Ayşe, Sen Benim Misafirimdin Ayşe
12 Ocak 2020 Öykü

Ayşe, Sen Benim Misafirimdin Ayşe


Twitter'da Paylaş
0

Teyzem Ayşe Demir’e

Bir süre sonra hem içinde yer kapladığı zamanın hem de kendisinin sırtı çökmüştü. İkisinin de omuzlarına son birkaç ayda iki kayıp binmişti. Sırtında, göğün görünen görünmeyen bütün bulutları kurumuş, çocukların bahçelerdeki sesleri kesilmişti. Kulağı sadece kapının ardından çıkacak doktorun beklenilen umutlu sesindeydi. Kapı her açıldığında, umudun elleri gözlerine bekleme sürmesi çekiyordu. Gözleri zamanla bu sürmeden dolayı görünmez bir hâl almıştı. Dudaklarının arasına geçmişin o hareli pişmanlığını alıyor, sonsuz bir kederi büyütüyordu kıvrımlarında. Hemşireler, önlüklerinin aksine, kara bulutlar gibi geçiyorlardı yanından. Penceresiz bir bekleme salonunda, hemşirelerin kara bir bulut gibi yürüyüşlerindeki ince beyazlığı yakalayıp renkli pencerelerle salonu renklendiriyor, sonra yine kendi elleriyle parçalara ayırıyordu. Salondaki herkes onun için silik birer fotoğraftı. Gölgesi kapının arkasındaki kız kardeşinin kalbine dokunan, eşikten atlaması için elinden tutup kaldırmaya çalışan bir Lokman Hekim inceliğiydi. Bekleme salonunun çatısına yuva yapan kuşların sesinden yapılmış bir uğultuydu. Yüzünde: beklenmedik bir acının şaşkınlığı, avcunda tutuğu ellerimin sıcaklığı, sancıdan yapılmış kahvaltı sofralarına kadar uzanan bir hatıra, aynı acıyı paylaşırken omuzlarına düşen yaz damlası, balkon sefasından sonra intihara teşebbüs eden o çoğul sancının resmi, tanrıların bile utandığı o çürük çağ, topuğuna kadar sürülen bir yalnızlık titremesi vardı.

Uzun bir paragraftan geriye kalan acıyı bir süreliğine de olsa durduran bir virgül misaliydi gülümsemesi. Acının bitmesine sebep olan noktanın hiç gelmeyeceğini adı kadar iyi biliyordu. Kendi bedeninden habersiz bir genç kız şaşkınlığıyla salondaki insanların gözlerinde yeni bir yaşamın kırıntısını arıyor, bulamayınca da bedeninin hapishanesine kapanıyor, kafasının içindeki cenazede topraklarını avuçlarken buluyordu kendini. Zaman geçtikçe yüzündeki kırışıklıklara bir yenisini ekliyordu eli titreyen yaşlıca bir ressam. Taşa dayanmak ve kız kardeşinin yattığı odanın kapısını aşındırmak için kirpiğinden asalar yapıyor, yaptığı asa bedenini taşıyamıyor, olduğu yere düşüyor, avcunun içinde yalnızca yorgun ve terli bir beklemek kalıyordu. İçerde hayata tutunmaya çalışan kız kardeşinin yorulan gücünü başının altına yastık yapıyor, hastaneden el ele çıktıkları bir düşe kapatıyordu inceliğini.

Güneş, o eski kuyusundan gözlerini açtığında o da açmıştı gözlerini. Umuda açtığını zannediyordu, oysa umut, çoktan doktorun dudaklarının arasında umutsuzluğa dönüşmüştü. Gözlerinde geceden kalan çapağı sonsuz bir yalnızlık için parmak uçlarıyla temizlemiş, parmak uçlarında kalan kırıntıları kuşların yuvasına dökmek için tırnak arlarına saklamıştı. Doktor, üzerinde cenaze yeşili önlüğüyle eşiği atlamış, gözlerini umutla kendisine doğru bakan gözlere çevirmişti. Doktorun iki dudağının arasından çıkan cümleleri incelikli bir göz hareketliyle izliyor, her kelime gönlünün derinliklerindeki süveydaya bir siyahlık daha ekliyor, ayakta durması için gereken kelimeyi hasretle bekliyordu. Vuslat, o gün doktorun iki dudağının arasında kalmıştı ve bir daha çıkmamıştı.

Bekleme salonunda derin bir feryat çıktı çatıda yuva yapan kuşlardan göğe yeni bir şekil almak için hazırlanan bulutlara doğru: “Ayşe, sen benim misafirimdin Ayşe.*

*1 Teyzem Ayşe Demir’in ölüm haberinden sonra annemin feryadı.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR