Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

30 Kasım 2022

Öykü

Atila Çay Bahçesi

Mehmet Dinç

Paylaş

1

0


Çay bahçesi uzun bir balkonu andırıyor; yola bitişik revaklı caminin damı. Arkaik sokağı çıkan hamal geçmişe doğru yük taşıyor duygusu uyandırıyor. Sağrıları birbirine yakın altı katırın geçebileceği yolun karşı yakası karakol. Polis, Bahadır ağabeyi acayip kesiyor. 

Felsefe konuşuyoruz. Bugünkü konumuz şu: “Silgi kalemden önce biterse, nedeni ne olabilir?” Son sözü Bahadır ağabey söylüyor. “Çünkü silgi küçük, kalem büyük,” diyor. Bu tür şeyleri şantiyede demirleri bükerken düşünüyormuş.

Ağır kitaplar, kalın romanlar okumaya gerek duymuyoruz. “Her şey beynimizin katmanlarında,” diyor Bahadır ağabey. “Yeter ki kullanmasını bilelim.”

Gâvur Sirac damlıyor. Ayağında postallar var. Orak çekiç armalı bereyi otoriteye gıcıklık olsun diye giyiyor; kafası en çok kurnazlığa çalışıyor. “Tek iyi yanı sosyalist bir tilki olması,” demişti Bahadır ağabey. Tepsi masaya konmadan çaylardan birini kapıyor. Bahadır ağabey onu kınayan gözlerle inceliyor.

“Bunu cezaevinde yapsaydın özeleştiri yerdin,” diyor.

Cezaevindeki kominal yaşamı anlatmaya başlıyor. Çekik gözleri açılıyor, yanakları genişliyor; kötü bir şeyi anımsayınca yüzü kelebek kanadı gibi kapanıyor. “Misal,” diyor, “elmalardan büyüğüne uzanmak,” irisleri büyüyor. “Yanlışşş!” diyor. Bahadır ağabey, rüzgârın yonttuğu bir kaya heykel gibi sert, bükülmez görünüyor.   

Gâvur Sirac kireç yanığı yüzünü kaşıyor. Kendine yönelen okları başka tarafa çekmeye çalışıyor.  

“Sıvacı çırağı olmak ister misin?”

 İşçi sınıfına yaklaşımımı sorgular gibi müphem hareketler takınıyor.  

Bahadır ağabey sakin duruyor. Parmağıyla vurarak sigaranın külünü düşürüyor; notumu vermeyi bekliyormuş gibi suskun davranıyor.

“Neden olmasın,” diyorum, “yarın geleceğim.”

“Aferin genç,” diyor yan masada yükselen ses.

Bana yönelen takdir sözcükleri Fehmi dayıdan geliyor. Bizimle oturmuyor; uzaktan sohbet etmekle yetiniyor. Avcı yeleğin cebinde taşıdığı magazin gazetesiyle vakit geçiriyor. Bazen kalın gözlüklerin ardında gökyüzünü araştırıyormuş gibi oradan geçen kadınları süzüyor. Bugünlerde yüzündeki kasvet gittikçe büyüyor. Parasını kaptırdığı patates göbekli uydu anten tamircisini kıstıracak hayaller kuruyor.    

“Sapık antenciden paramı alırsanız, öğle yemeğiniz benden,” diyor.

Tabi biz öğle yemeği peşinde değiliz. Asıl sorunsalımız halkı sömürenlere karşı olan öfkemiz.

“Ne bakıyorsun lan!”

Polis, Bahadır ağabeye bağırıyor. Komşu adacıklara benzeyen masalarda oturan herkes sessizleşiyor; dudaklardan henüz düşen laflar, şeker eriten kaşıklar, içi ıslak plastik bardakaltlıkları havada asılı kalıyor. İnsanların yüzüne sakınımlı bir ifade yerleşiyor.

Polisin gergin tavrı keskinleşiyor. Karakolun kapısına yöneliyor. İçeri dönük konuşuyor. Oradan iki sivil çıkıyor. Önde yürüyen taş yolu sekiz adımda geçiyor; öteki arkasından geliyor. İnce bıyıklı sivil, kuşku dolu gözlerini üzerimizde gezdiriyor. Gâvur Sirac’ın benzi atıyor. Selefonun kenarlarına kireç tozu kaçmış kimliğini uzatırken parmakları titriyor. On sekiz yaşını henüz dolduran iki kişiden biri benim; öteki Samet. Kimliklerde fotoğraflarımız yok. Kısa süre içinde bizi pas geçiyor.

“Bakma özgürlüğümü kullanıyorum,” diyor Bahadır ağabey. Hakkını savunmaya çalışırken bakışları yumuşuyor.  

Siviller onu kaldırıma çekmeye çalışıyor. Bahadır ağabey direniyor; haki tişörtünün yakası paçavra gibi genişliyor. Boğazında kanımsı izler oluşuyor.

Yeni duruma alışması kısa sürüyor. Düşlerimizin kahramanı sivillerin buyurgan tavırları arasında ufak tefek birine dönüşüyor.

Endişelerin ruhlarımızı ele geçirmesi zaman alıyor. Bahadır ağabeyin gözaltına alınmasının oluşturduğu mağrur hava dağılıyor.

“Uydu anten tamircisini unutun, sizinle bir ilişkim yok,” diyor Fehmi dayı.

Etrafını yabancılayan bir edayla ayağa kalkıyor. İçtiği çayların parasını ödüyor. Magazin gazetesini göstere göstere çay bahçesinden ayrılıyor.

 “Bahadır konuşursa yanarsınız,” diyor Gâvur Sirac.

Şüpheli olma durumundan sıyrılıp, asıl şüphelilerin bizler olduğuna hızla geçiş yapıyor. Alnında iz bırakan bereyi çıkarıyor. Seyrek saçları ortaya çıkıyor. Yüzündeki kabuk izleri ateş basmış gibi parlıyor. Süslü korkuluğun üzerinden atlıyor. Adımları sıklaşıyor. Giderek küçülen sıradan bir nesneye dönüşüyor.  

Gâvur Sirac, giderayak kafamızı karıştırıyor. Kendi dünyamıza ait kavramlar, doğrularını dayatan başka düzenin günahlarına dönüşüyor.

Karakolun önünde nöbet tutan polis her an:  

“İfadede tutanağında adı geçen siz,” diyecekmiş gibi Samet’le ikimizin kalbi göğüs kafesine sığmaz oluyor.  

Mavi kaportalı otobüsler, beyaz eşya taşıyan kamyonetler geçerken karakola bakışlarımız kesintiye uğruyor. Pantolonun bir parçasıymış gibi cepli önlükle çay dağıtan garson masaya uğramaz oluyor. Ahşap sandalyelerin arkalığı fazlasıyla rahatsız etmeye başlıyor.

Tadı acı bir şey içmişçesine çay bahçesini terk ediyoruz. Derin bir çaresizlik içinde labirent sokaklara yöneliyoruz. Eski bir Artuklu sarayına omzunu dayayan kemerin gölgesine geçip oturuyoruz. Suriye’den gelen kaçak sigaralardan birer tane yakıyoruz. Bahadır ağabeyden, tepemize yuva yapan kırlangıçlardan, insanların sinikliğinden ve kurnazlığın çirkinliğinden konuşuyoruz.

Akşam güneşi kentin güneyindeki ovaya değdiğinde sokak lambaları aydınlanıyor. Yuvalarına dönen kırlangıç gürültüleri katlanılmaz bir hal alıyor. Tonozlu sokakların sessizliğinden geçip çarşının gürültüsüne iniyoruz.

Karakola yaklaşıyoruz. Pantolon paçaları bol, gövdesi ince bir polis nöbet tutuyor. Arada siyah minik bıyığını buruyor; geçmişi anımsamayacak kadar kendiyle ilgileniyor.

“Bahadır ağabeyi sorarsak kendimizi ele verebiliriz,” diyor Samet. Çay bahçesine geçmeyi öneriyor.

İnandığımız duygu nihayet gerçekleşiyor. Bahadır ağabey karakolun kapısında beliriyor. Bir mutluluk dalgası gelip içimize yayılıyor. Orada beklediğimizi fark ettiğinde yüzündeki donukluk değişmiyor; havaya kalkan yorgun eli bizi selamlıyor.   

Çay bahçesine geliyor. Sandalyeye çuval gibi yığılıyor; bitkin ve yılgın görünüyor. Yüzümüzü tedirginlikle izleyen gözleri sönecekmiş gibi küçülüyor.

 “Arkadaşlar,” diyor, “bundan sonra bir arada oturmayalım.”

Boğazını denetleyemiyor. Sesi yükselip alçalıyor. Kuru, kararlı ve itaat isteyen tavrı aramıza görünmez duvar örüyor. Eklem yerleri kızarmış bileklerinden, sol yanağının şişkinliğinden, boğazındaki çiziklerden geriye toplayıp birleştirdiği güç ile ayağa kalkıyor. Kendisinden büyük gölgesini ezmek istercesine yaklaştığı sokağın karanlığına batıyor. 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Emrah Polat: “Hayatta olduğu gibi roma..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

7 Mart 2025

Osmanlı Mutfağından Ramazan Şerbeti Ta..

Ramazan ayının en özel lezzetlerinden biri olan ramazan şerbeti, Osmanlı mutfağının mirası olan ferahlatıcı ve sağlıklı bir içecektir. Gün boyu susuz kalan vücudun sıvısını dengelemek ve iftar sofralarına lezzet katmak için tercih edilen bu içecek hem besley..

Devamı..

Antalya’nın Meşhur Yemekleri

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024