Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

21 Aralık 2021

Söyleşi

Caner Turan: "Zaman hızlı akıyor ve profesyonel bir yazım süreci, ciddi bir iç disiplin gerektiriyor."

Serkan Parlak

Paylaş

0

0


“Göstermekle anlatmak arasındaki o bulanık, tekinsiz sınırda sesimi bulmaya ya da karakterlerin ve okurun sesini bulmasına yardımcı olmaya çalışıyorum.”

Caner Turan’la geçtiğimiz yaz günlerinde Edebiyatist Yayınevi tarafından yayınlanan ilk öykü kitabı Akordiyoncu hakkında konuştuk.

Serkan Parlak: Caner Bey, öykü yazmaya ne zaman ve nasıl başladınız? İlk öykü kitabınız Akordiyoncu nasıl bir süreç sonunda yayına gitti?

Caner Turan: Öykü yazma serüvenim aslında çok gerilere gitmiyor. Öncesinde daha çok deneme ya da günlük tarzında bir takım karalamalarım vardı. Yazmayı başlı başına bir disiplin gibi değil de canım sıkıldığında ya da gerçekten somut bir şey canımı sıktığında başvurduğum, kendimi avuttuğum, ruhumu yatıştırdığım bir alan gibi düşünüyordum. Sonra yazdığım şeyler biraz daha kurmaca metinlere kaymaya başladı. İnsanları daha çok gözlemlemeye, üzerlerine daha çok kafa yormaya, daha çok gezmeye, daha çok yeni yerler keşfetmeye başladıkça yazma deneyiminden çok daha keyif almaya başladım. Ancak bu defa da şöyle bir sorun ortaya çıktı: zihnimde öyküler kurguluyordum, onları bir hışımla yazmaya başlıyordum ama bunlar sonradan gerisini getirmediğim ya da getiremediğim, bir şekilde bir yerlerde tıkandığım parçalara dönüşüyordu. Bir gün bir edebiyat platformunda AltKitap Öykü Yarışması ilanına rastladım. 2015 yılıydı. Bu yarışmaya kesinlikle katılmam, en azından kendimi denemem gerektiğini düşündüm ve bağımsız bir jüri tarafından sözcüklerimin nasıl karşılanacağını merak ettim. Sıradan bir memur ve onun sınıf atlama meselesiyle ilgili mizahi bir şeyler vardı aklımda. Yoğun biçimde Çehov öyküleri okuduğum bir dönemdi. “Memurun Uykusu” adını koyduğum öyküm sanırım yarışmaya başvuran üç yüz elliden fazla öykü arasından ilk on iki öykü arasına girmeyi başardı. O zamanki sevincimi anlatmaya sözcükler yetmez herhalde. Akordiyoncu kitabımdaki ilk öykünün “Memurun Uykusu” olmasını çok istedim. Benim için çok özel bir öyküydü çünkü. Tabii bu yarışmadan sonra yazma motivasyonum katlanarak artmaya devam etti. Zamanla yazdığım öykülere dışarıdan birisi gibi bakmayı ve onları eleştirmeyi, okuduğum öyküleri teknik ve biçimsel olarak analiz etmeyi öğrendim. Yazdıkça sağda solda biriken ve kimi zaman birbirleriyle ilintili olduğunu hissettiğim öykülerimi salgının araya girmesiyle birlikte hem yeniden elden geçirdim, hem de tutarlı bir bütünlük içinde bir araya getirmek istedim ve “Akordiyoncu” dosyası ortaya çıktı. Dosyayı duygularına ve düşüncelerine güvendiğim bazı insanlara gönderdim. Olumlu geri dönüşler alınca daha önce çeşitli seçkilerinde öykülerimin yayımlandığı Edebiyatist Yayınevi’yle iletişime geçtim ve süreç harika bir şekilde ilerledi.

SP: İlk öykü kitabınız geçtiğimiz yaz yayımlandı. Öykünün kurmaca türleri arasında ince işçilik gerektiren türlerin başında geldiğini düşünüyorum. Göstermekten çok anlatmayı seviyorsunuz. Öykülerinizin dil ve anlatımına nasıl çalışıyorsunuz?

CT: Haklısınız, öykü yazmak gerçekten incelik isteyen bir şey. Kısıtlı bir alanda kısıtlı malzemeyle kısıtlı bir sürede bir duyguyu, olası bir yaşam deneyimini, onun iç dinamiklerini, karakterlerin üç boyutluluğunu vermek zorundasınız. Okuru belli bir duygusal izlek üzerinden etkilemek, manipüle etmek, onu kendi karmaşasından alıp başka bir dünyanın içine sokmak, ikna etmek zorundasınız. Kullandığınız her sözcüğün sorumluluğu çok daha ağır çünkü aksi takdirde kurgunun çatırdama ihtimali var. Göstermekle anlatmak meselesine birkaç katman üzerinden bakmak gerekir. Birinci katmanda edebiyatın halihazırda bir gösterme sanatı değil anlatma sanatı olduğu iddia edilebilir. Çünkü işi sözcüklerle. Okurun kafasında bir imge ya da duyguyu oluşturmak için yazarın kullanacağı tek malzeme sözcükler. Sözcük demek anlatmak demek. Daha çok göstermeye bağlı olarak ilerleyen sanatlar arasındaysa bilindiği gibi tiyatroyu ya da sinemayı sayabiliriz. Tek bir mimik ya da beden hareketiyle sahnede ya da perdede bir şaheser yaratabilirsiniz. Ancak ikinci katmanda edebiyatın anlatırken bir şeyleri yine de gösterme durumunda olduğunu da söylemek mümkün. Örneğin, bir öykü karakterinin yalnızlığını sayfalar dolusu anlatmak yerine “Telefonu haftalarca çalmadı,” gibi bir cümleyle tek seferde göstermeniz mümkün. Bu durumda minimal bir anlatımla çok şeyi göstermiş olursunuz. Dolayısıyla öykülerimde elimden geldiğince bunu yapmaya çalışıyorum. Aslında göstermekle anlatmak arasındaki o bulanık, tekinsiz sınırda sesimi bulmaya ya da karakterlerin ve okurun sesini bulmasına yardımcı olmaya çalışıyorum. Öykülerimin dilini ve anlatımını tabii ki bol bol deneyerek, tekrar tekrar yazıp silerek, karakterlerin doğasına odaklanarak kuruyorum. Burada öykünün duygusal atmosferi büyük bir yol gösterici oluyor.   

SP: Kırgınlıklar, pişmanlıklar, hayal kırıklıkları, sınıf atlama çabaları, kaygılar… Toplumsal ve bireysel dertler sizde ne gibi dönüşümler yaşıyor, öykülerinizi nasıl kurguluyorsunuz?

CT: Öykülerimde insanın en doğal itkilerinin açığa çıkabileceği duvarlar inşa ediyorum aslında. Burada duvarı bir engel gibi değil, çarpıldığında insanda bir etki bırakan, ona yaşamın başka yanlarını gösteren, belki de yolunu değiştirten, sorgulatan ya da gittiği yolu iyice benimseten, belki aşıldığı takdirde onu başka bir insan yapabilen, halının altına süpürülmüş duyguların yeniden gün ışığına çıkabilmesine olanak sağlayan bir metafor gibi düşünüyorum. Öykülerimi kurgulamadan önce aslında onları kurgulamak için gereken yaklaşımdan bahsetmek gerekir. İnsanın hem kendisiyle hem evrenle hem de öteki insanlarla olan ilişkileri bu noktada oldukça belirleyici. Bir yazar olarak kendimle olan ilişkimi olabildiğince sahici kurmaya çalışıyorum, en azından modern hayatın içinde ne kadar olabiliyorsa o kadar yapabiliyorum bunu. Yaşadığım şeylerin bende oluşturduğu duyguları akıp giden bir şey olarak değil de tutup üzerine düşünmem gereken şeyler olarak ele alıyorum. Örneğin birisi tarafından kırılmışsam bunu hiç yaşamamışım gibi kendime karşı gerçekçi olmayan teselliler bulmak yerine, o hissi sonuna kadar yaşamayı, ondan kurtulmak ve unutup gitmek yerine onu artiküle etmeyi, o duyguyu gözlemlemeyi tercih ediyorum. Bu insana içten içe bir farkındalık da kazandırıyor. Anın farkındalığı da diyebiliriz. Belki bu meditatif bir süreçtir, bilemiyorum. Sonra kendimden tanıdığım bu duyguyu alıp olay örgüsü içindeki karakterlere yüklediğimde onları çok daha iyi anlamış bir yazar konumunda görebiliyorum kendimi. Öykülerimdeki fikirler için her şey bir malzeme olabiliyor. Bir film sahnesi, bir tablo, tanık olunan bir görüntü, kendi yaşadığım bir deneyim, bir nesne, bir bakış, bir dokunuş, bir koku gibi. Sonra bu malzemelerle karakterleri ve duyguları sentezliyorum. Çokça deneyerek, çokça yanılarak.

SP: Caner Bey, sanat tarihi alanında üretimlerinizden hareketle öyküde esin kaynaklarınız neler ve çalışma biçiminiz nasıl?

CT: Sanat tarihini iki açıdan çok seviyorum: birincisi, gayet akademik tartışmaların döndüğü, insanlık tarihinde bu zamana kadar birikmiş olan her türlü kuramsal ve pratik üretim süreçlerine bir bakış atan ve oldukça interdisipliner bir alan olduğu için çok fazla beslenme olanağı elde ediyorum. Bunlar da bir süre sonra akademik üretimlere dönüşüyor. Yaşamı, kendimizi, sınıf ilişkilerini ve çelişkilerini, toplumsal dinamikleri anlamlandırmak için kuramsal serüven önemli. İkincisi sanat tarihinin bir anlamda duyguların tarihi olduğunu düşündüğüm için ve bir yazar olarak da temelde işimiz insanın duyguları olduğu için kurmaca üretimime de dolaylı bir katkısı oluyor. Hatta bununla ilgili özellikle Anglo-Sakson gelenekte sanat tarihi ve yaratıcı yazarlık hususlarını birleştiren atölyeler mevcut. Örneğin Marc Chagall’ın 1915 tarihli Doğumgünü tablosunda dudak dudağa gelen bir adamla bir kadının uçar haldeki görüntüleri vardır. Tablonun sanat tarihsel ya da ikonografik analizini bir kenara koyarsak, bu tabloya bakıldığında ilk olarak somut bir betimleme yapılabilir, sonra oradaki figürlerin birbiriyle olan ilişkisinin doğası anlatılabilir, sonra görülen ve hissedilen şeylerden hikâyeleştirmeye gidilebilir. Dolayısıyla yüz yıl önce yapılan bir tablo bugün sizin için bir öykü malzemesine dönüşebilir. Sanat tarihi insanı bu gibi binlerce sanat eserine maruz bırakabiliyor, duygular imparatorluğunda gezintilere çıkmanıza neden olabiliyor.

SP: Öykü taslaklarınızı nasıl oluşturuyorsunuz? Öykülerinizin başlangıç ve sonlarını nasıl yazıyorsunuz?

CT: Öykü taslaklarımı çok farklı şekillerde oluşturuyorum diyebilirim. Tabii ki her zaman bir kâğıt ve kalem yanımda. Olur da aklıma gelen ya da tanık olduğum bir şeyi bu şekilde not alamazsam cep telefonuma not alıyorum. Sonradan bu taslaklar üzerine mesai harcamak kalıyor geriye. Az önce yazarlık serüvenimin başlarında çok defa öykülerimin yarım kaldığından bahsetmiştim. Bunun ilacı oturup mesai harcamak, başka bir yolu yok. Zaman hızlı akıyor ve profesyonel bir yazım süreci, ciddi bir iç disiplin gerektiriyor. Gündelik yaşamın başınızı döndüren çekiciliğinden yeri geldiğinde azade olmanızı gerektiriyor. İnsanın yapmayı sevdiklerini ve hatta yapabildiklerini ertelemesi iyi bir şey değil açıkçası. Hatta Kantçı ahlak yasasına göre bu ahlaklı bir şey bile olmayabilir. Taslak aşamasında zaten öykülerin başını sonunu az çok tahayyül edebiliyorum. Ama yine de gündelik dertleri bir kenara bıraktığımda, masanın başına oturduğumda ve öykü evreninde yaşamaya başladığımda işler değişebiliyor. Zaten bu esneklik payını bırakmak da önemli. Sonuçta yapılan şey bir bina projesi değil.

SP: Çocukluk döneminizde okuduğunuz sizi çok etkileyen kitaplar oldu mu? Özellikle öykü türünde başucu yazarlarınız kimler?

CT: Çocukluğumda evde küçük bir kitaplığımız vardı. Oradaki kitapların çoğu babamın sağdan soldan edindiği, yeri geldiğinde gazetelerden kuponla aldığı romanlardan ve ansiklopedilerden oluşuyordu. İlk okuma deneyimlerimi orada edindim. Define Adası, Denizler Altında Yirmi Bin Fersah gibi macera romanlarına bayılıyordum. Ancak burada bir çocukluk miti ya da Foucault'nun “Yazar Nedir” makalesinde söylemlerle kurulduğunu iddia ettiği gibi bir yazarlık miti yaratmaya gerek yok. Sokaklarda bisiklet sürerek, top oynayarak, karpuz tarlalarını talan ederek, ağaçlara tırmanarak ve tepelerinden incir ya da erik toplayarak geçirdim vaktimi daha çok. Öykü anlamında sevdiğim çok fazla yazar var. İsim vermekten de aslında çekiniyorum biraz çünkü bu durum okurda yazarı hemen belirli bir kanonun içine yerleştirme eğilimi yaratıyor. Ancak yine de Çehov, Yusuf Atılgan, Bekir Yıldız, Sabahattin Ali ve tabii ki Dostoyevski ve Kafka’yı hemen en başta sayabilirim.  

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kayıtsızlık Günlerinde Kendin OlmakFerruh Tunç
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

P. D. &. L. Moon

6 Ekim 2025

Mega Influencerların Yükselişi

Mega influencerlar halkın hayal gücüne yön verir. Ve gerçeklerden çok anlatıların önem kazandığı bir dünyada savaşlar hayal gücünde kazanılır, hayal gücünde kaybedilir.Epistemolojik bir krizin son safhalarındayız. Yapay zekâyla donanmış çağımızda hakikat fikri -ne olduğ..

Devamı..

Kapitalist Kişisel Dönüşümün Olmazsa O..

Fabien Trécourt

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024