Antik Roma’nın bin yılları aşıp günümüze kadar gelebilen başarıları arasında neler yok ki? Su kemerleri, yollar, hukuk teorisi, olağanüstü bir mimari, bilim dili olarak Latincenin ve dolayısıyla Latin alfabesinin yaygınlaşması… Ama pek de bilinmeyen başarılarından biri de temel bilimlere yaptığı katkı.
O zamana kadar yayımlanmış binlerce eseri gözden geçiren ve mevcut bilimsel bilgiyi derli toplu bir kaynak haline getiren Büyük Plinius (Gaius Plinius Secundus), bilgiyi aktarma ve koruma söz konusu olduğunda kendi halkının bütün seçkin alimlerini geride bıraktı.
Plinius Rönesans’tan bin beş yüz yıl önce yaşadı ama yine de tam bir Rönesans insanıydı. Roma İmparatorluğu komutanlarından biri, taşrada ek yükümlülükleri olan bir devlet görevlisi ve hukuk, dil, tarih, coğrafya, doğa bilimleri gibi birbirinden oldukça farklı alanlarda yorulmak nedir bilmeyen bir öğrenciydi. Her şeyi merak ediyor, araştırıyor ve kendisini öğrenmekten alıkoyduğu uykuyu küçümserken sırf hareket halindeyken yazı yazamadığı için yürümekten hoşlanmıyordu.
Plinius otuz yedi ciltlik muazzam eseri Doğa Tarihi’nde o zamanlar doğa hakkında bilinen her şeyi sınıflandırmaya, yani bilgiyi sistematik hale getirmeye çalıştı. Bilim alanında en ünlü yazarların kaleme aldığı yüzlerce antik metni gözden geçirdi ve gelecek nesillere aktarılmasını istediği olguları çekip alarak sınıflandırdı. David Eichholz’un da belirttiği gibi, böylesi kapsamlı bir çalışmayı hayata geçirmek için Plinius’u motive eden şey, “geçmişten gelen kadim bilgileri günümüzün unutkan ilgisizliğinden kurtarma kaygısıydı.”

Plinius İtalya’nın Como kentinde, varlıklı ve iyi eğitimli bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Eğitimini Roma’da tamamladı, MS 47 yılında Almanya’daki savaşlara katıldı ve süvari kanadının komutanı oldu. Orduda faal olduğu bu dönem süresince nasıl cirit atılacağına dair şimdilerde kayıp olan bir risale ve onun peşi sıra da Roma’nın o civardaki askeri faaliyetleriyle ilgili bir derleme yazdı.
MS 58 yılında gramer ve retorik üzerine yoğunlaştığı ve aynı zamanda hukuk alanındaki çalışmalarını sürdürdüğü Roma’ya döndü. Uzun bir süre devlette görev almaktan imtina etti ancak yakından tanıdığı Vespasian’ın MS 69 yılında imparator olması üzerine İspanya, Fransa ve Afrika’daki Roma eyaletlerinde çeşitli görevler üstlendi.
Plinius bütün hayatını doymak bilmez bir biçimde okuyarak yaşadı. Kendisinden önceki bilgi birikimini derleyebilmek amacıyla doğayla ilgili bulabildiği her şeyi topladı ve henüz ansiklopedi kavramının bilinmediği MS 77 yılında bunların tamamını yayımladı. Plinius, Vezüv Yanardağı’nın patladığı MS 79 yılında yanardağ yakınlarında seyir halinde olan bir Roma gemi filosuna komuta ediyordu. Geleneksel kayıtlar onun zehirli volkanik duman yüzünden öldüğü varsayımında bulunsa da, modern tarihçilere göre sebep büyük bir olasılıkla kalp kriziydi.
Plinius, Doğa Tarihi’nin İmparator Titus’a ithaf ettiği birinci cildine, şu an içindekiler kısmı olarak bildiğimiz listelemeye benzer bir konu sıralamasıyla başladı. Evren, gök cisimleri ve elementleri konu alan ilk cildi coğrafya ve halklarla ilgili ciltler izledi. Yedinci cildin konusu insan ve icatlarıydı. Ardından karada ve denizde yaşayan hayvanlar, kuşlar ve böcekler üzerine birer cilt geldi. Sırada bitkiler, ağaçlar, çiçekler ve meyvelerin farklı yanlarıyla bunların nasıl yetiştirileceği vardı. Müteakip birkaç cildin konusu botanik, bitkilerin ve hayvanlardan el edilen ürünlerin tıpta kullanımıydı. Son beş ciltse metaller ve minerallere ek olarak bunların sanat tarihindeki kullanımını konu alıyordu.

Plinius’un olgular üzerinde bu denli durması, evren ve insanın evrendeki yeriyle ilgili altta yatan felsefeyi muğlaklaştırdı. Amacı herhangi bir düşüncenin savunulması değil, doğayla ilgili olguların tartışılmasıydı. Bu, klasik tarihçi Aude Doodyw’nin de belirttiği gibi, “Avrupa’da zift üreten altı farklı cins ağaç olduğunu, üç tür marul bulunduğunu, en iyi zümrütün İskitya’dan geldiğini bilmek” anlamına geliyordu. Yine de Plinius, ciltlerde yer alan sunumlarından anlaşılacağı üzere evrenin insana hizmet etmek için var olduğu yönünde derin bir inanca sahipti. Plinius’a göre doğa, “dünyayı insanın ihtiyaçları doğrultusunda düzenleyen bilinçli ve yaratıcı bir güçtü.” Plinius’un bu görüşü, o zamanlar bir hayli yaygın olan ve genel itibariyle doğada her şeyi bir arada tutan bağlayıcı bir gücün (pneuma) varlığına inanan Stoacılığın bir uzantısıydı. Doody’nin de yorumladığı gibi, “doğa, kendisine biçim veren tanrısal mevcudiyet aracılığıyla tezahür eder ve bu ilahi varoluş hem doğayla hem de yeryüzü ve evrenle özdeştir.” Dolayısıyla Plinius için doğayı her yönüyle idrak etmek demek, bu gücü idrak etmek demekti.
Plinius’un yazdığı bu kitaplar yüz yıllar boyunca yetkin bir bilgi kaynağı olarak görüldü. 16. Yüzyılda bile tıbbi başvuru kaynağı olan Doğa Tarihi, günümüzde antik dönemi inceleyen araştırmacılar için yararlı bir kaynak olmaya, hatta kimi zaman bilimsel makalelerde alıntılanmaya devam ediyor. Mesela Sarah M. Mohr ve çalışma arkadaşları, 2020 Annual Review of Cell and Developmental Biology’de yayımlanan çalışmalarında Plinius’un kış uykusu tanımını yapan en eski yazarlardan biri olduğunu belirtirken Steven H.D. Haddock ve ekibi, 2010 Annual Review of Marine Science’ta zamanımızın en önemli araştırma konularından biri olan biyolüminesansın ilk kez Plinius tarafından bildirildiğini söylüyor.
Fakat elbette Doğa Tarihi’nin şöyle bir dezavantajı vardı: ciddi hatalarla doluydu. Plinius otorite olarak gördüğü yazarların sözlerine inanmakta tereddüt etmediğinden eline geçen bilginin çoğunu doğruluk kontrolü yapmaksızın olgu olarak sınıflandırmıştı. Mesela Doğa Tarihi’nin kara hayvanlarını konu alan cildinde Monoceros’tan, yani tek boynuzlu attan bahseder. Aynı ciltte Etiyopya’da yaşayan efsanevi Katoblepas ve sadece nefesiyle bile bitkileri yok edebilen yılanla ejderha karışımı Basilisk de bulunur.
Öte yandan Plinius şüpheci tavrını ortaya koymaktan çekinmemiş ve o zamanlar hayli taraftar bulan insanın ölümsüz olduğu fikri gibi kimi görüşleri reddetmişti.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






