Bir Pişmanlık Hikâyesi
19 Mart 2020 Öykü

Bir Pişmanlık Hikâyesi


Twitter'da Paylaş
0

“Neden acele ediyorsun, biraz daha kalsaydın,” dedim.

”Eşyaları yüklemiştir çoktan, bekletmeyeyim,” diyerek ilerledi.

“Dikkatli ol, tren kalkınca ara beni,” diye bağırdım ardından.

“Tamam, hoşça kal,” dedi, sesi uzaklaşırken.

Aramızda en son bu konuşma geçti. Gülümsedi, dudakları titredi, karşıya geçmeden önce dönüp yüzüme baktı. Gülümserken içime son bakıştan yayılan bir vesvese gelip yerleşti. Vesvese kulak çınlatan bir sese dönüştü. Boyacı başını kaldırıp ona baktı. Boya sandığının önüne ayağını uzatmış bekleyen kadın ve elindeki sarı çocuk da dönüp ona baktı, yaldızlı olanı çocuğun bileğine bağlamaya çalışan baloncu da ona bakınca balonlar elinden kurtulup gökyüzüne dağıldı.

Onu son görüşümdü desem doğru olmaz. Nasıl olduysa o günden sonra daha fazla göründü bana. Hiç yaşlanmadı. Sesine olgunluk değmedi, kumrallığının arasına beyazlar karışmadı. Gülümsediğinde elmacık kemiklerinin altında beliren iki çizgi, gülmekle gülümsemek arasına parantez açan iki çizgi derinleşti, olgunlaştı, öylece kaldı.

Sonraki günlerin sabah alacalarında onu fırının kapısında çarmıha gerilmiş gibi çaresiz beklerken gördüm defalarca ve ekmek almaktan vazgeçip evin yolunu tuttum. Ben geri dönünce fırıncı içeri girmeyişime anlam ararcasına kapının eşiğini, menteşesini, camını kontrol etti ve kafasını sağa sola sallayıp mırıldandı her defasında.

Akşam ezanlarına yakın zamanlarda çeşmenin üzerine anadan üryan uzanıp bu dünyadan olmayan gözlerle bana baktı birkaç kez. Gözümün kuyruğundan süzüp hızla evin yolunu tuttum. Ben uzaklaşırken o hortum gibi kendi içine çekilip akşamın kızıllığına karıştı. Gündüz vakti ortaya çıkmadıysa geceleri yukarıdan bir yerden Ayşe, Ayşe, diye seslendi de sabaha kadar gözlerimi tavana dikti.

Düşlerimde sırtımdan itip uçuruma yuvarladığı oldu, kara kara trenler vagonlarıyla beraber boşluktan aşağı indi, inerken yüreğim hoplayınca küçük elleriyle ensemden tutup yukarı çekti beni, insan yüzlü balıklara yem olmaktan kurtardı.

O daha fırıncının kapısında belirmeden, çeşmenin üzerine güzelliğini boylu boyunca sermeden, geceleri bana sesini duyurmadan önceki gün Kuğulu Park’taki banklardan birinde bağdaş kurmuş oturuyorduk. Ben hayatın zorluklarından, Bülent’in umursamazlığından, para biriktirme çabalarımdan bahsettim. O, her zamanki gülümsemesiyle bana bakarak umutsuzluğa dair tek bir söz etmedi. Parka ve insanlara el gibi bakıp şehri hiç özlemediğini söyledi. Çantasından birkaç fotoğraf çıkardı. Tek katlı evinin bahçesini gösterdi, mevsim çiçeklerini, bahçedeki çeşmeyi uzun uzun anlattı sonra, hepsini özenle çantasına yerleştirirken cep aynası çimlerin üzerine düştü. Başına balyoz inmiş gibi ayağa kalktı.

“O gün evde ne kadar ayna varsa kaldırdım,” dedi.

“Neden?”

“Çirkinmişim.”

“Öyle mi? Ya kendisi neymiş?”

“Bilmem,” dedi, omzunu yukarı çekti.

“Sen de bir şeyler söyleseydin ya.”

“Nasıl söyleyeyim? Kadın mısın sen he, kadın mısın diye sordu defalarca. Bir de başkalarının kadınlarından bahsetti, süsünden, temizinden, cilvelisinden. Sonra acıktım dedi.”

“Zıkkım yesin.”

“Ekmek almaya giderken dükkân camları çirkinliğime ayna tuttu. Çocuklar beni görünce top oynamayı bırakıp yanık yüzüme annelerinden öğrendikleri tekerlemeleri haykırdılar. Fırına gidene kadar tekerlemelerin elimdeki parayı un ufak ettiğini görüp şaşırdım. Fırıncı elimdeki paranın haline baktıktan sonra yüzümü görmesine fırsat vermeden uzaklaştım. Eve ekmeksiz döndüm. “

“Ah bu çocuklar...  Neden bu kadar acımasızlar anlamıyorum.”

Etrafı gözleyip nemli çimlerin üzerine oturdu.

“Ocağa geçip çorbayı karıştırmaya koyuldum. Karıştırırken aklım karıştı sanki, çorbadan isli isli kokular yayıldı mutfağa. Yanıma gelip bağırmaya başladı.”

“Ah be canım, ev yansa bir şey değil, kendin de yanacaktın.”

“Öyle demedi işte. Anamdan başlayıp dedemde bitirdi sözü. Aralarda geçmişime gidip şimdiye döndü. Cahilliğime, fakirliğime, basitliğime kadar hayatımı deşti, sonra geleceğime başladı.”

“Sonra?”

“Sonrası böğrüme vurmadan, saçlarımdan sürümeden, karnımı tekmelemeden kaçıp içeri gittim. Geleceğime laf etmesine izin vermedim bu kez, bir şey de söylemedim. Başka çarem mi vardı?”

“Olur mu hiç, keşke beni arasaydın.”

“Aslında önce sana gelmeye kalktım. Birkaç gün kaldıktan sonra buralarda bir ev bulup bulaşıkçılıkla geçinirim diye düşündüm.”

“Zaten o gün evde yoktum. Evde olsam da karı koca arasına girilmez diye bende kalmana izin vermezdi Bülent.”

“Yok canım, gelir miyim hiç? İnsan her şeyi düşünüyor işte.”

“Sonra ne oldu?”

“Mutfak musluğu hava yapmış. Çevirince arka arkaya çıkan tıs seslerini duydum içeriden. O sabah belediye memuru borcunuz var deyip suyu kestiydi. Yalvardım ama dinlemedi toy çocuk, saate kelepçeyi takıp gitti. Ne bilsin evdekinin huyunu.”

“Tüh tüh, Allah’ım yardım et.”

“Mutfağa girdim. Söylememe fırsat kalmadan tezgâhta ne kadar bardak tabak varsa eviyenin içine atıp kırdı. Annemden hatıra kalan fincanlarım da paramparça oldu.”

“Eli kopsun.”

“Bidonları alıp köşedeki çeşmeye gittim, suları doldurup getirdim. Kanepeye uzanmış horluyordu. Aklıma memlekete gitmek geldi, sandığı açıp pazar harçlıklarımdan aldığım bileziği aradım. Bulamadım.”

“Bende de para yoktu ki vereyim. Ne yaptın sonra?”

“Olsa vermez miydin hiç? Sonra Selami abi aklıma geldi. Bir keresinde pantolon paçalarını kestirmeye vermiştim de parasını almamıştı. Elin bollaşınca verirsin demişti. “

“Eee, ondan mı istedin?”

“İstemedim aslında, valizi elimde görünce anladı. Çıkarıp beş yüz lira verdi. Elin bollaşınca ödersin dedi.”

“Ne iyi adammış bu Selami abi.”

“Öyle öyle. Hemen bilet alıp memlekete gittim. Annem sabah vakti beni karşısında görünce valizimi içeri almadan kapıda durdurdu. Baban duymasın dedi. Akşama kadar otogarda oyalandım, ilk otobüsle geri döndüm.”

“Seninki bir şey demedi mi görünce?”

“Eve gitmedim ki.”

 “Polise mi gittin?”

“Hayır.”

“Sokakta mı kaldın yoksa?”

“Hayır.”

“Ya ne yaptın?”

“Selami abide kaldım, ertesi gün ve sonraki gün de. Üç gün evinde sakladı beni. Sonra Pülümür’e gidelim dedi.”

“Dükkân ne oldu?”

“Bir yıl biriktirdiğim parayla geçiniriz, ortalık yatışınca da gelip dükkândaki eşyaları alırız dedi. Pülümür’de babasından miras kalan eve gittik. O tek katlı, boyasız yeri görünce bana zindan olan evi bile aradım biliyor musun? Sonra anladım ki el güzelleştiriyor her yeri, söz güzelleştiriyor.”

“Alıştın mı?”

“Bir yıl boyunca bana dokunmadı. Ne zaman dövecek beni dedim kendi kendime, ne zaman sövecek? Böyle adam mı olur dedim. Bir gün beni birilerine vereceğini bile düşündüm.”

“Sonra?”

“Sonraları içim ısındı ona, başka kadınların gözü değince kıskanır oldum. Çirkin miyim hala diye bana dokunmayışlarına sebep aradım. Bir gün tek kişilik divanının kenarına boylu boyunca uzandım. Sıcacıktı. Ben Selami’yi tanıyana kadar hiç sevilmemişim Ayşe, hiç yaşamamışım, huzur nedir bilmemişim.”

“Hiç pişmanlık duymadın mı?”

“Duymadım. İyi ki o gün sana gelip kalmamışım, iyi ki parasız kalmışım.” 

“Vallahi düşündüğün gibi değil. Dedim ya Bülent böyle şeylere kızar, başı belaya girmesin ister. Param da yoktu ki vereyim.”

“Sen içini ferah tut Ayşe, iyi ki olmuş olanlar, yoksa Selami’yi tanımayacakmışım.”

Saatine bakıp ayağa kalktı. Yanında ben yokmuşum gibi aceleyle üstünü başını düzeltip birkaç adım ilerledi. Neden acele ettiğini sordum, giderayak cevapladı. Ardından basit bir vedalaşma cümlesi kurdum, karşılık verdi. Gülümsedi en son. Caddenin karşısına geçerken Cabbar hızla arkasından yaklaştı. Rengârenk balonlar parça parça, tek tek, hızlı hızlı yükseldi gökyüzüne.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR