10 Soruda Hayvanlar Dünyasının Evrimi: En Eski Atalarımız Bitkiler miydi?
24 Mayıs 2017 Bilim Teknoloji Hayat Doğa Liste

10 Soruda Hayvanlar Dünyasının Evrimi: En Eski Atalarımız Bitkiler miydi?


Twitter'da Paylaş
0

İnsanın evrim teorisini düşündüğümüzde atalarımızın suyosunu olma ihtimali asla aklımıza gelmez. Ama yaşamın okyanusta başladığını ve ilk başta bitkisel olduğunu düşünürsek bu ihtimal bizim için daha anlamlı hale gelebilir. İnsandan kuşa, böcekten balığa aslında hayatlarımızı bitkilere mi borçluyuz?

1 İnsanın maymundan, maymunun da ağaçtan geldiği sözü, ilk bakışta göründüğü kadar yersiz olmayabilir… En eski atalarımız gerçekten bitkiler miydi? Bitkiler tabii, ama ağaçlar değil… Kısa süredir temsilcilerinden olduğumuz hayvanlar dünyası, ağaçların ortaya çıkmasından çok önce, yaşamın tümüyle suda geliştiği dönemde bitkiler dünyasından ayrılmıştır.

2 Canlıların tarihi yerkürenin oluşmasından çok sonra mı başlamış? Hayır. İlk bir milyar yılda tümüyle kimyasal bir evrim yaşandı, ancak bu dönem yerkürenin tarihinin çeyreği bile değildir. Yaşam çok hızlı davranarak, üç buçuk milyar yıl kadar önce, ilkel okyanusta başladı, ve ilk başta bitkiseldi. Öte yandan kısa süre önce Avustralya’da ve Afrika’da ele geçen fosillerin, kafaları oldukça karıştırdığı da bir gerçek: Bakterilere benzeyen, ancak içinde klorofil bulunan varlıklara ait bunlar.

3 Bakteriler hayvanlar dünyasına mı, bitkiler dünyasına mı dahil? Ne birine, ne ötekine. Başlı başına bir âlemdir onlar. Bir bitkiyi tanımlamak kolaydır: Klorofil içeren canlı. Öte yandan bir canlıda klorofil bulunmaması, onun kesinkes bir hayvan olduğu anlamına da gelmez: Örneğin mantarlar klorofil içermezler ancak hayvan da değillerdir. Bakterilerin özgün bir dünyası vardır; bunlar çekirdekleri olmayan, tamamlanmamış varlıklar, evrim geçirmiş organizmalarınkinden daha küçük hücrelerdir.

4 Hiç mi değişmemişler? Onlardan başka şeyler türememiş mi? Hayır, inatla bakteri olarak kalmışlar. Evrimin bir gizemi daha: İnsan evrim deyince ilerlemeyi, sürekli iyiye doğru gidişi anlıyor; oysa bazı canlı formları hemen hemen hiç değişmeden de pekâlâ yollarını sürdürebiliyorlar. Bu mikroplar da böyleydiler, üç buçuk milyar önce nasılsalar, hâlâ öyleler.

5 O halde bitkiler bakterilerden değil de, bakterilerin klorofilli bir atasından türediler, öyle mi? Heidegger’in hoş bir sözü vardır: “Kökenler başlangıçların ardında gizlidir.” Bu, bir fenomenin kavranabilmesi için, o fenomenin öncelikle olması gerektiği anlamına gelir. Dolayısıyla bulunan en eski fosilin ilk varlığa ait olduğunu kesin olarak söylemek mümkün değildir. Klorofili kendi içinde tutmayı başarmış olan ilk hücrenin izini kimse asla bulunamayacaktır.

6 Ama söz konusu olan aynı zaman bizim de atamız! Biz kimden ya da neden geliyoruz? Bizim en eski atamız, belki de prediniidae grubundan bir suyosunu.

7 Neye benziyordu? Nerede yaşıyordu? Nasıl oldu da hayvanlar dünyasına can verebildi? O sıralar, denizde tipik bitkisel hücre yapısını yansıtan mikroskobik bir yosun bulunuyordu: Klorofil içeriyor, bununla da fotosentez yapıyordu, yani güneş enerjisi aracılığıyla zarının üzerinde toplanan karbon gazını ve suyu şekere dönüştürüyordu. Selüloz yapısındaki zarı, kalın ve sertti. Bir kez daha söyleyeyim: Sapına kadar bir bitki hücresiydi bu. Cystodinium yosunu -ona verilen ad budur- üremek için özel bir hücre meydana getiriyordu: Bir kamçıya sahip olan, bu sayede de yüzebilen bir spor.

8 Tüm bunları fosillerden mi çıkarıyoruz? Özellikle küçük yosunun doğrudan gözlemlenmesinden: Bu yosun hâlâ var! Zaten bazı durumlarda sporun bugün de asla olgunlaşmadığını görebilmemizi de buna borçluyuz. İçindeki klorofil sayesinde biraz nişasta üretiyor üretmesine ama hiçbir zaman çevresinde kalın br zar oluşmuyor, kamçısı da hiçbir zaman yok olmuyor; oysa olgunluk dönemine erişen yosun, bütün bitkiler gibi, hareket etme yeteneğini kaybeder. Üstelik, üzerindeki ize, bir tür yaratığa bakılarak, peridinium adı verilen sporun bir ağzının olduğu da söyleniyor.

9 Ağız mı? Ne işe yarıyor bu ağız? Hiçbir işe. Bütün görebildiğimiz olgunlaşmayan bir spor; kamçısı sayesinde denizde hayvan gibi yüzebiliyor; tuhaf görünüşlü sahte ağzı ve hareket edebilmesiyle de hayvana benziyor.

10 Bu yaratık da hâlâ varlığını sürdürüyor mu? Evet. Hatta br üçüncü yaratık daha var, son derece de tuhaf bir şey, adı gymnodinium: Aynı kamçı, aynı ağız, aynı spor. Ama klorofil içermiyor! Dolayısıyla fotosentez yapamıyor. Şeker üretme olanağı da yok. İşte dışarıdan maddelerle beslenmek zorunda olan bir hücre! Yiyen bir hücre… İkinci şıkta gördüğümüz fantastik ağız, hayvanlardaki gibi işlevli, gerçek bir ağıza dönüşmüş.

Kaynak: Bitkilerin En Güzel Tarihi, Çeviren: Nedret Tanyolaç, İş Kültür Yayınları, 2012


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR