Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

22 Nisan 2020

Öykü

Başından Beri Bildiğim Girdaplar

Bekir Dadır

Paylaş

4

0


Ondan etkilenip etkilenmediğimi henüz bilmiyordum.

Yakınında ya da aklında herhangi birinin olması düşüncesi beni çılgına çevirmeye yetiyordu.
Adana’dan çıktıktan sonra evinde kaldığımız arkadaşımın kardeşinden etkilendiğini öğrenmiş, yol boyunca bu etkilenmenin üzerine gitmiştim. “Neden olmasın ki? Ona bakışlarını gördüm. Hoş birine de benziyor hem.” Ondan bahsederken yüzünün ve bedeninin aldığı şekilleri bir laboratuar doktoru gibi derin derin inceliyordum. Hem aklını hem de kalbini karıştırmak için sık sık Adem’den bahseder olmuştum. Yemek yerken, her yalnız kaldığımızda bu durumun üstüne gidiyordum. Bunu neden yaptığımı sorduğu her seferde ona kaçamak cevaplar veriyor, kendine ve etrafındaki insanlara şans vermesi gerektiğini söylüyor, aklını daha fazla karıştırıyordum. Bu şansın aslında kendine şans vermekten geçtiğini de ısrarla ekliyordum. Bu arada da tabii kendi payımı göz ardı ediyor, kalbinde bir parça bile olsa bir his varsa benimle ilgili paramparça ediyordum. Peki, bunu neden yapıyordum? Neden onu istesem de istemiyor gibi davranıyor, aklına ve kalbine yeni bir şans için fırsat veriyordum?

Bu ve buna benzer sorularla geçiriyordum günlerimi.

Şehirler birbirini izliyordu. Alanya, Mersin, Hatay…

Her kadına olduğu gibi ona da küçük ama bir o kadar da önemli konularda incelikler gösteriyordum. İncelik, karşılığı beklenilen bir şey değildi kuşkusuz ama yaptığım bütün inceliklerin karşısında kocaman bir boşluk görünce ister istemez üzülüyor, bu durumdan etkileniyordum. Bir süre sonra bu duruma sinirleniyor ve sinirlendiğimi de artık daha fazla gizleyemiyordum.
Sorular kafamın içindeki hâkimiyetini güçlendiriyordu. Arabaların açık camlarından ağaçları seyre dalarken her seferinde kendi boynuma geçirdiğim bir urganla aynı karede buluyordum ağaçların kalın mı kalın dallarını. Soruların cevaplarını hiç kuşku yok ki biliyor, bildiğim cevaplar karşısında kendimi ezik durumda hissediyor, kendimden iğreniyordum. Bütün hayallerimde yanımda bir kadının resmini çiziyordum hep. Çizdiğim kadınları birbirileriyle karşılaştırıp sonra onları hiç yoklarmış gibi yavaş yavaş, nazik silgi darbeleriyle siliyor, yoklarmış, hiç olmamışlarmış gibi hayatıma ve hayallerime devam ediyor, yeni çizeceğim bir kadın resminin ön hazırlıklarını yapıyordum kafamda. Bir kadının ihtirasını ve arzusunu hissetmek istiyordum. Ve bu kadın, bu kısa süre içerisinde ondan başkası değildi.

Ona aşık olmadığımı, onsuz da yapabileceğimi biliyor ancak onunla daha bir güzel olacağımı düşünüyordum. Bu düşüncenin yanlış olduğunu her seferinde kendime itiraf etsem de kafamın içindeki girdaplardan onu bir türlü atamıyordum. Tanıştığım her kadına gösterdiğim ince davranışların altında bu kadar derin bir kaypaklık yattığını, onunla yollarımız ayrıldıktan sonra anlayacaktım.

Bütün bu düşüncelerin ortasında bir de çocukluğumun geçtiği, anılarımın toprak yollar arasında kaybolduğu, silik bir dede anıtının olduğu şehirde bin yıl öncesinden bir ses kulağıma varlığını fısıldamış, kendini tekrar göstermiş, varlığıyla beni ve yolculuğumu darmadağın etmişti. Bu ses beni ona biraz daha yaklaştırmış, ona olan ihtiyacımı ve mecburiyetimi kat ve kat arttırmış, kafamın içindeki girdaplara yüzlercesini ekmişti. Sanki bu sese hazırmışım gibi günler öncesinde uyurken onu dudağından bir kere öpmüş, dudağının tadını almak istemiş, girdaplardaki soruların cevabını fiziksel bir sonuca bağlamaya çalışmıştım. Ancak o kısa mı kısa an bu soruların cevaplarını tam olarak istediğim sonuca ulaştırmamıştı.

Bu öpme hadisesi beni daha büyük girdaplara sokmak için biçilmiş bir kaftandı, hiçbir işe yaramamıştı.

Yolculuk, benim için ilk başta aidiyet duygumun yokluğunu kırmak için bir şansken, ona duyduğum karışık duygular ve ardından duyduğum eski bir ses, aidiyetsizlik duygumu perçinlemiş, gittiğim şehirlerden bir an önce kaçma isteği yeniden kendini göstermişti. Eskisinin yanına bir de yeni bir hayal kırıklığını almış, yoluma öyle devam eder olmuştum.

Onunla olan o kısa ama derin sohbetlerin içinde silik parantezler vardı.

Bu parantezleri açtığımda ona olan karışık duygularımı anlatıyor, anlatıyor sonra da keskin bir bıçak yarası gibi kapatıyordum. Her geçen gün bana kendini biraz daha açmasını, şeffaflaşmasını sağlıyor, bunun içinden kendime bir pay çıkarmaya çalışıyordum. Zaten kendimden iğrendiğim durum da işte tam burada başlıyordu.

Günler geçiyordu.

Kafasını ve kalbini kurcaladığım durumlar gittikçe artıyordu. Artık bana daha çok kendinden bahsediyor, eski ilişkilerinden örnekler veriyor, ondan hoşlananlardan bahsediyor, benden tavsiyeler alıyordu. Onun bu şeffaflığını fırsata çevirdiğimi düşünüyordum. Kaypaklığımın verdiği eziyetin karşısında yüzmeyi bilmeyen bir çocuğun denizdeki son çırpınışlarını oynuyordum. Onu kendimden biraz daha uzaklaştırıyor, bana karşı duygusal bir şey hissetmediğini, bana ihtiras duymayacağını anlayamıyordum. Ona gitgide muhtaç olduğumu zaman ilerledikçe fark ediyordum.

“Bütün anlattıklarından şunu anlıyorum: kendine şans vermiyorsun. Bu başkasına şans vermemek değil sadece. Bak, seni yargılamıyorum. Ki zaten yargılayan biri değilimdir. Sadece anlattıklarından, seni şu kısa zaman zarfında tanıdığım kadarıyla böyle konuşuyorum. Herkese aynı davranmamalısın. Böyle olursa alacağın sonuçlar hep birbirinin benzeri olacaktır.” Genel hatlarıyla sohbetlerimizin sonucu hep bu diyaloga benziyordu. Beni dinliyordu. Gözünü kırpmadan beni dinliyordu. Onun tarafından dinlenmek sokakta pet şişeden top yapan çocuklara bir top hediye edip, onlarla kısa bir süre de olsa maç yapmaya benziyordu. Ankara’ya giden trenin gürültülü yolculuğu sırasında dinliyordu beni. O anda yapışıp dudağına bütün gürültüyü durdurmak, dünyadaki bütün yoksulları onun dudağından doyurmak, annelerin gözyaşlarını onun dudaklarıyla silmek geçiyordu içimden. Yapmıyordum. Yapamıyordum. Bir türlü ağır bedenimi ona yaklaştırıp dudağının tadına varamıyor, teninin kokusunu hissedemiyordum. Atacağım küçük bir adımla büyük pişmanlıklara açılacak bir kapıyı zorlayacağımı biliyor, her seferinde bu düşüncemden kendimi alıkoyuyordum. Bunca zaman aradığım kadının o olmadığını en başından beri biliyordum sanırım.

Sonra kuşetli vagonumuza geçiyorduk.

O uyuyana kadar onu gürültüler ve sarsıntılar içinde izliyordum.

Zaman geçiyordu.

Günler bitiyordu.

Ayrılık vakti kafamın içindeki girdaplardan fırsat bulup kapıda sırasını bekliyordu. Seslerin boğuklaşıp kulağımdan kasıklarıma doğru bir somutluğa doğru geçişini gerçekleştirdiği anlar birbirini izliyor, ayrılık sonrası nasıl bir duruma kendimi sokacağımı hiç bilmiyor, tahmin bile edemiyordum.

Bu yolculuğun tren gara girdikten sonra biteceğini biliyor, yüreğimdeki sersem acının varlığıyla trenin raylarına kendimi atıp hem treni hem de yolculuğu durdurmak, kafamın içindeki girdaplara da bu şekilde son vermek istiyordum. Gözümü açtığımda kondüktörün ani sesi kulağımda çınlamaya başlamıştı: “Hazırlanın, birazdan duracağız… Hazırlanın.” Birazdan yolculuğu durduracağız, seni de kendinle yine baş başa bırakacağız demekten başka neydi ki şimdi bu?

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Odamdaki GözDemet Taştemir
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Josef Kılçıksız

17 Ekim 2025

Cam Tavanın Altındaki Gökyüzü

Gazze söz konusu olduğunda siniyor tüm ilham perilerim.Yeni taşındığım bu şehirde “mahsur” kalmış gibiyim. Orhan Pamuk’un Kars’ta mahsur kalan Ka’sı gibi hissediyorum. Bu his, sanırım, ne olduğunu bilmeden hep sıra dışı bir şeyler olmasını beklememden.Bu şehirde her gün ..

Devamı..

László Krasznahorkai’nin Günümüze Sesl..

Bran Nicol

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024