Kapının kolu kayboldu. İçeride kaldık. Bir dünya insan. Olsun. Yalnızım ben. Yatağım yorganım da bol. Yetmedi yine de. Köşelere bir öbek toplaşıp oturdular. Dizlerini karınlarına çekip. Heybeler baş altı.
Lel ağlamaya başladı. İki gözü iki yumru. Hıçkırarak.
“Annem merak eder.”
“Burada olduğunu söyledin ya.”
“Burası nerede?”
Aklı karışmış Lel’in. Akşamki hengâmede.
“Sen yatak çıkardın ya Lel. Yardım ettiniz birbirinize.”
Yemeğim yoktu. Annemden kalma büyük tencereleri çıkardım hemen, ancak yeter. Fasulye, nohut, buğday, pirinç... dolapta ne kaldıysa katar karıştırırız. Onlar sessiz bekliyor.
“Hiçbirinin gözleri görmüyor Lel. Yanmış.”
Kapının kolu kırılmıştı demirinden. Birkaç gündür üstündeydi. Yerinden çıkıp düşse de takılıyordu. Yok. En son kim girdi eve? Tutanın elinde kaldı herhalde. O da dalgınlıkla çantasına attı. Arayın. Minderlerin altına bakın, yorgan içlerine. Yerlere. Öyle bir hızlı koşuştu ki girişiniz, can havliyle. Buluruz elbet kolu, burada kalmadınız ya.
“Dışarıdan biri gelirse açıp girebilir, anahtarla açılır,” diyorsun Lel. Öyle. Ama kim gelir ki bana dışarıdan?
“Komşuya seslen. Gelsin açsın.”
“Rasim o. Gelemez. İki ayağı yok zavallının. Camdan bakıyor, öyle. Karısı da yok. Kendi işini yapıyor ama.”
“Yoldan geçenler olur.”
“Olur. Sabah erkeninde olur. İşe gidenler, vardiyadan dönenler.”
“Camdan ayrıl Lel.”
Ötekiler yok gibi. Gözleri yanmış. Elleri, sırtları kıpkırmızı. Ne sürsek? Bütün gece kıvrananlar oldu, inleyenler. Kâbus görenler. Peşlerindeki adamları görenler olmuş. Bağırarak uyandılar. Uykusu kaçıp oturanlara anlattılar. Tuvalet sırası upuzun bir kuyruk oldu. Bu sıkıntı daha ne kadar sürer, diye alçak sesle konuştular beklerken. Sigara dumanından evde göz gözü görmedi. Ben içmem. Ses etmedim yine de.
Çıkmak istiyorum, diye bir bağrış tutturdu biri. Çok genç olanlardandı. Ötekiler onu zor tuttu, sakinleştirdiler. Sabah olsun hele, dediler. Dışarının kara dumanı kalksın. Evine biz götüreceğiz seni, diyenler oldu. Hep beraber eve dönüş hayalleri kurmaya başladılar. Kimi mutfak masasının etrafına toplandı, kimi yere, halıya uzandı. Çoğu ayakta kaldı.
Bütün gece uyumadım. Uyananlara çay yaptım, demlik demlik. Ağlayanlara su yetiştirdim. Çocuklara annelerini arayacağıma söz verdim. Arayamazdım oysa. Hiçbirini tanımıyordum.
İçlerinde kıvırcık saçlı bir oğlan rahat, aldırmaz konuşuyordu. “Oho,” diyordu, “nasılsa burada değil miyiz? Akşam olunca çıkarız şehre.”
“Burası nerede,” dedi Lel yine.
“Sen bu insanları tanıyor musun Lel?”
“Biziz abla,” dedi Lel. Tanıması gerekmemiş. Şehrin kadını, erkeği, genci...
Kapının kolu yok zaten. Siz en iyisi çıkmayın bu evden. Pencereyi kapa Lel. Duman gelmesin.
“İçerisi havasız kaldı. Çok insanız biz abla.”
Olsun Lel, ben yalnızım. Sen bu peyniri pay et tabaklara, yanına üç zeytin. Kuru ekmekleri saklarım buzdolabında. Atmam hiç. Fırınlayınca kıtır kıtır. Yeter hepimize.
Görüyor musun gözleri açıldı Lel. Açılınca gülmeye başladılar. Olanları anlatıyorlar birbirlerine. Sesleri de çoğaldı karınları doyunca. Keyifleri yerine geldi. Ellerime sarılıyorlar durup durup. Olur mu, her zaman, diyorum. Yine gelin. Bir şarkıya başlıyorlar ben öyle deyince. Önce mırıltılı, sonra yükseliyor sesleri. Bende nasıl bir sevinç. Bayram gibi. Çok oldu bayram kalabalığı görmedi evim Lel.
Sevinçten dört dönüyorum evin içinde. Pencereden bakıyorum. Rasim yarı beline dek sarkmış, bizi dinliyor. Bir şeyler oluyor, anlamış çoktan. Söylemez kimseye. Perdeyi aralıyorum, el kol işaretiyle anlatıyorum Rasim’e. Biz burada çok mutluyuz, diyorum. Ah, kapının kolu kaybolmamış olsaydı, bu oğlanlardan biri seni de kucaklar kuş gibi uçururdu buraya, diyorum. Rasim el çırpıyor, perdenin arkasından çırpıyor elbette. Tedbirli Rasim.
Şarkı bitince doğruluyorlar yerlerinden. Üstlerini başlarını düzeltip çıkacaklar. Kapının önüne birikmeye başlamışlar zaten. Kendi sevincimden görmemişim. Gidecek misiniz Lel? Kapının kolunu bulamadık ya, nasıl...
Yüzleri asılıyor hepsinin. Evlerine gidecekler, işlerine, okullarına. Kiminin annesi, kiminin çocuğu, eşi merak eder. Siz de haklısınız Lel. Şimdi çıkmayın yine de. Dışarıda, köşe başlarında patırtılar... Yine tomur tomur patlamaya hazır şehir. Akşamki dumanı çekilmedi daha.
Çıkacaklar. Ayrılmıyorlar kapının ağzından. Vazgeçmiyorlar. Boynum bükülüyor, ayaklarımı sürüyerek yürüyorum koridorun sonuna doğru. Konsolun çekmecesini açıyorum çaresiz. Kol, garip, yatıyor orada. Elimi ürpertiyor soğukluğu. Dün akşam nasıl da sıcaktı oysaki. Kaç insan eli dokunmuştu ona. Yavaş yavaş geri adımlıyorum koridoru. Hepsi beni bekliyor. Kol elimde, biliyorlar. Kapının göbeğindeki kara boşluğa yerleştiriyorum kolu. Aşağı bastırınca kapı açılıyor. Akın akın, sel gibi çıkıyorlar dışarı. O kadar insan nasıl sığmış evimin daracık odalarına. Şaşırıyor Rasim, çıkanları sayıyor. Sayma Rasim, koca şehrin insanı saymakla biter mi, diyorum.
“Üzülme,” diyor Lel. “Yine geliriz.”
“Akşam olsun gelirler,” diye sesleniyor Rasim karşıdan.
Gelecekler.
“Sen de kapını açık bırak bundan sonra,” diyorum Rasim’e. “Onlara açık kapı gerek.”
Perdenin arkasından el çırpıyor Rasim. Akşama o da ardına kadar açık bırakacakmış kapısını.





