“Bana hiç öyle bakma Aysel!”
“Nasıl bakıyormuşum ki?” Kıs kıs gülüyordum.
“Nasıl baktığını gayet iyi biliyorsun. Sana Mehmet denen o herifi çağıracaksan ben işteyken çağır demiştim!”
“Of aman Muzaffer, çok büyütüyorsun! Ne var yani bir hoş geldiniz desen, adamla bir çay içsen. Erkekliğine zeval mi gelecek? Yiyecek değil ya seni.”
“Kusura bakm, mezhebim seninki kadar geniş değil. İşi var de, uyuyor de, hatta evde yok de. Senin misafirin o, benim değil. Gidene kadar odamdan çıkarsam namerdim,” dedi ve cevap vermeme fırsat tanımadan kravatını boynundan çekip yatak odasının kapısını suratıma kapattı. Bir de şaka gibi, kapıyı kilitledi. Kahkaha attım. Şişmiş karnım olmasa çoktan doğurmuşum da oğlumun ergenlik fırtınalarına maruz kalıyorum sanırdım.
Kızamıyordum bir türlü Muzaffer’e. Benim babam da ölüm döşeğinde eşcinsel olduğunu ve kırk yıldır bir adama aşk beslediğini itiraf etse ben de biraz tuhaf olurdum galiba. Ama ben Muzaffer değilim. Muzaffer’le böyle konularda çok farklıyız. O eski kafalıdır biraz, ben modernim. Kimin yatağında ne olmuş, kimin şeyi nereye girmiş, kim kimi sevmiş, ne yargılarım ne ayıp bulurum. Gönül bu, benim gönlüm bile şu mızmız adama konmuşken beybabam vaktiyle bir adama âşık oldu diye niye huysuzluk edeyim? Değil mi ama?
Çok iyi adamdı Şerif Babam, pırlanta gibiydi. Şükürler olsun, oğlunun şu tavırlarına şahit olmadı, çok üzülürdü garibim. Dünya gözüyle böyle munis, böyle iyiliksever birini gördüm, ailesine gelin geldim diye kendimi şanslı addederim. Benimle aynı boylarda, tonton; gün ışığında ipek gibi parıldayan bembeyaz saçlarıyla âdeta aramızda dolanan bir melekti beybabam. İçinin nuru o saçlara aksetmişti eminim. Herkes Muzaffer çağırdı zannediyor oysa kayınvalidem vefat edince ben istemiştim bize taşınmasını. Küçücük odasında kimseye yük olmadan yıllarca bizimle yaşadı. Yatağını kendi toplar, temizliğe yardım eder, bulaşıklarda sıra durulamaya gelince, “Şşşt” derdi işaret parmağını dudağına götürüp göz kırparak. “O iş bende gelin hanım, sen git dizini izle.”
Bana ayan olur ama… İçime doğmuştu bir gariplik olduğu. Mesela Muzaffer evliliğimizin cicim aylarında bir akşam, kendini bildi bileli ana babasının hep ayrı yataklarda yattığını ağzından kaçırınca çok şaşırmamıştım. Niye şaşırayım? Bariz belliydi. Bir kere sesi zarif, hal ve hareketleri kibardı. Hiç küfür etmezdi. Sulu gözdü ayrıca, sonu acıklı bir film izlemeye görsün benim gibi hüngür hüngür ağlardı. Kahvehaneye uğramaz, erkeklerle ahbaplık etmezdi. Hatırlıyorum da benim babamla tanıştıkları gün on dakika sonra canı sıkılmış, kadınların yanına sokulup onların sohbetine katılmıştı. Otuz yıl bir hırdavat dükkânında nasıl çalışmış, o işi o kadar adamın arasında nasıl yapmış, şaşar kalırdım. Muzaffer de aptal değil ya, onca yıl adamın yanında büyüdü. Benim gibi el kızı bile baştan sezdiyse, o çoktan biliyor olmalıydı ama sorsam şimdi, yok, nereden bilecektim, der, kıçını devirip sırtını dönerek yatar. Yediremiyor işte, kabullenemiyor babasının “o biçim” olmasını.
Koridorda bunları düşünürken zil çaldı. “Fazla uzatma sohbeti, yemeğe gideceğiz, erken kalkacağız falan de ki fazla oturmasın” diye bağırdı Muzaffer. Sesinde el kadar çocukların gülünç küskünlüğü vardı.
“Emredersiniz haşmetmeapları. Başka bir arzunuz.”
Karnımı okşayıp eğildim. “Sen babana çekme he mi oğlusu? Anneye böyle mızmızlık yapma,” diye mırıldandım. Duyuyor sanki, bir tekme attı haylaz. Antreye geçip otomatiğe bastım. Bizimkiyle dalga geçiyordum da kapı eşiğinde beklerken merdivenden usul usul yaklaşan taban sesleri heyecanımı katmerlemişti. Ölüm haberini vermek için onu aradığımda o kadar az konuşmuştuk ki telefonu kapattığımda Mehmet Bey’e sormam gereken çoğu şey kursağımda kalmıştı. Mesleği neydi, hangi semtte oturuyordu? Acaba onun da karısı, çocukları, torunları var mıydı? Sezmiş miydi peki gerçeği bildiğimi? Şerif’in çevresinden kimse beni tanımazken bu kadın niye beni aradı, diye düşünüp tereddüde düşmüş müydü? Belki bundandı merdivenleri böyle azar azar çıkışı, gelmekten, görünmekten korkuyordu zavallı.
Antredeki aynaya bakıp kendime çekidüzen verdim, saçımı tokamla topladım. Gökkuşağı logolu tişörtümün omuzlarını düzelttim. Yüzüme en iddialı gülümsememi koyuverdim. Nasıl korkuları olursa olsun, kapı eşiğinde beni bu gülümseyişle görünce huzur bulacaktı. Karşısında modern, açık görüşlü, hayata dar pencereden bakmayan biri olduğunu anlayıp rahatlayacaktı.
Bu ışıltılı tebessüm herkesi ayartır da bir tek Şerif babama sökmemiştir işte. Muzaffer’in yokluğunda çok kere gençlik yıllarından bahis açıp ağzını aramıştım ihtiyarın ama nafile, ser verip sır vermezdi inatçı keçi. Sadece bir keresinde, baba zoruyla evlendiğini, karısını iyi bir dost olarak görse de asla bir sevgili olarak göremediğini itiraf ettirebilmiştim ona. Geçmişini anlatırken en çok zikrettiği isim Mehmet’ti ama o sıralarda bahsettiği adamın ilk ve son aşkı olduğu aklıma gelmiyordu, beraber yaşadığı hergelenin teki olarak anlatmıştı onu. Ah keşke yapboz parçalarını önceden birleştirebilseydim ah!
Ama suç benim mi? Biraz kırgınım yalanım yok. Tutucu biri olmadığımı anlaması için elimden geleni yaptım, hatta gayli lezbiyenli birkaç film koyup izlemişliğimiz bile var. Daha ne yapmalıydım? Baba nonoş musun, diye şapadanak soracak halim yoktu ya. Ama o ne yaptı. Bana açılmak, benimle dertleşmek dururken hastane odasında oğluna anlattı her şeyi. Kadın ruhuna bile yabancı benim şu kazma kocam mı anlayacaktı onu? Pes doğrusu! Yukarıya bakındım sitemle.
“Oralarda bir yerdeysen, yanlış ata oynadın beybabacığım.”
Mehmet Bey düşündüğümden de yaşlı olmalıydı. Anca iki kat çıkabilmişti ve ohoo, daha üç kat vardı. Tıknefesti, soluğu kulağıma varıyordu. Merdiven boşluğundan bakınca aşağıdaki tırabzana tutunmuş bir el görebildim sadece. Seslense miydim? Ağzımı açtım ama bir şey demedim. Seslenip ne diyecektim ki?
Annem tez canlı olduğumu söyler durur. Haklı mıdır bilmem ama cenazeden sonra ilk işim kayınpederimin odasına girip kıyafetleri arasında aranmak, geçmişine dair bir iz bulmaya çalışmak olmuştu. Yastık kılıfının içinde zarfları sararmış bir düzine mektup bulunca sevincimden ağlayacaktım neredeyse. Malum, hamilelik… Duygular yoğun yaşanıyor.
Muzaffer’e hastane odasında bahsettiği tek aşkının ismini hep andığı Mehmet Bey olduğunu görünce, “Tabii ya!” demiştim. 1971 yılında Bodrum’da tanışmışlardı. Dört yıl aynı evde yaşamış, Şerif babam anne baba zoruyla evlendirilince ayrılmışlardı. Ancak en yakın tarihli mektup 1999 yılına ait olduğuna göre irtibatları uzunca bir süre devam etmişti. Ama bu kadar! Sadece bizden değil, kendilerinden bile saklanıyorlarmış gibi, Mehmet Bey’in mektuplarında ilişkilerinin mahremi barınmıyordu. Sadece son mektupta evlendiği, kendini rol yapmaktan, maske takmaktan ibaret bir yaşama hapsettiği için Şerif babama sitem ediyordu. Babam da öfkeyle bu siteme karşılık yazmış, kimseden bir şey saklamadığını, sorsalar herkese hakikati söyleyebileceğini ama kimsenin gerçeği sormaya cesareti olmadığını, maske takanın çevresi olduğunu belirtmişti ama nedense mektubu yollamamış, bir zarfın içinde muhafaza etmişti.
Mehmet Bey üçüncü katın sahanlığında soluklanırken hayıflanıp durdum. Beybabamın rehberinde numarasını bulup onu aradığımda keşke ev yerine kafeteryaya çağırsaydım onu. Hem böyle cefa çekmez hem daha rahat olurduk. Her şeyi, evet her şeyi öğrenmek istiyordum. Nasıl tanışmışlardı, nerede yaşamışlardı, hiç kavga etmişler miydi, arada bir kaçamak yapmışlar mıydı, her şeyi öğrenmeliydim. Şerif babamın bize yansıtmadığı gerçek yüzünü görmek, onu daha iyi tanımak istiyordum.
Sonra birden aklıma düştü bir kuşku damlası. Hangisi şeydi? Yani nasıl desem, hangisi altta hangisi üstteydi? Merdiven boşluğundan bir kez daha uzanıp tırabzana tutunmuş eli yokladım. Damarlı, kıllı, üstüne kalınca bir paltonun gölgesi düşmüş el hiç kadınsı durmuyordu. Telefon görüşmesindeki o tok, davudi sesi hatırladım.
Kıkır kıkır güldüm. Allah günah yazmasın, rahmetliyi kadın iç çamaşırlarıyla bir yatakta hayal etmek çok gülünçtü. Bir de kıllı kıllı... Ay iğrenç! Ama normal tabii, yani bize garip gelebilir ama… Sahiden komik değil mi? Bir türlü duramıyordum, kıkır kıkır diyorum ama kahkaha atıyordum artık ve ses apartman boşluğunda yankılanıyordu. Karşı komşumuz kapısını aralayıp başını uzatarak, “Hayırdır Aysel,” diye sordu. “Ay yok bir şey Hale abla,” dedim ağzımı zapt edip. “Gülmem geldi öyle.”
Elimi ağzımdan çeker çekmez durduramadım kendimi, yine gülmeye başladım. Zembereğim boşanmıştı resmen. Ne yapsam da zihnimden söküp atamıyordum o görüntüyü. Durmam gerekiyordu, zavallı adam işitiyordu kahkahamı. Kapıyı kapattım ki duymasın. Elimi duvara dayayıp dudaklarımı sımsıkı kapattım. Derin nefes aldım, verdim, tekrar nefes aldım, yanaklarım balon gibi şişti, tutamadım ağzımı, etrafa tükürük saçarak gülmeye başladım yine. Gözlerim yaşarmıştı kahkaha atmaktan. Bebek de tekmeliyordu. Zil çaldı, Mehmet Bey kapı önündeydi. Kocam yatak odasından çıkmış bir kapıya bir bana bakıyordu.
“Açsana kapıyı,” diye fısıldadı
“Fenalık… geldi.” Konuşamıyordum gülmekten, elimle yüzümü yelliyordum. “Gülmem… kesilsin… açacağım.”
Kesilmedi kör olasıca! Dizlerimi dövüyordum durmak için ama bir illet, bir öksürük krizi gibi gülmeye devam ediyordum. Göz kapaklarımı ne zaman indirsem karanlıkta bir yatak, yatağın üzerinde kıllı göğsüne sutyen takmış, tangalı yaşlı bir adam ve onun boynunu öpüp vücudunu okşayan başka bir ihtiyar canlanıyordu. Ciğerlerim yırtılırcasına kahkaha atıyordum. Birden onu gördüm. Aynada çirkin, bakışlarından nefret taşan bir kadın vardı. Suratı kıpkırmızıydı. Benim ona baktığım gibi gözlerini dikmişti bana. Çığlık atıp yere yığıldım.
Muzaffer’in anlattığına göre ben bayılınca önce nabzıma bakmış sonra kapıyı açmış. Misafirle omuz verip beni yatağa taşımışlar. Mehmet Bey meğer emekli bir hekimmiş. Tansiyonumu ölçmüş, ambulansa gerek olmadığını, bir süre yatıp dinlenmemin yeterli olacağını söylemiş. Muzaffer ayıp olmasın diye adamı salona buyur edip demlediğim çaydan ikram etmiş. Yarım saat konuşmuşlar, babasını yâd etmişler. Mehmet Bey’e babasının köstekli saatini hediye etmiş. Adam çok duygulanmış, ağlamış falan, bizimki de güya onu teselli etmiş.
Geceleyin kocamın anlattıklarını hayretle dinlerken doğruldum yataktan.
“Adama kötü bir şey söylemedin değil mi Muzaffer?”
Pijamasını giyerken, “Vallahi bazen saçmalıyorsun Aysel,” diye söylendi.
“Ay ne dedim şimdi? Yatak odasına kendini kilitleyen ben miydim?”
“Doğru, böyle konularda tutucuyum ama biraz düşününce…” dedi iç çekerek. “Benim için değişen bir şey yok. O hâlâ benim babam. Beni parklara götüren, benimle oynayan, yüzmeyi öğreten, harçlık istediğimde başımı okşayan, mezuniyetimde herkesin ortasında ağlayan bir babam var benim. Şanssız değil, aksine şanslıyım. Benim için yaptıklarından sonra onu hastalıklı, kusurlu biri olarak göremem, hayır hayır, bunu hak etmiyor. Geçmişte ne olduysa olmuş, bana ne? Senin dediğin gibi, gönül bu, ota da konuyor boka da… Bir kadını değil de bir erkeği sevdiği için onu suçlamak abes. Ayrıca Mehmet Bey düşündüğümün aksine hayli oturaklı bir adam çıktı. Hoş sohbet biriymiş.”
Aman aman! Oflayarak tekrar yattım, sırtımı ona döndüm. Allah bilir ya adamcağıza neler yapmıştır, nasıl imalarda bulunmuştur da kızarım diye benimle paylaşmıyordu. Hoş sohbet biriymiş! Külahıma anlat sen onu Muzaffer, külahıma anlat. Bilmiyor muyum ben seni. Bağnaz herif!
Ah zavallım nasıl da utanarak ayrılmıştır evden… En iyisi yarın onu tekrar aramak, bir kafeteryaya çağırmaktı. Üstüme yine gökkuşağı logolu tişörtümü geçirir, ışıltılı gülümsememle karşısına dikilirim. Âşık olduğu adamın tutucu bir oğlu olsa da hiç yoktan hayata dar pencerelerden bakmayan, açık görüşlü, çağdaş bir gelini olduğunu anlayıp memnun olur. Değil mi ama?