Bir köşede sessizce uzardı, hem gölge hem çiçek. Bahçemdeki elma ağacı kış yorgunluğunu üzerinden atarken onu balkondan sessizce izlerdim. Çiçek, gölgem ve ben. Elma ağacı yorgun bir kıştan çiçeklenerek çıkmayı iyi bilir.
Yaşadığım ıssız kasabada bir kıştan çıkmanın acemisi bir tek benim sanıyordum. Etrafımdaki her şeyin dünyayı yok sayarcasına dünya içinde varlığını sürdüredurduğunu görürdüm. Ben ıssızda tek başıma dururdum. Eskiden küçük bir kasabada yaşamayı hayal bile edemezdim. Aman, derdim ne tuhaf. İnsan sıkılır. İnsanların şehirlerde sıkılmaya vakit bulamayacak kadar büyük dertler çektiğini unuturdum.
Sonra onu tanıdım. Kasabayı kış bürümüştü. Beyaz sakalı, dalgın bakışları ve kocaman mavi gözleriyle bir bulutun içinden gülümser gibi bakıyordu etrafa. Kırışmış yüzü sert geçecek kışın habercisiydi. Dev cüssesi, kocaman omuzları, yaşadığı çöküntüyü sezdirmeyen, keçe cübbesi ve başına geçirdiği kalpağı bütün kış üzerinde taşıyan yaşlı adam. Karşımdaki ahşap, tek katlı evde kızıyla birlikte yaşardı. Kızı da onun gibi hep aynı gri elbiseyi giyer, sarı saçlarını iki yandan örer, her gün patates pişirir. Baba kız gaz lambasının ışığında her gün patates yer. Haşlanmış patates. Adam nasırlaşmış parmaklarıyla sıcak patatesi ince ince soyar, kızınsa elleri yanar patatesi soymaya çalışırken. Yemek boyunca pek konuşmazlar. Gaz lambasının solgun ışığında birbirlerine bakarlar. Babası bir su bardağına kırmızı şarap koyar. Kız su içer. Yemek bitince sessizce sofrayı toplar. Bozkır ona bir şarkı söyler. Onları ıssız bir kasabada yapayalnız iki kişi yapan anıları gece birden bastıran ayazın ıssızlığına bırakırlar ki dalga sabaha alıp götürmüş olsun. Issız bir bozkır kasabasında anılar çok uzun süre bir çatı altında birikmez. Belki bu yüzden çok da konuşulmaz.
Adamın evinin yanında küçük bir ahır, ahırda kahverengi bir doru at var. Rüzgârda atın kişnemesi duyuluyor. Atın bedenindeki iki yüz beş kemik aynı anda geriliyor. Bozkırın tüm seslerini duyuyor. Kara çalıların titrek hışırtılarını, kumun yer değiştirmesini, tren yolunun bozkırla kesiştiği yoldan yaklaşan arabanın sesini ve yıldızların insanlara söylemediği bir sırrı. Adamın atı tımar ederken içindeki sıkıntıyı da ufalayıp attığını hisseder, bu bir insan için, bir bakıma umuttur. Kızın gece yastığına gömülerek susturmaya çalıştığı hıçkırıkları, babanın evin tahta verandasında sigarasından çektiği derin nefesi oflayarak verişini. Adamın yüz yıl yaşamış ellerinin rüzgâra yayılan kokusunu… Hepsini duyduktan sonra sağ arka ayağını üç kez yere vuruyor. Sonra sessiz biten geceye teslim olup ayakta uyumaya başlıyor at.
Sabaha doğru sesler susuyor. Doru at sağrısına kırbacı yemiş gibi koşmaya başlıyor bozkırın derinliklerine. Artık sadece kendi doğası var, sesler yok. Kızın üzgün bakışları yok. Adam bir kişneme sesinin ardından alelacele fırlıyor evden. Verandada atının koşarak uzaklaştığını görüyor. Önce tüfeğine davranıyor, sonra ne yapacağını bilmez halde kızının yatağına yöneliyor. Kızı her şeyden habersiz uykuda. Geceden yanağında kuruyan gözyaşının izi duruyor ama kimse bunu fark edemez nasılsa.
Bozkırda bir başka sabah.
Derin bir sessizliğe mırıltılarımı bırakıyorum.
Bakıyorum karşı eve. At yok, adam ve kızı da.
Elma ağacı da.
Bunlar bir Bela Tarr filminden aklıma sızmış.
Bana bozkırı sevmek ve zor bir geceden sonra karanlığa çiçek açtırmak kalmış.