Nedenleri irdelemeden yalnızca sonuçlara göre yaşarsanız kendinizi kaçınılmaz olarak sahte bir gerçeklik içerisinde bulursunuz. Nitekim harekete geçmeden önce nedenleri irdeledim. Aylardır alışkanlıklarımı bir kenara bıraktım, çevremdekileri kendimden uzaklaştırdım ve bir münzevi hayatı yaşamaya başladım. Kof bir ceviz gibi içi boş hayatımın muhasebesini yapmak için düşünüp durdum. Nihayet sahip olduğum her şeyi geride bırakmam gerektiğini kararlaştırdım; çünkü onları elde eden aslında ben değildim. Senelerdir içimde taşıdığım huzursuzluğun bu uyumsuzluktan kaynaklandığını anlayınca bütün yüklerimden arındım. Yaşadığım şehri, içine geçmişimi hapsedip terk etmek için harekete geçtim.
Soluğu aldığım tren istasyonunda ânı, bir rüyanın, bir kurmaca metnin içinde gibi algılıyordum. Hiç alışık olmadığım bu his belki de ilk defa kaderimi tayin ediyor oluşumla alakalıydı. İstasyondaki bilet gişesinden az sonra kalkacak tren için bir bilet satın aldım. Yolculuk sırasında herhangi bir şehirde inip orada yeni bir yaşama başlamayı kafama koymuştum. Tren biletime göz gezdirip kompartımanıma ilerledim. Trenin fazla yolcusu olduğu söylenemezdi. Kulak misafiri olduğum yaşlı bir çift, ilerdeki istasyonlardan alınacak yolcularla beraber trenin tamamen dolacağından bahsediyorlardı. Uzun zamandır tanıdıklarım bir yana neredeyse bütün insanlardan saklanmıştım. Şimdi birileriyle beraber yolculuk edecek olma düşüncesi bile beni keyiflendiriyordu.
Yerime oturduğumda kompartıman boştu. Ancak birkaç dakika geçti geçmedi orta yaşlarda iki adam selam verip içeri girdi. Birisi çaprazımdaki koltuğa diğeri de onun karşısına, yani benim yanıma oturdu. Önce benden çekindiklerinden olacak bir şey konuşmadılar, sonra sağ çaprazımda oturan kişi söze girişti. “Yetişebilecek miyiz abi, keşke otobüsle gitseydik?” dedi. Yanımda oturan nispeten daha yaşlı adam kararlı bir ses tonuyla “Yetişiriz, tren otobüse göre daha çabuk gidiyor. Sonuçta molası filan yok,” diye yanıtladı onu. Tren hareket edeli henüz çok vakit geçmemişti. İçimde karmaşık duygular dans ediyordu. Hissettiğim bir sevinç miydi yoksa hüzün müydü bilmiyordum. Pencereden yavaş yavaş ardımda kalışına şahit olduğum kente belki de son kez bakıyor, onunla vedalaşıyordum. Ben pencereden dışarı bakarken kompartımandaki abi-kardeş de aralarında bir şeyler konuşuyordu. Ne konuştuklarını duymakta trenin gürültüsünden ötürü ilk başlarda güçlük çektim. Üstelik benden rahatsız olarak yahut beni rahatsız ettiklerini düşünerek üstü kapalı ve ellerinden geldiğince sessiz bir şekilde konuşuyorlardı. Bir süre sonra kendilerini konuşmaya o denli kaptırdılar ki ses tonları gitgide yükseldi ve doğrudan konuya girdiler. Aslında onları dinlemek gibi bir amacım yoktu. Buna rağmen işittiğim birkaç cümle ilgimi onlara yönlendirmeme neden oldu. “Yani iki kardeş aynı anda niye intihar eder, anlayamıyorum.” “Niyesi mi var abi, anneleri öldükten sonra ne hale geldiklerini, nasıl bunalıma girdiklerini sen de biliyorsun. Hatırlasana nasıl durgunlaşmış, kendine gelememişlerdi. Ama Nedim farklıydı, ne kadar kederli olursa olsun yine de hayat doluydu.” “Onu ben de anlayamıyorum işte. Nedim, abisi gibi değildi. İkisi beraber sanki birilerinden intikam almak istediler.” “Kimden intikam almak istesinler ki, babalarından mı?” “E babalarından tabii kimden olacak, geride bir o kaldı. Adam soğuk nevalenin tekiydi zaten. Onları tanıdım tanıyalı babalarıyla hep problemli oldular.” “Çocukluğumda bile o adamdan hazetmezdim. Ama bilmiyorum… Şimdi bunları konuşmanın hiçbir manası yok gibi geliyor.” Önce uzun bir süre sessizlik oldu sonra kardeşi abisine tekrardan usulca sordu: “Yetişebilecek miyiz cenazeye?” Abisi sorusunu yanıtsız bırakınca kardeşi devam etti: “Geceden mi gitmeliydik sence, sonuçta çocukluğumuz, gençliğimiz onlarla geçti. Suçlu hissediyorum kendimi.” “Yani keşke öyle yapabilseydik ama gitsek bile ne değişecekti ki?” “Dün geceden beri uyuyamıyorum abi, zamanında kasabadan ayrılmamış olsaydık, belki destek olurduk onlara, sonları böyle olmazdı.” Abisi bir iç geçirdi ama cevap vermedi. O ilk andaki sessizlikleri, trenden inene kadar hiç bölünmedi.
Yaklaşık bir buçuk saat sonra tren durmuştu. Alelacele toparlanarak inmek için hazırlandılar. Peşlerinden gitmek için âdeta can atıyordum. Onları takip edip gizlice cenazeye katıldığımı, kasabada dolaştığımı gözümde canlandırıyordum. Eğer iyi kötü bir otel bulabilirsem en azından birkaç gün orada kalırdım, içime sinerse de belki bir ömür. Onlar kompartımandan ayrıldıktan sonra ayağa kalktım ama onların peşinden gitmek için adım atamadım. Hiç kuşkusuz aslında nereye gideceğimin, nerede yeni bir yaşama başlayacağımın önemi yoktu. Fakat ben bunun kendiliğinden, hiçbir koşula bağlı olmadan gerçekleşmesini istiyordum. Oysa şimdi, intihar eden kardeşler hakkında merakım körüklenmişti. Kasabada bu merakımı dindirmek isteyecektim. Belki bir hafiye gibi olayın peşini bırakmayacaktım. Babalarının bu ölümde bir payının olup olmadığını sorup soruşturacaktım. Ancak hangi türden olursa olsun merak duygusunun ya kendimizden kaçmakla ya da merak ettiğimiz şey üzerinden kendimizi çözümlemekle ilişkili olduğunu biliyordum. Ben ikisini de arzu etmemeliydim. Bu intiharlara neden ilgi duyduğum gün gibi ortadaydı. Aslında yeni bir yaşama başlamayı, herhangi bir anda yaşamımı sonlandırabilme gücüne sahip olmam sayesinde istediğimin farkındaydım. Düşüncelerim ilk defa bu kadar berrak bir şekilde zihnimden akıp gidiyordu. Trenden inmekten vazgeçtim. Yoluma devam etmeliydim. Bir yere varmam gerekir gibi.





