Yolculuk
24 Ocak 2020 Öykü

Yolculuk


Twitter'da Paylaş
0

Güneş kendisini iyiden iyiye hissettirmişti artık. İşte tam o an, veda vakti geldi, diye düşündü Nusret Dayı. Kasketini yokladı sonra, başında olmadığını düşünerek. Hayır, oradaydı. Sağ elini siper ederek gözüne; uzaklara baktı, baktı, baktı… İçinde, tarif edemediği bir uzaklaşma isteği vardı. Ama yapamazdı. Nereye gitse takip edecekti onu bu uçsuz bucaksız mavilik. Bu nem, bu koku, bu ışık. Topladı oltalarını ve asıldı küreklere. Aşağı yukarı bir saat sonra kıyıdaydı. Oysa eskiden böyle miydi? Ağzına kadar balık dolu kovasıyla yarım saatte ulaşırdı rıhtıma. Yaşına hayıflandı, habersizce akıp giden zamana... Hoş, nasıl haber verecekti ki zaman? Ben gidiyorum mu diyecekti? İçindeki sıkıntıyı, yüzündeki gülümsemeyle bastırmaya çalıştı. Ne de olsa hayat onun için, o ölene dek devam edecekti.

Kendisine, bir saatten daha uzun sürdüğünü düşündüren bir zaman sonra, usulca yaklaştı rıhtıma. Kayığını bağladı kirden renk değiştirmiş halatıyla. Ancak yarısına kadar doldurabildiği kovasını aldı, güneşten yer yer sararmış bir örtüyü gelişigüzel örttü kayığının üzerine ve bir çocuğu uyandırmaktan korkar gibi, yavaş adımlarla iskelede yürümeye başladı. Gıcırdayan tahtalar, sonbahar mevsiminde de olsa yakmayı başaran güneş ve içinde bin türlü sesle beraber kumsala indi.

Yorulmuştu. Arkadaşları, yaşına göre gayet sağlıklı bulsalar da Nusret Dayıyı, o hiç de onlar gibi düşünmüyordu. Biraz soluklanmak için, biraz da denizi karadan seyretmek için kumların üzerine bırakıverdi kendini.

“Ah be Nusret Dayı. Hiç akıllanmayacaksın değil mi?”

Duyduğu bu ses Musa Kaptana aitti. Hemen çevirerek başını ayağa kalkmaya yeltendi.

“Yahu niye kalkarsın, otur işte. Ben geliyorum yanına. Rahatsız olma sakın.”

“Hoş geldin Musa Kaptan. Kaç haftadır göremiyorum seni. Yeni mi döndün yoksa?”

“Dün döndük aslında da, anca geldim kendime. Bu kez gerçekten yorulmuşum. Hem kırgınlığım da vardı biraz. Ondan mıdır bilmem bu kez ağır geldi dalgalar bana.”

“Yeter ki kırgınlık olsun üzerinde, dinlen bak bir şeyin kalmayacak. Gönül kırgınlığının ise ilacı falan yok. Adamı böyle sahile çarpıyor işte.”

İkisi birden gülmeye başladı. Nusret Dayı, kendisini böyle alaya alabildiği için gülüyor; Musa Kaptan ise onu mutlu edebilmek için gülüyordu.

Birkaç dakikalık bir sessizlikten sonra Musa Kaptan oturduğu yerden kalktı. Üzerindeki ince kumu silkeleyerek bir el işaretiyle uzaklaştı Nusret Dayının yanından. Gürültüyle geldiği kumsaldan sessiz sedasız ayrılıyordu. Doğum ve ölüm arasındaki hayat gibiydi bu kısacık ziyaret. Eski dostunun gidişi Nusret Dayıyı daha da sessizleştirmişti.

Ömrü boyunca hiç ayrılmadığı bu kasabayı, çocukluğunu, gençliğini, aşklarını düşündü. İlk aşkı geldi aklına hemen. Küçükken ona verdiği sözü tutmuştu, hiç terk etmemişti bu toprakları, bu suları. Oysa onu terk edenler çok olmuştu. Babası o daha küçücükken toprağı daha çok sevmişti oğlundan. Annesi ise bir gün ansızın çekip gitmişti. Kendisini bulan olmamıştı hiç ya da bulup da söylememişlerdi belki. Kim bilir. Hayat herkese eşit davranmıyordu maalesef.

Neredeyse yetmiş yıldır ona babasının adıyla seslenen kasabalı, ailesi olmuştu artık. Üstelik bir kız kardeşi de yoktu, kendisine yeğenler verip onu dayı yapabilecek. Adı Nusret Dayıydı işte. Hayatı için pek çok şeyi anlamadığı gibi bunu da anlayamıyordu ama çok da düşünmemesi gerekiyordu. Bugün düşünme günüydü anlaşılan. Hafızasını kaybedip yaşamayı bile böyle bir yaşamaya tercih ederdi.

İki saate yakın bir süre kavurucu güneşten, gölgeye çekilme kararı aldı. Kovadaki su epey buharlaşmıştı ve balıkları akşam olmadan Ares’e teslim etmeliydi. Yavaşça kalktı uzandığı yerden. Kumdan yatağına bir süreliğine veda etmeliydi. Ayağa kalktı. Elinde kovası, sahile en yakın ağacı gözüne kestirerek ilerliyordu. Tam kovayı gölge bir yere bıraktı ki gözü ayaklarına takıldı. Nasıl da yapmıştı böyle bir düşüncesizliği? Terliklerini kumsalda unutmuştu. Ayak tabanlarının yandığını da hissetmemişti anlaşılan. Hayal meyal hatırladığı bir söz vardı, babasının çok sık kullandığı: “Akılsız başın cezasını ayaklar çeker.” Evet, gerçekten de ayakları çekiyordu işte bu unutkanlığını. Geldiği yolu gerisingeri dönerek kumsala doğru ilerledi. Kumlar ne kadar da sıcaklaşmıştı birdenbire. Dikkatini ayağına verince nasıl da hissediliyordu sıcaklık. Yorgun yüzünde öfkeyle karışık gülümseme belirdi.

Bir an önce terliklerine kavuşma isteğiyle hızlanan ayakları birden bir taşa takıldı ve boylu boyunca uzandı kumsala Nusret Dayı. Elleriyle başını korumuştu o anda. Bacakları acıyordu. Öfkesini, kendisini düşüren taştan çıkarmak için güçlükle ayağa kalkıp taşı aramaya koyuldu. İşte tam da o an güneş, ışıklarını kumların üzerinden onun sinirden alevler fışkıran gözlerine doğru yansıtıyordu. Takılıp düşmesine sebep olan bir taş değil bir şişeydi. Tıpkı ona anlatılan hikâyelerde olduğu gibi mantar bir tıpası vardı şişenin ve içinde de bir kâğıt. Önce gördüğünün bir yanılsama olabileceğini düşündü. Eline aldı şişeyi ve sallamaya başladı. Sararmış bir kâğıt üzerine yazılmış yazılar yem atıldığında suya üşüşen balıklar gibi hareketlenmeye başlamışlardı. Evet, tam olarak gerçekti yaşadıkları. Şişeyi düşürmekten korkarak dikkatlice giydi terliklerini ve yürümeye başladı. Gölgeliğe geldiğinde derin bir of çekti ve dışı yer yer yosunlaşmış şişede asılı kaldı bakışları.

Hemen açıp bakmalı mıydı, mektubu okumalı mıydı bilmiyordu. Neticede bu not ona ait değildi. Bir yabancının mahremiyetine saygı duyması gerektiğini düşünüp şişeyi yere bıraktı. Sırtını yaslayarak ağacın gövdesine kenara bıraktığı ceketine uzandı. Plastik bir şişeye koyduğu su epey ısınmıştı. Dudaklarını ıslattı bu sıcağa yakın ılık suyla. Düşünmeye başladı. Burada biraz daha kalıp dinlendikten sonra balıkları Ares’in meyhanesine götürmeliydi. Şişeyi burada bırakamazdı. Belki Ares’e sorardı, ne yapması gerektiğini. Belki de geri atmalıydı denize. Peki dalgalar bırakmayacak mıydı tekrar şişeyi herhangi bir sahile? En azından kime yazıldığını öğrenip bir çaresine bakardı. Karmakarışık düşüncelerle yola koyuldu.

İkindi vakti geldiği bu yılların meyhanesine haftada en az iki kere balık getirirdi Nusret Dayı. Ares ve eşi Darya Hanım da Nusret Dayıya akşam yemeği hazırlarlar, haftada birkaç kez evine börek ve salata gönderirlerdi. Aralarında sessizce kabul edilmiş bir anlaşma vardı böyle işte. Balıklar kimi zaman çok az olsa da onlar bu rutine devam ederlerdi. Bu açığı kapatmak isteyen Nusret Dayı ise bir gün bir kova dolusu balık getirme hayaliyle açılırdı her seferinde denize.

Rutubetten artık bakım zamanı gelmiş olan mavi duvarlar göründü önce. Sonra tahta masalar. Masalarla aynı renkte olmayan yıpranmış ahşap sandalyeler… Nusret Dayı bir elinde kova, bir eliyle cebine sığdırdığı şişeyi tutarak arka kapıya yöneldi. Burası mutfağa açılan bir kapıydı. Saatlerce ışığa maruz kalmış yaşlı gözleri önce seçemedi içeride kimin olduğunu. Yaklaşan kişiyi daha net görmek için gözlerini ovuşturabileceği başka bir eli de olmadığına göre çaresiz bekleyecekti. Yarım dakikadan az bir zaman sonra karşısında Ares’in oğlu duruyordu.

“Merhaba Nusret Dayı. Hoş geldiniz. Alayım elinizdekini de boşaltıp vereyim size.”

“Teşekkür ederim oğlum Arsen. Nasılsın görüşmeyeli? Annenle baban neredeler?”

“İyiyim. Çalışıyoruz işte bildiğiniz gibi. Annemler komşu köyde bir akrabamızın düğününe gittiler. Siz nasılsınız?”

“İyiyim ben de işte ne yapayım, yaşlılıkla uğraşıyorum. Bir çaresi de yok ki.”

“Bence gayet iyisiniz. Yani öyle görünüyorsunuz. Yorgunsanız çay ikram edeyim size. Buyurun, soluklanın biraz.”

“Peki oğlum. Ben arka tarafta bir sandalye bulup biraz otursam iyi olacak.”

“Hah işte böyle. Ben de kovanızı boşaltıp getireyim o sırada,” der ve uzaklaşır aniden Arsen. Ares ve Darya’nın tek çocukları, yakışıklı oğulları. Nusret Dayıyı da bahçeye daha ilk adımını atar atmaz bir düşüncedir alır. Acaba çay içerken söylemeli midir Arsen’e bir şişe bulduğunu. Belki Arsen hemen açar da şişeyi kurtulur bu merakından. Belki de hiç açmadan atardı denize tekrar. İşte bu düşüncelerle oturur ilk gördüğü sandalyeye ve beklemeye başlar sessizce. Birkaç dakika sonra elinde bir tepsi ve tepside ince belli iki çay bardağıyla Arsen görünür. Tepsiyi masaya bırakırken bakışları takılır Nusret Dayının sessizliğine.

“Kaç şeker atıyordunuz? İki miydi?”

“Tek şekere düşürdüm artık oğlum. Teşekkür ederim.”

Gülümser Arsen ve yaklaştırır bardağı usulca, yaşlı ziyaretçisinin önüne. Tek şeker attığı kendi bardağını da fazla ses çıkarmamaya özen göstererek karıştırır. Ve sorar:

“Bir sıkıntınız mı var? Yapabileceğim bir şey varsa yardım etmek isterim.”

“Yorgunum biraz evladım. Hem seni de meşgul ediyorum. İşin gücün vardır içerde.”

“Yok, öyle düşünmeyin. İçeride sadece ben yoktum. Hem dinlenmiş de oluyorum sayenizde. İsterseniz bir haber gönderip annemleri çağırabilirim”

“Çok sağ ol yavrum. Geldiklerinde görüşürüz nasılsa. Aslında var bir derdim ama nasıl söylesem bilmiyorum. Anlatınca neden bu kadar dert ettiğimi düşünüp şaşırmanı istemem Arsen.”

“Aşk olsun Nusret Dayıcığım. Bunca yıllık hukukumuz var. Biz aile dostuyuz. Ben ilk olarak sizleri gördüm, tanıdım. Derdinize derman olamayacağım da ne olacak. Seve seve dinlerim sizi. Buyurun anlatın lütfen.”

“Sağ olasın zarif oğlum. Ne mutlu annene ve babana. Eksik olmayasın. Bugün sahilde dinlenirken bir şişe buldum. Ne zaman kıyıya vurmuş bilmiyorum. Gel gitlerle taşındı sanıyorum ki. Şişe işte burada, cebimde. İçinde de bir not var. Dikkatli bakamadım çünkü gözlüğüm yanımda değil. Sen okuyabilirsin belki. Hoş, açıp açmamakta da kararsız kaldım. İşte bu yüzden düşünüyordum.”

Böyle bir konuşmayı hiç beklemeyen Arsen, önce şaşkınlıkla baktı Nusret Dayının yüzüne. Gökyüzünden hızla ilerleyen küçük bir bulut geçti gözlerinin üzerinden. Gülümsedi Arsen. Bu ne güzel bir haberdi. Birine yazılmış bir not. İşte o an aklına bir şey geldi. Bu not birine yazılmış da olabilirdi, birisi sırf eğlence olsun diye bulanın okuması için bir şeyler karalamış da olabilirdi.

“İzniniz olursa hemen açıp bakabiliriz Nusret Dayı. Yani şişeyi tekrar denize atmayı düşünmüyorsanız tabii. Bana kalırsa açıp bakalım şimdi.”

Tamam oğlum. Çıkarayım önce şişeyi. İşte bak. İçinde de bir not var,” der ve şişeyi Arsen’e uzatır. Yer yer açık yeşilimsi bir renk almış şişenin içinde ipe sarılı bir kâğıt vardır. Tıpayı epey bir uğraştan sonra çıkarmayı başarır Arsen. Mantar camın üzerinde erimiş ve sanki kuvvetli bir yapıştırıcıyla cama tutturulmuş gibidir. Ters çevirdiği şişeyi biraz sallayınca, yıpranmış ve tozlu tahtaya düşüverir mektup. İpi çözer aceleyle. Elleri titremektedir. Kâğıdı Nusret Dayıya uzatır sessizce. Nusret Dayı da titreyen parmaklarıyla aldığı kâğıdı açmaya başlar. Kâğıdı açınca baskın kat izlerini fark eder. Başka fark ettiği bir şey de vardır. Güçlükle seçtiği harflerin kendi bildiği dilden olmadığını görür. Kâğıdı tekrar Arsen’e uzatır. Durumu anlayan genç yazılara baktığında şaşırır. Yazıların altında yer alan tarihe takılır gözü. Bundan nerdeyse yirmi beş yıl öncesi. Fazla dağılmamış mürekkebe baktığında bunca zaman nasıl böyle korunabildiğine şaşırır. Aklına hemen sahile bırakılan kumlar gelir. Belki de başka bir sahile vurmuş olan bu şişenin uzun zamandır toprağın derinliklerinde korunmuş olabileceği ihtimali aklına gelir. Yazılara baktığında gülümser. Kendi dillerinde yazılmış bu iki paragrafı okur içinden sessizce.

İlk önce bir aşk mektubuna ait olabileceğini ona düşündüren bu satırlar bir anne tarafından kızına yazılmıştır. Bir deniz yolculuğu sırasında dünyaya getirdiği kızı, gözlerini bir türlü açmayınca onu sulara bırakmak zorunda kalan bir annenin kızına mesajıdır. Bu mesajı yaşlı dostuyla paylaşır. Gözleri dolar Arsen’in. Kâğıdı tekrar katlar aynı yerinden ve şişeye atar.

Sessizce geldiği bu yerden şimdi bir eli boşta bir eli şişeyi tutmuş olarak yine sessizce ayrılır Nusret Dayı. Yürür, yürür. Rıhtıma ulaşıp kayığına biner. Epey bir açıldıktan sonra şişeyi sulara usulca bırakır. O artık ait olduğu yerdedir. Kendisinin de bir gün gideceği yerde.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR