İstanbul'da ikincisi düzenlenecek ve yerli yabancı bir çok polisiye yazarı bir araya getirecek Kara Hafta nedeniyle Cumhuriyet gazetesinden Emrah Kolukısa, Ahmet Ümit ile bir söyleşi yaptı. Ahmet Ümit, yazarken bazen kendini sansürlemek zorunda kaldığı söyleşiden bazı bölümlere yer veriyoruz.
Emrah Kolukısa: Beyoğlu bir kez daha berbat bir değişimin pençesine düşmüş. Kapanmış dükkanlar, terk edilmiş binalar, rant adına dönüştürülmüş tarihi mekânlar... Bunları bir Beyoğlu sakini ve tutkunu olduğunu bildiğim Ahmet Ümit'e de sormalıyım diyorum, nihayet ofisinin olduğu sokağa girerken. Nitekim o da ardımız sıra sokağa giriyor ve daha merdivenleri çıkarken başlıyoruz laflamaya.
Ahmet Ümit: Tünel'den buraya yürüyerek geldim ve Beyoğlu'nun değişimine bir kez daha hayret ettim. Beyoğlu hep değişen, hep çok hareketli bir yerdi ama son yıllardaki değişim bir başka sanki. Bir çok dükkan, kafe, mekan kapandı ve ya yerine Arap turiste yönelik tatlıcı vs açıldı ya da hiç açılmadı bile.
EK: Bir Beyoğlu sakini olarak nasıl yorumluyorsunuz bu durumu?
AÜ: Durum çok fena. Dediğin gibi eskiden beri hareketli bir yerdir Beyoğlu, Osmanlı zamanında da. Osmanlı'da hele son derece kozmopolit bir yerdi. Rumlar, Ermeniler, Museviler... Her kesimden, her dinden insanlar olurdu. Sonra bu kozmopolit ortam büyük ölçüde yok edildi, yıllar boyunca çok değişti Beyoğlu ama şimdiki hali artık bir felaket resmen. Sadece Araplar kaldı. Ben onlara karşı değilim, keşke İranlılar da olsa, Pakistanlılar da... Eski kozmopolit Beyoğlu'na onlar da eklenmiş olsa keşke ama öyle değil ki. Sadece Araplar olunca, sadece onlara yaranmaya çalışan bir Beyoğlu olunca ruhunu kaybediyor semt.
EK: Siz 12 Eylül dönemini birebir yaşamış bir kuşaktansınız. O dönemde hapislik oldu mu sizin için?
AÜ: Hayır, ben yeraltı örgütlenmesi içindeydim ve yakalanmadım. Çok arkadaşımız yattı ama ben hiç hapis yatmadım.
EK: O dönemle bu günleri karşılaştırdığınızda ne görüyorsunuz?
AÜ: Tabii 12 Eylül askeri darbesi çok açık bir faşizm dönemiydi. Ama ne olduğu çok belliydi ve birkaç yıl içinde işler eskiye dönecek diye bir düşünce vardı herkeste. Şimdi öyle değil. 12 Eylül'de bir partinin tahakkümü yoktu, ya da bir toplumsal zümrenin faşizmi yoktu, tüm siyasi ayrışmanın üstünde olduğu düşünülen ordu vardı iktidarda. Bugünse bir partinin faşizmi söz konusu. Belki eski günlerdeki gibi hapishanelerde işkenceler yok, insanları cezaevinde öldürmüyorlar ama şimdi de kimi şüpheli ölümler oluyor mesela. Eskiden çok daha bariz bir yasaklama vardı, bugün o denli yok. İnsanlar mesela iki hafta boyunca Cumhuriyet gazetesinin önüne gelip eylemler yaptılar, 12 Eylül'de ânında içeri alırlardı, asla eylem, toplantı falan yapamazdınız. Öte yandan ordunun darbe yaptığı 12 Eylül'de bir bölünme endişesi yoktu, çünkü ordu herkesin ordusu diye düşünülüyordu ama bugünkü parti merkezli faşizmde bölünme riski daha yüksek. Zaten bir çok konuda bölündük.
EK: Bugün Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay, Turhan Günay gibi yazarlar, kültür insanları hapiste. Aydınlara yönelik büyük baskılar var. Seçilmiş siyasiler bile tutuklanıyor. Kimin ne zaman tutuklanacağı belli değil. Siz korkmuyor musunuz hiç? Kendinizi sansürlemek gereği duyuyor musunuz mesela?
AÜ: Korkmamak mümkün mü? Korkmuyorum demek yalan olur. Yalan söylemeyeceğim, sansürlüyorum bazen. Yani sansürlüyorum derken, sözümü sakınmıyorum asla ama üslubuma dikkat ediyorum. Neyi nerede söyleyeceğime dikkat ediyorum. Çok cesurum, hiç korkmuyorum dersem yalan söylemiş olurum.
EK: Size sorsam, bir polisiye yazarı olarak sizin için en kıymetli 5 polisiye eser hangileridir?
AÜ: Sofokles'in "Oidipus"unu da katarım ben böyle bir listeye, Tevrat'taki Kabil'in Habil'i öldürdüğü kısmı da katarım. Shakespeare'den "Hamlet", Dostoyevski'den "Karamazov Kardeşler" de bu listede olur. Bir de Umberto Eco'nun "Gülün Adı" adlı kitabını çok severim. Dikkat edersen bunların içinde klasik polisiyeler yok. Ben kendimi de yazar olarak biraz daha bu saydıklarıma yakın hissediyorum çünkü. Cinayet tabii ki önemli ama daha önemlisi o suçun ardındaki psikoloji. Örneğin bana hep sorarlar Dan Brown'ı beğenir misin diye. O da çünkü şehirleri yazar belki bana yakın buluyorlar ama Dan Brown benim yazarım değildir. Kendi kulvarında başarılıdır elbette, onun da okunması lazım, ama onun romanlarında önemli bir eksiklik var, karakter yok. Karakter çok önemli oysa, Sherlock Holmes da mesela bir karakterdir.
EK: Bir de Shakespeare olsun, Kafka olsun, hatta George Orwell, tüm bu yazarların eserlerinde biz bugüne dair çok önemli öngörüler görüyoruz. Bugün, yazıldıktan çok uzun yıllar geçse de bize bir şeyler söyleyen eserler hepsi. Çok sağlam çözümlemeleri, insana dair çok önemli gözlemleri var. Buradan hareketle, bugünün Türkiye'sini en güzel anlatan roman hangisi olurdu?
AÜ: 1984 çok güzel oturur mesela. Shakespeare'in 3. Richard'ı da öyle. Bir de ilginçtir Üç İstanbul da bu dönemi güzel anlatır. Mithat Cemal Kuntay'ın o romanı da bugünkü gibi bir değişim, kırılma döneminin anlatıldığı bir eserdir.
• Emrah Kolukısa'nın Ahmet Ümit söyleşisi