Hafızasız bir toplum olmak.
Unutmayı, yok saymayı, bir şeylerin üstünü kapatmayı seven bir milletiz. Hatta bu derece bir hafızasızlık nasıl mümkün oluyor diye uzun uzun düşünüyorum bazen. O kadar unutuyoruz ki ders kitaplarındaki birlik beraberlik masallarının gerçek olduğuna inanıyoruz neredeyse.
Ülkemizde koskoca bir Müge Anlı gerçeği var artık. Uzun yıllardır gündemden düşmeyen bu reality show artık amacından sapmış, bambaşka sulara yelken açmış durumda ama içeriğiyle bizi şaşırtmayı hiç bırakmıyor. Şaşıran bizler kimleriz peki? Çok küçük bir atadan-anadan kentli sınıf dışında çoğunluğu son elli altmış yılda köyden kente göç etmiş bir topluluğun üyeleri. Şimdi kentlerde yaşayıp televizyonda ya da sosyal medyada denk geldiğimiz Müge Anlı şovunda köylerde ve taşrada yaşananlara şaşakalıyoruz.
Çocukluğum boyunca duyduğum korkunç bir hikâye geliyor aklıma. Baba tarafımdan bir kadının kaynanası ve görümcesi tarafından döve döve delirtildiği, hakkında çıkarılan dedikodularla kocasından boşatıldığı, üstüne tek oğlunun velayetinin kendisine verilmediği annemlerin baş konularından biriydi. Eskiden pedagoji olmadığı için çoluk çocuk herkesin yanında bu olayı anlatan annem şimdi bana diyor ki Müge Anlı programları toplum olarak son yirmi yılda ne hale geldiğimizi, nasıl ahlaksızlaştığımızı gösteriyormuş. Hafızasızlık derken bunu kastediyorum. Unutmuş annem. 1960’larda İstanbul’un çok yakınındaki bir köyde yapılanları unutmuş gitmiş.
O nedenle üniversite okumak için taşradan kalkmış gelmiş ve kentli olmuş yazarın da, doğdu doğalı kentte yaşayan yazarın da aynı şeyler hakkında yazması benim günümüz Türk edebiyatıyla ilgili dertlerimden biri. Yazılarımda sık sık özellikle öykünün bir süredir aynı çevrelerde, aynı dertlerle, aynı biçimde yazılagelmesinin beni rahatsız ettiğinden söz ediyorum. Oysa biliyoruz ki gittikçe hikâyesizleşen ve bireyselleşen kentlerin dışında taşrada, köylerde insana dair muazzam anlatılar var. Büyük şehirlerde yaşasa da çocukluğunu, ilkgençliğini taşrada geçirmiş bir yazarın orayı yok sayması kendi tercihi elbette ama söylemeye çalıştığım bu hafızasızlığın belki de bilinç dışımıza işlemiş toplumsal bir özelliğimiz olduğu.
Kuyu’nun simgeledikleri
Neyse ki bu aynılıktan kendini diliyle, anlatımıyla kurtaran yazarlar var. Son dönemde okuduğum Geçmiş Zaman Ambarı, anlatımıyla olduğu kadar anlattıklarıyla da beni çok heyecanlandırdı. Cihan Çakan, Notos’un son sayısındaki söyleşisinde, “İlkgençlik yıllarımın sonuna kadar köyde ya da taşrada yaşayan insanların birbiriyle ilişkilerinden doğan çatışmaların içerisinde yer aldım. Gelenek ve görenekler, farklı inanç ve etnik kökenler, ekonomik sıkıntılar ve daha sayabileceğim pek çok etmen bu çatışmaların temelini oluşturuyordu,” diyor. İşte benim bu yazıyı yazma sebebim de, kitapta beni özellikle çarpan öykülerin tamamen insana dair olmasına rağmen kaynağının çatışmalarla dolu taşra olması.
Cihan Çakan’ın anlatımında iki etkili unsur var. Biri kurduğu kısa cümleler. .... İkinci en önemli unsur ise Çakan’ın diyalogları.
Kitabın ilk bölümü "Uçurum Başlı Kederler" adını taşıyor. Bu bölümdeki ilk beş öyküde yazar taşraya, köye odaklanırken bunu son derece ustalıkla, günümüz edebiyatının anlatı olanaklarını zengin bir biçimde kullanarak yapıyor. Taşra edebiyatı derken artık yerel ağızla yazılan, karakterlerin tipleşerek aktarıldığı klasik toplumcu gerçekçi romanlardan bahsetmediğimizi belirtmek gerek.
İlk öykü "Kuyu" yaz yağmuruyla başlıyor. Anlatıcı Firdevs önce yağmurdan, sonra Aysel’den bahsedecek. Firdevs’in yavaş yavaş açtığı hikâyeyi bölük pörçük öğreneceğiz. Kimsenin bahsetmek istemediği şeyler olmuş, seziyoruz.
Cihan Çakan’ın anlatımında iki etkili unsur var. Biri kurduğu kısa cümleler. “Yaz yağmuru yağmaya başladı. Yılın bugünleri zaten hep böyle olur. Sabah havanın açık olmasına bakmaz, bulutlar yavaş yavaş toplaşır. Toplaştıkça siyaha döner. Yağmur yağar, diner, sağanak birdan bastırır, günler sürer. Rüzgâr eser, sert ve hoyrat. Dil sağanak demeye artık yanaşmaz, fırtına der. Öyle de oldu. Taşralı alışık. Şaşırmasak da yazın bu delişmenliğine, Aysel şaştı. Şaşar tabii.” paragrafıyla açılan öykü genellikle kısa cümlelerle ve diyaloglarla devam ediyor.
İkinci en önemli unsur ise Çakan’ın diyalogları. Oyun yazarlığından gelen bu maharet kendini tüm öykülerde belli ediyor. Kim hangi sözcüklerle, nasıl konuşur, kim sessiz kalır, hiçbir kuşkuya düşmediğimiz bir biçimde seriliyor gözlerimizin önüne. Hem karşılıklı diyaloglar hem de Firdevs’in yana yana kurduğu iç cümleleri öyküyü sırtlayıp taşıyan bir akarsu gibi doğal.
Aysel’in Firdevs teyzesiyle gitmek istediği bir yer var. Çocukken üzümlerinden çalıp yediği bir çiftlik evi. Firdevs hiç istemese de Aysel’in ısrarlarına dayanamayıp yürümeye koyulacaklar.
“‘Sanki kimse yaşamıyor.’
‘Eski konakları kalabalıktı.’
‘Bir şey mi oldu?’
‘Oğulları ölünce dünyaya küstüler.’
‘Niye öldü?’
‘Tüfekle oynarken, yanlışlıkla.’”
Firdevs dış sesle Aysel’e bunları söyleyip iç sesiyle düşünmeye başlıyor. Biz de Çehov’un ünlü tüfeğini hatırlıyoruz. “Domuz kurşunu koymuş. Göğsüne dayamış. Davut Bey’le Sultan çığlık çığlığa iceriye koşmuş. Oğullarının ortasında koca bir delik, ciğerleri tavana yapışmış.”
Firdevs’in Aysel’e anlatmadıkları, bize tüm çıplaklığıyla anlattıkları, Aysel’in memlekete gitmesini istemeyen babası, Aysel küçükken ölen, hatırlamadığı annesi derken parça parça birleştirmeye çalıştıklarımız Davut Bey’in konağında yüzümüze çarpıyor.
Kimsesiz zengin konağını içindeki mutsuz insanlarla, acıyla öyle bir çiziyor ki Cihan Çakan biz de sanki oradaymışız gibi ve bir an önce, çay may içmeden çıkalım istiyoruz. Neredeyse elle tutulurcasına gerçek olan bu gergin atmosfer yine diyaloglarla yaratılıyor.
Kısacık bir öyküde elimizde kalan mutsuz bir aşk, dağılmış hayatlar. Aslında dünyanın en eski hikâyesi.
“‘Yine başlama Sultan,’ dedi Davut Bey olmaz birine minnet edercesine.
‘Bıraksaydın varsaydı bu garibin anasına, başımıza bunlar gelmezdi,’ diye devam etti Sultan bağışlamaz bir sesle. ‘Göçmenin, çobanın kızı yakışmaz dedin, beni oğulsuz, evlatsız bıraktın. Hani beydin, ağaydın, paşaydın. Kuru değnekten medet umar oldun.’”
Bu ortamda bir anlığına bahçedeki Aysel’i izleyen Davut Bey’e acır gibi olmamız, yine bizle aynı anda Firdevs’in de acır gibi olması ama yaşananları anımsayıp iç sesiyle bildiği en büyük bedduayı etmesi hep eşzamanlı.
“Acıdım. Acıdığıma pişman olup anamın sözlerine sığındım: Allah sana uzun ömürler versin Davut Bey.”
Kısacık bir öyküde elimizde kalan mutsuz bir aşk, dağılmış hayatlar. Aslında dünyanın en eski hikâyesi. Köylerde, kasabalarda, kentlerde, geçmişte ve hatta günümüzde duymamız çok mümkün bir hikâye. Bu öykü taşrayı, taşranın acımasızlığını, istemeden evlendirilenleri, mağdur olmuşları, geride kalmışların yükünü ve her şeye rağmen hikâyenin kötü adamına bile duyabildiğimiz acımayı hissettiren, insana dair bir öykü.

Adalet’i aramak – gerçek ve mecaz
Cihan Çakan "Kuyu"da sınıfsal eşitsizliği öne çıkarırken yine bu bölümdeki bir diğer öyküde "Adalet’in Ardından"da mezhep farklılığını bambaşka bir biçimde işliyor.
“Günlerdir dağlardan aynı ses yükseliyor: ‘Adalet! Sesimizi duyuyor musun?’
Duymuyor olmalı. Duysa ses verir.”
Bu kez ilkokul yaşlarında bir kız çocuğu anlatıcımız. On sekizindeki Adalet günlerdir kayıp. Tüm kasaba onu arıyor. Tüm kasaba derken kasabanın Kızılbaşlar ve Sünnilerden oluştuğunu ve bir arada yaşamak zorunda kalınan pek çok Anadolu kenti, kasabası, köyü gibi her şeyin, herkesin bir bıçakla kesilmiş gibi ayrı ayrı yaşadığını bilmemiz gerekiyor. Oysa bu kayıp için kasaba birleşmiş.
“Babam da dağlarda. Anneme rağmen her sabah erkenden kalkar, kalın giyinir, omuzunda tüfek, elinde sopayla çıkar gider. ‘Taşra taşra olalı böyle birlik görmedi,’ der. ‘Nihayet birlik olabildik.’
‘Kızılbaş’tan birlik olmaz!’
‘Öyle deme hanım.’”
Bu kez öyküde kötü adam yok, hatta erkekler daha ılımlı gözükürken iki kadın, anlatıcımızın annesi ve komşusu Bekiriye Abla taş gibi kalpleriyle olanın bitenin dedikodusunu yapıyor. Bu iki kadının diyalogları pek çok yerde söylenegelen kadın olmanın, anne olmanın insanı vicdanlı, yumuşak kalpli yaptığı yalanının yüzümüze vurulması sanki. Çünkü öyle olmadığını, nefretin, hıncın, ötekileştirmenin kahveler kadar evlerde de yayıldığını hatta kadınların korumacılık adına daha sert olabildiğini biliyoruz. Annem Sivaslı olduğu için daha kim olduğumuz bilinmeden havalara bakarak söylenen, “Alevilerin elinden su bile içilmez.” cümleleriyle dolu komşu kadınlı altın günleri, taşrada da kentte de bu memleketin en değişmez gerçeklerinden biri.
Burada da annenin ve komşu Bekiriye’nin zehir dolu sözleri yüreğimize işliyor.
“‘Bugün bir hafta oldu,’ dedi annem. ‘Dürzünün kızı kim bilir kime kaçtı?’
‘İyi ki İbrahim’i gönderdik,’ dedi Bekiriye Abla. ‘Edepsiz yoksa bize musallat olacaktı.’
‘Verilmiş sadakanız varmış.’
‘Allah cümlemizi Kızılbaş şerrinden korusun.’
Aminler.”
Bütün kasaba Adalet’in annesini ziyarete gittiği için kendilerinde de o cesareti bulan iki kadın, bunca yıldır birlikte yaşadıkları komşularına sanki uzaya gidiyormuşçasına tedirgin gidiyorlar. Ki öyküde birer cümlede geçen çamur içindeki sokaklar, kadınların sonradan mağarada yaşıyorlar diye tabir ettiği toprak evler, memleketin mezhebe bağlı politikasını da anlatıyor.
Yine Adalet’in arandığı yerlerin adını geçiriyor Cihan Çakan bir paragrafta: Ölüm Deresi, Mezar Vadisi, Kayıplar Uçurumu, Zindan arkası, Kale Eteği, Kan Yatağı Ovası.
Yedi mekânda memleket tarihi.
Öykü yine aşka dair bir hikâye anlatıyor, bu kez inançları, nefret dolu anaları, uzlaşmayacak babaları aşması gereken bir aşk. Ama bu kez umutluyuz, Kızılbaş evinde sınıf arkadaşını gören küçük kızın heyecanından, onun merakından, annesinin zehir dolu diline inanmayışından umutluyuz.
Tüm kasaba birlik olmuş Adalet’i ararken hangi coğrafyada, hangi şartlarda çalıştığının farkında bile olmayan, gönlünde ayrım bilmeyen genç öğretmenin cumhuriyetin ilk yılları kokan coşkusundan, kaymakamı, valiyi aramaya dahil etmesinden umutluyuz.
Taşra öykülerini hep çok sevdim. Kentte doğup büyüdüğüm halde asıl zenginliğin orada olduğunu bilircesine aile hikâyelerini merakla dinledim.
Umudumuz boşa çıkacak muhtemelen, bu memleket bize bunu öğretti ama olsun, Cihan Çakan şu kısacık öyküde el ele tutuşup kaçan iki gençle, onların arkasından sarılıp bakan iki çocukla bu umudu yeşertmeyi başarıyor.
Taşra öykülerini hep çok sevdim. Kentte doğup büyüdüğüm halde asıl zenginliğin orada olduğunu bilircesine aile hikâyelerini merakla dinledim. Bu nedenle kentlerdeki bireye dayalı insan hikâyelerinden çok ülkenin mikro ölçekteki benzerini okumak, nefreti, kötülüğü, ayrımcılığı dillere destan taşranın anlatımı, yerli edebiyatta da dünya edebiyatında da beni daha fazla etkiliyor. Tabii bunu yapabilmek için oradan gelmek, oradaki hikâyeleri iyi bilmek gerekiyor. Cihan Çakan’ın bu bildiklerinin üstüne tertemiz bir dille, nefis diyaloglarla, taşrayı oradan değil, buradan bakarak anlatması, öykülerini köy edebiyatından ayırıp bambaşka bir yere taşıyor.
Bu yazıda beni en çok etkileyen öykülerden bahsettim ama Geçmiş Zaman Ambarı’nda kente, yalnızlığa, ötekileştirilen başka kimliklere dair de öyküler var. Ben Çakan’la tanıştığıma çok memnunum. Umarım tüm öyküseverler tanışır. Son olarak kitabın Virginia Patrone tarafından çizilmiş kapağına bakmaya doyamadığımı da eklemek isterim.
Cihan Çakan, Geçmiş Zaman Ambarı, Notos Kitap, Kasım 2021






