Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Ekim 2022

Söyleşi

Bora Eriş: "Günümüzde pozitif olarak tanımlanan ama toplum ve birey adına asıl gerçekliğinden ve amacından koparılması nedeniyle negatif sonuçlar doğuran her kavram ilham kaynağım oldu."

Serkan Parlak

Paylaş

0

0


Bora Eriş’le Tara Kitap etiketiyle yayımlanan ilk kitabı Sorun Sende Değil Nenende! New Age Dünyanın Kadim Meseleleri hakkında konuştuk.

Serkan Parlak: Kurmaca dışı türlerle olan ilişkiniz, yazma serüveniniz ve ilk kitabınızın ortaya çıkış sürecini sizden dinleyelim.

Bora Eriş: Yazma eylemi aslında benim için yeni bir şey değil. Yirmi yaşında İngiliz lisanslı bir otomobil dergisinde “çömez” çevirmen olarak işe başladığımdan beri bir şeyler yazıyorum. Sonrasında elbette kendi metinlerimi ve haberlerimi hazırlamaya başlamanın ardından yıllar geçtikçe başka kişilerin yazdıklarını da basıma hazır hale getirme görevini üstlenince, on beş yıl boyunca kafamda bir şeyleri toparlayıp kâğıda dökmek konusunda bolca pratik yapma imkânım oldu.

Kurgu dışı türlerle bir okur olarak ilişkim, belki de herkes gibi temelde neyi neden yaptığımı anlama çabamdan kaynaklanıyor. İstatistiksel anlamda ortalama insan ömrünü yarılamış bir birey olarak geçmişe dönüp bakınca  çevremde olup biten birçok olayın, meydana geldikleri dönemde bende bir karşılığı olmadığını şimdi daha iyi anlıyorum. Kurgu dışı türler, bana zihnimde karşılığı olmayan ve anlam yükleyemediğimi sonradan farkına vardığım olaylar karşısında verdiğim tepkilerin nedenlerini öğrenme imkânı veriyor. “ncognito: Beynin Gizli Hayatı ya da Bir Psikiyatristin Gizli Defteri: En Sıra Dışı Vakalar gibi kitaplara çekilmemin nedeni bu herhalde.

İlk kitabımın Sorun Sende Değil Nenende! olacağını tahmin etmiyordum çünkü 2017 yılında kendim için kendi adıma yazmaya başladığım bir bilimkurgu romanı vardı. Uzun aralar vererek, sıkıştırmadan, koşturmadan bir şeyler karalıyordum ki “Bir gün kitabım çıkarsa, ilk kitabım bu olur,” diye düşünüyordum. “Sorun Sende Değil Nenende”nin çıkışıysa biraz hızlı oldu. Kitapta yazdıklarım benim kafamda yıllardır vardı, ister istemez gerek arkadaş ortamlarında gerek aile içinde dile getirdiğim şeylerdi. Ancak takdir edersiniz ki, belki uzun zamandır dünyanın içinde kıvrandığı politik doğruculuktan belki de aşırı duyarlı görünme zorunluluğundan olsa gerek, küçük gruplarda dahi ufak çaplı linçler yediğim fikirleri kitap haline getirmek aklımın ucundan geçmiyordu. “Günümüzde özellikle kişisel gelişim konusuna biraz daha net, düz ve gerçekçi bir yaklaşıma da ihtiyaç var,” diyerek düşüncelerimin kitap haline getirilmesinde yayınevimin çalışanları beni yüreklendirdiler ve destek oldular.

SP: Her ne kadar okuma ve yazma deneyimleri, işçilik ve gözlem gücü önemli olsa da kitabınızın taslaklarını oluşturmaya başlarken ilham kaynaklarınız neler oldu?

BE: Nedendir bilinmez sürekli olarak kişisel gelişimle, şifayla, enerjiyle, mistik güçlerle belki biraz fazla ilgili insanlarla karşılaştım. Şimdi bu cümlemi gören, yine bu işlerle ilgilenen biri “Enerji alanın bu tip insanları çekiyor. Demek ki bu tip insanlardan öğrenmen gerekenler var,” ya da “Asıl olduğun kişiye direnç gösterdiğin için evren seni sürekli bu insanlarla karşılaştırıyor,” diyebilir. Haklı olabilirler, buna söyleyecek bir sözüm yok ki zaten kitapta da kendi yaşadığım birkaç mistik olarak tanımlanabilecek olaydan da bahsettim fakat bu karşılaşmalarım, tanıdığım insanlara ek olarak asıl çıkış noktası, toplum ve birey olarak işleri çok karmaşık hale getirdiğimizi düşünmemdi. Bu karmaşıklığı da, kişinin kendi tercihleri doğrultusunda şekillendirdiği hayatında asıl neden-sonuç ilişkileri bir kenara bırakarak artırması yatıyor. Bu noktada hem maddi hem de manevi bir çeşit karşıtlıktan ilham aldığımı söyleyebilirim. Günümüzde pozitif olarak tanımlanan ama toplum ve birey adına asıl gerçekliğinden ve amacından koparılması nedeniyle negatif sonuçlar doğuran her kavram ilham kaynağım oldu.      

SP: Son dönemde daha çözüm odaklı kitaplar yazılıyor ancak sizin kitabınız okurların hayatlarını değiştirmeye yönelik önerilerde bulunan klasik bir kişisel gelişim kitabı değil. Kitabınızı neden bu şekilde kurguladınız?

BE: Çünkü insanın hayatını değiştirmesi gerekecek kadar onu rahatsız eden bir problem karşısında çözümün, kişinin canına tak etmesinde gizli olduğunu düşünüyorum. İşte o zaman gerçek, doğal ve başa gelen bir değişim isteği oluşabileceğine inanıyorum. Gerisi, üzgünüm ama bana şımarıklık gibi geliyor. İnsan krizle çalışan bir varlık ne yazık ki. Sigaranın zararları bilinir ama kişinin sigarayı bırakmaya en eğilimli olduğu zaman, kalp krizi, koah ya da kanser gibi sigaranın zararının doruk noktasına ulaştığı anlardır.

Herkes gerek işinde gerek ailesinde gerek her türlü ilişkisinde ortaya koyduğu karakterine dönüşmek için çok çaba harcadı, harcıyor. Bu nedenle kişiye hayatını herhangi bir konuda değiştirebilmesi için çözümler sunmak, değişim sırasında ödenme gerekliliği kesin olan bedeller altında ezilmesiyle sonuçlanabilir. Kişinin, problemler karşısında bakış açısını değiştirip ufak mutlulukları büyütmeye çalışarak zaman kaybetmesinin aksine mutsuzluğunu olgunlaştırarak değişime giden yolda onu tetikleyecek kriz anına daha çabuk ulaşması gerektiğini düşünüyorum.

O nedenle mutsuz da olsalar, kimse hayatını değiştirmesin çünkü değişim yeterince mutsuz olduklarında otomatik olarak gelecektir zaten. Gelmiyorsa, bir şeyleri değiştirmeye gerek yoktur, problemli de olsa bir çıkar sağlanıyordur, artılar bir şekilde eksilerden fazladır. Bu da problem olarak görülecek şeylerin aslında bir problem olmadığı gerçeğini, hayatın her şart altında al-ver dengesi üzerine kurulu olduğunu, her girişimin bir bedeli olduğunu ve büyük ya da küçük negatifliklerle birlikte bunların kabullenilmesi gerektiğini kişiye net şekilde anlatabilir. 

SP: On beş farklı ancak birbiriyle tematik olarak ilişkili denemelerinizde hüsnü tabirlerden iletişim tekniklerine, ilişkilere ve evliliğe yüklenen anlamdan mutluluk arayışına, motivasyon toplantılarından kişisel gelişim endüstrisine kadar son yıllarda hayatımıza giren birçok meseleye günlük konuşma dili -yer yer ergen ve lümpen dili- ve mizahi üslupla eleştirel yaklaşıyor, okurları gerçekliğin üzerindeki perdeyi kaldırmaya ve kendileriyle yüzleşmeye davet ediyorsunuz. Bu mümkün mü sizce, umudunuz var mı?

BE: Ben umudumu kaybedeli uzun zaman oldu aslında. Milyonlarca öğreti, milyonlarca felsefe, trilyonlarca kişisel gelişim teorisi ve pratiğini bir kenara bırakın, ruhani alanda önderlik eden bir sürü peygambere rağmen daha geçen yıl Üçüncü Dünya Savaşı ihtimalini konuşmaya başladık, konuşmaya devam ediyoruz. İnsanlık tarihine son derece yüzeysel ve hızlı bir şekilde bakması durumunda dahi insanlığa karşı inancını yitirmemiş insanlara gerçekten özeniyorum ama yapamıyorum. Yeni nesillerden medet umanlara, dünyanın bir uyanış içinde olduğuna, gelecekte altın çağın yaşanacağına ki dünyanın ekonomik, toplumsal ve özgürlükler açısından refah içinde olduğu zamanlara bakınca yine öncesinde devasa bir kriz ya da savaş görürsünüz, inananları kıskanıyorum.

Evet, belki de gelecekte güzel günler yaşanacak ama öncesinde çok kötü günler yaşanacak. Büyük bedeller ödenecek. Çünkü bir önceki soruda da söylediğim gibi, insan krizle harekete geçen bir varlık ne yazık ki. Kötü davranılmış bir insan kalbi gibi. Birlikte çalışması gereken hücrelerden birinin kendi başına hareket ederek krize neden olması gibi. Olduğu yerde titreyen ama düzgün kasılmadığı için kan pompalayamayan bir kalp gibi. Çözüm mü? Elektrik şoku. Sonrasında geriye kalbin kendi başına tekrar çalışmaya başlamasını, hücrelerinin o ahengi tekrar yakalamasını beklemek kalıyor. Bir daha kriz yaşamamak için bir şeyler yapmaksa bir tercih ama belli ki binlerce yıldır beceremiyoruz. Bundan sonra da beceremeyeceğiz gibi görünüyor.  

SP: Kitabınızın alt başlığını oluşturan “New Age Dünyanın Kadim Meseleleri” nelerdir? Okurlar bu konularda daha derinlikli yaklaşımlar geliştirmek isterlerse neler yapmalarını ya da neler okumalarını tavsiye edersiniz?

BE: “Kadim Meseleler” konusunda insanoğlunun bir sürü öğretide asıl hedeflediği tekâmül, insan-ı kâmil olma konusundan ilham aldım çünkü bunun modern bir yaşam içinde imkânsıza yakın olduğunu düşünüyorum. Ruhani anlamda kendini geliştirerek yaratıcıya yakınlaşmak, kendini dünyevi zevklerden arındırmak, sükunetini korumak, kalp kırmamak, çalmamak gibi kavramlardan temelini alan tekamül kavramında, internet faturasını ödemek ya da hafta sonu arkadaşlarıyla bir drink almak için sabah bilmem kaçta kalkıp çılgınca bir trafikte işe gitmeye çalışan kim insan-ı kamil olma yolunda adım atabilir ki? Daha fazla varlığı ve daha fazla konforu görmesine rağmen kasıtlı şekilde hayatını küçültmeye gitmeyen herhangi bir kimsenin bu yolda adım atmasının mümkün olmadığını düşünüyorum. Devasa şehirlerin devasa kalabalıkları içinde hayatınızı idame ettirmeye çalıştığınız sürece, bu mümkün değil. İki buçuk yıl kadar üç bin nüfuslu bir köyde yaşadık ki kitabı da orada şekillendirdik zaten. Geçici bir plan değildi ama sonsuza kadar orada yaşayacağımız fikrine tutunmamıştık. Bakılıp görülecekti. Orada insan-ı kâmil olma yolunda mercimek tanesi kadar bile adım attığımı iddia etmiyorum ama hayatımın en az küfür ettiğim, kendimi en huzurlu, en sakin, en sessiz hissettiğim, zamanında ulaşmak için büyük çabalar harcadığım ve bana konfor sağlayan şeylerin o kadar da değerli olmadığını anladığım bir zamandı. Bir sürü şeyden vazgeçildi, beslenmemizden tutun, kışın kapalı ortam sıcaklığını ayarlama konusunda harcadığımız çaba dahi baştan aşağı değişti. Peki neden şehre geri döndük? Bireysel bir karar değildi ama yine de doğal ortamımın şehir olduğunun farkına vardım.

Hayatı ne şekilde yaşayacağınız bir tercih. Öyle ıssız bir yerde de yapabilirim, doğduğum yer olan kalabalıklar içinde de. Bunu biliyorum çünkü deneyimledim. Öbür yandan iki farklı yaşam tarzından birinin ötekinden daha doğru olduğu yargısına da kesinlikle varılamaz ama kalabalıklar içinde, insanın büyük gruplar halinde ego ve hazlarının sürekli beslendiği, kolektif olarak tekâmülün aksi yönünde ilerlenen bir ortamda hayatta kalmak için sisteme ayak uydurmak zorundasınız. Kişilerin daha derinlikli yaklaşımlar geliştirmek adına içinde bulundukları ekosistemi değiştirmeden, geçmişten gelen binlerce yönlendirme ve tercihle beraber, gerçekte neye dönüştüklerini ve bu dönüştükleri şeyin onları mutlu edip etmediğini anlamaları mümkün değil. 

SP: Bora Bey, mesleğiniz insan ilişkilerinizi nasıl etkiledi?

BE: Aynı meslekte olduğum kişilerle ilgili klişe bir başlangıçla şunu söyleyebilirim ki, her şeyden önce gerçekten çok güzel insanlar tanıdım. Klişe olmayan kısımdaysa para için manevi değerlerinden vazgeçme konusunda sınırı olmayan ve bunu profesyonel hayat kisvesi altında normalleştiren insanlar da tanıdım ama bunun yalnızca benim başıma gelen bir durum olmadığını anlamam uzun zaman almadı. Mesleğimin temelini oluşturan, insanlara otomobiller konusunda fikir verme kavramının da -sonrasında beraberinde sağlık-spor-beslenme temalı bir dergi daha hazırladık- ülkemizde nadiren amacına hizmet ettiğinin farkına vardım. Birileri size bir konuda fikrinizi soruyorsa, bu gerçekten fikir almak için değil, kendi fikrini doğrulamak için oluyormuş. Sonuçta da düşüncenizi soran kişinin “Ama…” ile başladığı cümlelerle sizin düşüncelerinizi değiştirmeye çalıştığı anlamsız bir döngü içinde buluyorsunuz kendinizi. Fikir soranla aynı şeyleri düşünüyorsanız, sorun yok. Farklı düşünüyorsanız, sizden kötüsü yok. 

SP: Yaşadığımız salgın günlerini en az hasarla atlatmanın bir yolu var mı sizce, bu dönemde büyüyen çocuklar ve ergenlerde gelecekte ne gibi ruhsal etkiler görebiliriz?

BE: Salgın günlerini en az hasarla atlatmanın tek yolunun, insanlık tarihine bakmak olduğunu düşünüyorum. Yanlış anlamayın, yalnızca tarihteki salgınlardan bahsetmiyorum, insanın bütün tarihine bakmaktan bahsediyorum. Canınız hangisini isterse, öncelikle Dünya savaşlarına, sonrasında nispeten daha küçük ölçekli savaşlara, soykırımlara bakabilirsiniz. Bunlar size yetmiyorsa kırk beş saniyede on sekiz bin kişiyi kaybettiğimiz, ardından etkilerinin yıllarca sürdüğü 17 Ağustos 1999 depremine de göz atabilirsiniz. Daha büyüğünü istiyorsanız 1556’da sekiz yüz otuz bin kişinin hayatını kaybettiği, sekiz yüz elli kilometrelik bir alanı etkileyen Çin, Şensi depremini inceleyebilirsiniz. Şehirleri dümdüz eden volkanik patlamalar, seller, tsunamiler, kıtlıklar da listenizde yer alabilir. Evden çıkamamak size ağır geldiyse, daralıyorsanız, “Nasıl bir döneme denk geldik ya Rabbim,” diyorsanız da; bırakın dışarı çıkmayı, evinde olmasına rağmen siren sesiyle evinin bodrumuna saklanmak zorunda kalmış insanların anılarını okuyabilir, benzer konularla ilgili belgeseller izleyebilirsiniz. Evlerinde oturma zorunluluğunu bir tarafa bırakın, evlerini barklarını bırakıp, iki parça eşyayla göç etmek zorunda kalan insanların hikâyeleri de ilham verebilir. O zaman hem kendi sevdiklerinizi hem de öteki insanların sevdiklerini korumak adına sizden yapmanızı istedikleri şeyleri “Sıkılıyorum, bunalıyorum,” ya da “Eğitim mahvoldu,” veya “Sosyalleşemiyorum,” ve hatta “Yirmi dört saat çoluk çocuk evde çıldırdık,” gibi bahanelere sığınarak gevşetmezsiniz. Covid konusunda neye inanıyorsanız inanın, bu inancınız insanların hayatlarını kaybettiği gerçeğini değiştirmiyor. Evet, insanlar öldü. İnsanlar sevdiklerini bir daha görememek üzere toprağa gömdü. Cenazelerine bile katılamadılar. İşlerini kaybettiler. Uzun yıllar ulaşmak için çaba harcadıkları maddi standartlarını kaybettiler. Nedeni ne olursa olsun bu da herhangi bir neslin başına gelmiş herhangi bir şeyleri tetikleyen herhangi bir olay olarak tarihte yerini alacak.

Burada anlatmaya çalıştığım şey, bizden önce büyük ya da küçük ölçekli trajediler yaşamış insanlara bakıp halimize şükretmek değil. İnsanın, böyle şeylerle karşılaşabileceği gerçeğini kabul etmek. Evet, yaşıyoruz, böyle şeyler oldu, oluyor ve olacak. Maddi olarak en az hasarla atlatabilmenin kesin bir yolu olduğunu söylemem imkânsız ama manevi anlamda hem kendimiz, hayatımızda değerli olan insanlar ve başkalarının hayatında değerli olan insanlar için elimizden geleni gerçekten hâlâ yaparsak veya yapmış olsaydık, salgının herhangi bir hasarı olmayacaktı.

Konu çocuklar ve ergenler olduğunda, sevdiklerini kaybeden bireyleri tamamen durumun dışında bırakarak şunu söyleyebilirim ki; bu salgının kendisi, çocuklar ve ergenlerin hayatlarının geri kalanında aldıkları kararlarla kendilerini sokacakları durumların yaratacağı travmaların yanında bir hiç olacak. Hatta bu salgının -sevdiklerini kaybedenleri durumun dışında bıraktığımı bir kez daha yinelemeliyim- bazı açılardan yararlı olacağını düşünüyorum. Geçmiş nesillerin yıllar sonra anladığı ve belki de reddettiği şeyleri onlar daha kısa sürede anlama imkânı yakaladı. Mesela aile bireylerinin birbirlerine ardışık beş gün boyunca tahammül edemediklerini, sistemin sürekliliğinin çalışan ebeveynlerin ve okula giden çocukların birbirini günde en fazla beş saat görebilmesine bağlı olduğunu, kimsenin kimse için o kadar da dayanılabilir, önemli olmadığını ve boşanmaların özellikle salgının sonunda doğru arttığı gerçekleriyle anlama imkânı yakaladılar. Özetle salgının gençler ve çocuklar üzerinde ruhsal bir etkisi olacaksa, bu etkinin acı ama hayatlarının geri kalanında işlerine çok yarayacak lezzetli bir farkındalık olacağını düşünüyorum.          

SP: Bora Bey, başucu yazarlarınız ve kitaplarınız nelerdir? Yazmaya devam edecek misiniz, yeni kitaplarınızı okuyabilecek miyiz?

BE: Şunu açıkça söylemekte bir sakınca görmüyorum; büyük bir zorlukla -maddi değil, tamamen bölüme karşı duyduğum sevgisizlik ve isteksizlikten- Fransız Dili ve Edebiyatı okumamdan ve beraberinde dergi sektöründe çalışmaya başlamamdan dolayı, o dönemde uzun bir süre kendi tercihlerim doğrultusunda kendi zevkim için bir şeyler okuma konusunda zorlanıyordum. Sağ olsun üniversitedeki bölüm ne okumam gerektiğini, dergi işi de ne yazmam gerektiğini söylüyordu.

Sorumluluklarımın yalnızca okula gitmek olduğu ortaokul çağlarında okumak için anlamsızca boğuştuğum -boğuştuğumu ve bazılarını yarım bıraktığımı inkâr edemem- birçok yerli ve yabancı klasiğin yanı sıra 90’ların sonlarında klasik dışı T. Lobsang Rampa’nın Üçüncü Göz adlı kitabını bugün dahi hatırlıyorum. Başucu yazarı olarak değil ama farklı bir şeylerin de olabileceğini sorgulama isteğimi tetiklediğini anımsıyorum. Kimse de “Evladım bu sana ağır gelir. Okumasan mı acaba?” demedi. Olsun. Özellikle inançlardaki sembolizm konusunda bir şeyleri araştırmama vesile oldu.

İnsan kavramına bakışı konusunda George Orwell’in eserlerini, festivallerdeki kısa filmleri andıran, temelde gayet basit ama insan psikolojisinde garip karmaşıklıklar yaratan olayları anlatmasından dolayı Stefan Zweig kitaplarını -Korku ve Dürtü gibi- yakın buluyorum. Son dönemdeyse, Kevin Spacey’nin K-Pax’i ve Aamir Khan’ın P.K filmlerinin tatlarını veren Matt Haig’in İnsanlar adlı kitabını sevdim. Bunlara ek olarak hayatımın son on yılında birçok konuda düşüncelerimin şekillenmesinde büyük yardımı olan Yuval Noah Harari kitaplarını ayrı bir yere koymam gerek.

Yazmaya devam ediyorum ve ilginçtir ki hayatımda ilk defa birkaç farklı şey aynı zaman diliminde kafamda şekillendi. Normalde bir şeye odaklanıp bitirmeden başka herhangi bir şeyi şekillendirmeyi aklımın ucundan dahi geçirmezdim ama bahsettiğim bilimkurguya ek olarak bir başka bilimkurgu romanın ve Sorun Sende Değil Nenende! tarzı kurgu dışı kitabın iskeletleri oluşmakta. “Sıradaki kitap hangisi olur?” derseniz, büyük ihtimalle uzun zaman önce yazmaya başladığım bilimkurgu romanı olacaktır.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kayıtsızlık Günlerinde Kendin OlmakFerruh Tunç
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

P. D. &. L. Moon

6 Ekim 2025

Mega Influencerların Yükselişi

Mega influencerlar halkın hayal gücüne yön verir. Ve gerçeklerden çok anlatıların önem kazandığı bir dünyada savaşlar hayal gücünde kazanılır, hayal gücünde kaybedilir.Epistemolojik bir krizin son safhalarındayız. Yapay zekâyla donanmış çağımızda hakikat fikri -ne olduğ..

Devamı..

Kapitalist Kişisel Dönüşümün Olmazsa O..

Fabien Trécourt

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024