne kaynanam, ne de işe gideceğim. Engin’e kahvaltısını yaptırırken Ayşe geliyor. Abla diyor, dün kapının altından not attılar, bizim bu gün dışarı çıkmamız lazım. Bana kıyafet ayarlayabilir misin? Artık bana dar gelen ne varsa Ayşe’ye uyuyor. Kasım ayının ayazına uygun kalın siyah bir palto, grili kırmızılı bir eşarp, uzun siyah bir etek. Mustafa’nın gri paltosunu da Selçuk’a giydiriyoruz, gri pantolonun üstüne. Tanınacak gibi değiller, ben bile zor tanıyorum bu yeni kıyafetleri ile onları. İyi ki de kış geldi diyorum, yoksa zordu sizi değiştirmek yazlık kıyafetlerle. Gülüşerek vedalaşıyoruz, çıkıyorlar tedirgin.

Ellerinde kocaman deri bir çantayla geri dönüyorlar dört saat sonra. Abla, diyor Ayşe, öyle ısrar etti ki satıcı, öyle şeyler söyledi ki, bizim bile birbirimize söylemediğimiz şeyler. Siz! Birbirinizi öyle seviyorsunuz, öyle seviyorsunuz ki, eninde sonunda evleneceksiniz, bunu sizi gördüğümde anlamıştım. İşte bu porselen yemek takımı sizin aşkınızın nişanesi olacak, onunla ailelerinize sofralar kuracaksınız. Doğan çocuklarınız bu tabaklardan yemek yiyecekler. Anneleriniz, babalarınız, kardeşleriniz, arkadaşlarınız bu tabaklardan yemekler yiyecekler. Dayanamadık abla, diyor Ayşe, aldık. Biz de biliyoruz sonumuz belli değil. Biz kim, aile kurmak kim? Ama dayanamadık aldık, bunu sana bıraksak olur mu? Biz birkaç gün içinde gideceğiz ama bir gün mutlaka gelip alırız bu paketi. Bunun belki de hiç olmayacağını, olamayacağını birbirimizin gözlerinde görüp sarılıp ağlıyoruz.

Mustafa, Engin’i görmek istiyor, görüş günü cuma, işyerinden izin alıp yola koyuluyoruz sabah erken saatte. Cezaevi şehrin dışında, kucağımda Engin’le dolmuşla gitmem zor. Yola inip taksi çeviriyoruz. Kardeş bizi cezaevine götür, deyince! Buyur bacım, emrin olur deyip çeviriyor kontağı. Kırmızı ışıkta duruyor taksi, duvarlar boydan boya arananların fotoğrafı. Selçuk’u görüyorum, gerçek adı fotoğrafın altında, Harun. Ayşe’nin gerçek adı da Selma. Hiç bilmesem daha iyiydi derken Engin, Ayşe’nin fotoğrafını göstererek Aşe! Aşe! diye bağırmaya başlıyor. Dikiz aynasından bana bakıyor şoför, Abla galiba sizin hısım bu anarşistler, baksana çocuk tanıdı? Sen yoluna bak kardeş, bu anarşistler nerden bizim hısım olacakmış, çocuk işte! Halasına benzetti, cezaevine gidiyoruz diye sen bizi ne sandın? Pardon abla, diyor şoför, bir daha da hiç konuşmuyoruz. Suçlulara saygı duyuyor ama kendisi için hayatını ortaya koyanlardan nefret ediyor. Hırsızı seviyorlar diyorum, katile saygı duyuyorlar. Onlara göre hepsi kader mahkûmu. Ya Halkı için mücadele edenler? Bir ay oldu Ayşe’yle Selçuk evden gideli, umarım yakalanmamışlardır. Parasını ödeyip iniyorum cezaevinin önünde.

Sevgi açıyor çalan kapıyı, Ülkü’nün öldüğünü duyan öğrencilerinden biri geldi diye düşünürken bir yandan da oturduğum yerden toparlanmaya çalışıyorum, o ara sesleniyor Sevgi. Asuman abla bir hanım seni soruyor! Şaşkınlıkla yürüyorum kapıya doğru, benim burada yaşadığımı kimse bilmez, nereden öğrendiler, kim öğrendi acaba? Kapıdaki kadını tanımıyorum, beni görünce boynuma sarılıp, hıçkırarak ağlamasına da bir anlam veremiyorum. Öyle sıkıyor ki sarılırken, nefesim kesilecek gibi oluyor. Belli ki çalıştığım kadın sığınma evlerinin birinden beni tanıyan biri ama burayı nasıl buldu?

Asuman abla ben Selma, diyor. Hani senin Ayşe diye tanıdığın Selma. Senin evinde saklanmıştık Mersin’de Harun’la ben. Yani Selçuk’la Ayşe! Gel içeriye, derken sesim titriyor. Yığılır gibi oturuyorum koltuğa. O gencecik, umut dolu kızdan bir şeyler arıyorum yüzünde. Bir tek gözleri kalmış kendine benzeyen, onlar da öyle bir hüzün bulaşığı ki zor tanıyorum. Sevgi durumun çok olağanüstü olduğunun farkında, elinde tansiyon ilacım ve bir bardak suyla başımda bitiveriyor. Ben ilacımı içerken, çay vardı içermişiniz diye soruyor Ayşe’ye. Ayşe donmuş, duymuyor soruyu. Kendimi toparlayıp, Birazdan içeriz, diyorum. Selçuk nerede, neden o da gelmedi, diyorum. Harun yok, diyor, ne ölü ne diri Harun yok. Kayıp! Gözaltında kaybettiler onu. Senin evinden çıktıktan sonra ayrıldık, o başka bir adrese gitti, ben yeni bir kimlikle yurtdışına kaçabildim. Önce Yunanistan, sonra Hollanda. Bağlantılarım vardı Türkiye ile, Harun’un yakalandığını, gözaltına alındığını ve o gözaltından sonra kaybolduğunu öğrendim. Yıllar sonra ülkeye döndüm, çalmadığım kapı, aramadığım yer, bakmadığım kimsesizler mezarlığı kalmadı. Bulamadım! Gözlerinden sessizce akan yaşı ellerinin tersiyle siliyor. Sen nasılsın Asuman abla? Mustafa Abi nasıl? Engin kocaman adam olmuştur. Başka çocuklarınız oldu mu? Sevgi’ye sesleniyorum. Sevgi! Haydi, birer bardak çay ver de içelim.

Çaylarımızı içerken anlatıyorum kimselerin, Ülkü’nün bile bilmediklerini. Mustafa kasıtsız olarak bir kişinin ölümüne sebep olmaktan hüküm giydi, dört yıl yattı. Çıkınca sendikada çalışmaya başladı. Sendikaya gidip gelen benden çok genç ve benden çok zayıf bir işçi kadına âşık oldu, bizi terk etti. Engin’i tek başıma büyüttüm, okuttum, üniversite bitince Almanya’ya gitti, evlendi, bir daha da dönmedi. Pek sık arayıp sormaz oldu. Hiç ağlamadan Engin’in gidip dönmemesini nasıl böyle uzak, nasıl da böyle soğuk anlatabildiğime şaşırdım. Mustafa’nın âşık olduğu kadını anlatırken neden özellikle zayıf olduğunu söylediğime daha çok şaşırdım. Başka bir kadına aşık olup beni terk etmesini artık önemsemediğimi fark edince daha da çok şaşırdım. Ülkü yaşasaydı, En unuttuğunu sandığın şeyler, en dibe gömdüklerin öyle yersiz bir zamanda çıkar ki ağzından inanamazsın, derdi.

Duvardaki fotoğrafta Engin’in onu tanıdığını anlattım hava biraz dağılsın diye. Taksi şoförünün dediklerini anlattım. Hiç duymamış gibi tepkisiz baktı bir süre. O fotoğraftakilerin hepsi öldürüldü, bir ben kaldım Abla! Kalkıp sarıldım, saçlarını okşadım. Ben neden kaldım Asuman Abla? Yaşamanın dayanılmaz ağırlığını taşımak için mi? Hepimiz, yani ölmeyenler bir şekilde yaşayakaldık işte diyorum. Sonra koridora doğru yürürken Sevgi’ye sesleniyorum gel bana yardım et diye. Yatak odalarına giden koridoru baştanbaşa kaplayan gömme dolabın en altını açıyoruz birlikte, o kocaman karton kutuyu çekiyoruz birlikte. Kartonu yırtıyorum, deri kaplı kocaman başka bir kutu çıkıyor ortaya. Salona getirip Selma’nın önüne koyuyorum.

Devrim yapma ihtimalimizi bıraktım geride, kocamı bıraktım, oğlumu bıraktım, hayatımı bıraktım, ama bu paketi hiç bırakmadım. Geleceğe bir umuttu bu porselen yemek takımı benim için. Hep inandım bir gün gelip alacağınızdan, o satıcı adamın dediği gibi kocaman bir aile kuracağınızdan, o siyah beyaz fotoğraflardaki devrimci arkadaşlarınızla, doğmuş çocuklarınızla birlikte büyük sofralar kuracağınızdan. Hep bekledim sizi.

Paketi açtı, tek tek okşadı porselen tabakları, gözlerinde akan yaşları sildi. Olsun abla, Biz de kalanlarla kurarız sofrayı.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Öne Çıkanlar

Malala Yusufzay ile Kitaplar Üstüne: “..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Halil Yörükoğlu

24 Ağustos 2025

Banu Yıldıran Genç: “Okur problemimiz ..

Edebiyatta yeteneğe çok inanmam ama dilde sanırım biraz inanıyorum.Halil Yörükoğlu: Sevgili Banu,klasik bir girişle yani nasılsın demekle başlayacaktım ama hemen aklımdaki soruya geçmek istedim. Dünyanın herhangi bir yerinde..

Devamı..

Evlilik Hakkında Konuşmalıyız

B. Y. Genç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024