Altı yaşında, küçük bir oğlan çocuğuyum. Eski fotoğraflardan gördüğüme göre cılız bir şeyim ama çeviğim! Dağ yollarında, fındık bahçelerinde, derelerde koştura koştura güçlenmişim. Ama ruhum bedenim gibi güçlü değil. Yangın yeri, tutsaklık yeri. Beni, daha o yaşta kahreden acıların meskeni ruhum. Korkunç bir eksiklik duygusu var içimde. Korkunç bir korku var. Babam, annem ve ben yaşıyoruz evde. Ablam merkezde, yatılı okuyor. Yalnız yaz tatillerinde geliyor yanımıza. Bir yabancı olduğunu düşünüyorum onun. O da öyle olduğunu düşünüyor demek; hiç oynamıyoruz ablamla, hiç konuşmuyoruz. Aklı bambaşka diyarlarda kalıp geliyor sanki köye.
Sonra annem… Ablam kadar olmasa da onla da aramızda görünmez bir duvar var. Bir eksiklik var. Suskun annem, gülümsemeyen yüzünde yıllarca biriktirdiği acılardan çizgiler var. Çizgilerde babamın ta kendisi var. Annem bir sabah uyandığımda yok oluyor, bulamıyorum onu. Gece yanıma gelip başımı okşadığını, alnımı öptüğünü ve gözlerinden düşen birkaç damla yaşın yanaklarımı yaktığını anımsıyorum. Kaçmış, diyorlar. Dayanamamış olmalı, daha önce de söylemişti bunu. Dayanamıyorum artık, demişti. Şu çocuk olmasa, demişti beni göstererek, bir dakika durmam bu evde!
Artık annem, ablam. Okulu bıraktırıyorlar ablama, eve geliyor temelli. Hep ağlıyor, saçlarını yoluyor. Hayaller… hayallerim, diye başlayan cümleler kuruyor. Haplar atıyor ağzına. Dayak yiyor büyüklerden. Sonra sakinliyor zamanla. Bir yabancı annem oluyor. Evin içinde gözükmüyor. Yemek hep hazır, elbiseler yıkanmış, etraf süpürülmüş. Yaşam öylece devam ediyor evde. Ama, artık içim içimi kemiriyor. Eksiklik filiz veriyor. Yolda gördüğüm baba oğulları uzun uzun seyrediyorum. Herkese soruyorum, babam beni seviyor mu, diye. Seviyordur, sevmez mi hiç, diyorlar. Diyorlar ama, ben inanmıyorum. İçimdeki korku geceleri bedenime sızıyor, yatakta titriyorum. Gölge yaratıkları, kurtlar, ablamın çığlıkları, derken bir gece babamın odasına gidiyorum. Ablam salonda uyuyor. Benim odaya girmem yasak. Ama artık yaşayamıyorum, altı yaşındayım ve yaşayamıyorum. Hep ağlıyorum. Hep korkuyorum. Beni seviyor musun, diye sormak istiyorum babama. Kapı ıssız bir gıcırtıyla açılıyor. Işık açık bırakılıyor, içeride loş bir aydınlık. Babam yatakta, uyuyor mu diye kontrol ediyorum. Uyumuyor babam, hiç uyumuyor. Hiç hareket etmiyor. Onu nereye koysalar, oranın doğasına karışıyor babam. Göz kapakları her zamanki gibi ardına kadar açık. Doğrudan tavana bakıyor. Belki kendi dünyasında bir şeyler seyrediyor ama, babam hiç hareket etmiyor. Çekinerek yaklaşıyorum yanına. Yüzümü yüzünün bir karışına getiriyorum. Gözlerinin tam içine bakıyorum. Hiç kıpırdamıyor, hareket etmiyor babam. Göz bebekleri dahi hareket etmiyor. Nefes almıyor sanki. Odaya atılmış ve unutulmuş bir eşya gibi. Artık zaman geldi. Beni seviyor musun baba, diye soruyorum. Babam cevap vermiyor. Nasıl olur, nasıl cevap vermez? Bir baba, çocuğunu nasıl sevmez? Gözlerim yaşlanıyor. Tekrar soruyorum. Sonra bir kere daha. Küçücük bir kıpırtı yakalayabilmek için gözlerinin derinlerine bakıyorum. Kulağımı ağzına dayıyorum sonra, hiç ses gelmiyor. Artık dayanamıyor içim, dışıma çıkıyor. Gözlerimden damlalar süzülüyor babamın yüzüne. Hıçkırıklarım tuhaf seslere dönüşüyor ama, babam hiç kıpırdamıyor. Pes ediyorum. Pes ediyorum! Çocuk aklımla ölümler düşünüyorum. Gözyaşlarımla yıkanmış yüzüm yavaşça babamın göğsüne düşüyor. O an hissediyorum, babamın gümbür gümbür çarpan kalbini. Gürül gürül akan sular gibi babamın kalp atışları, sevgi gibi, hiç kurulamayacak bir cümle, hiç duyulmamış bir ses gibi.






