Oda çok sessizdi. Sanki bir kelime daha etsek duvarlardan üzerimize çığ düşecekti. Sürekli elindeki boş şişeye bakıp onu evirip çeviriyor, aklındaki soruların cevabını şişenin içinde arıyor gibiydi. Bense avizeden etrafa yayılan puslu ışığı izliyordum ve ellerimi o an hiç geçmeyeceğini düşündüğüm bir sıkıntıyla birbirine sürtüyordum.
Sessizdik. Olanlar bizi nasıl bu noktaya getirmişti bilmiyorduk ama o yağmurlu kasım günü, ikimizin de çoktan terk ettiği evde son kez buluştuğumuzda sanki bütün olacaklar için önceden kehanette bulunmuş gibiydik. Rastlantılar bizi bırakıp gideli çok olmuştu.
Geçtiğimiz yolların ardından dönüp baktığımızda benim elimde vicdan azabı, onunsa ellerinden kayıp giden çok değerli bir hikâye kalmıştı. Sevgili değildik, arkadaşlık kavramı aramızdaki bağı anlatmaya yetmiyordu. Dostluk için fazla dağılmıştık. Bir gün yolları mutlaka ayrılacak aileler gibiydik. İkimiz yan yana dururken dünya çatırdayarak ortadan ikiye ayrılıyordu.
Tanışmamız karlı bir aralık ayının pazar gecesine rastlar. Pazar geceleri içim sıkılır, kendimi sokaklara atarım. O gece her zamanki arkadaş grubumun çağırdığı, çok da sevmediğim bir grubun konserine gitmiştim. Arkadaş grubumuz dünyayı değiştirmek isterken içlerinin oyulduğunu fark etmeyen çocuklardan oluşur. İçlerinden sadece biri, şimdi aynı odada içimizi yırtan sessizlikle oturduğum Hakan farklıydı. Dünya kafasını karıştırıyor, içindeki huzursuzluk bir kabarıp bir duruluyordu. Tanıştığımız gece daha ilk merhabada uzun bir zamanı paylaşacağımızı anlamıştık. Ben Hakan gibi değildim. Daha köksüz, daha savruktum. Bir gruba dahil olmayı beceremiyor, dahası istemiyordum. Hakan ise yapayalnız kaldığında dağılıp gidivereceğini bilir, kendini küçük kalabalıklara dahil eder, dalgın gözleriyle dolup boşalan caddeleri izleyerek hiç kimsenin, kendisinin bile bilmediği bir dışlanmışlık hissiyle yaşayıp giderdi.
Şimdi bu sessiz odanın boş duvarlarını izlerken yine aynı âlemde. Yine onu ilk gördüğüm günkü gibi nerede kaybolduğunu bulmaya çalışıyor. Ben yine salondaki pencereden karşıdaki eski kilisenin çanına dalıp gidiyorum. Yüz yıldır orada o kilise, yüz yıldır orada olmanın bilinciyse bizden çok uzak. Bir yandan yakınlığıyla hayatlarımızı birbirine daha sıkı bağlayan o adamın, Kudret’in hayaletiyle boğuşuyorum.
Uzayıp giden sessizlikler beni boğuyor. Sessizliğe çizik atmak gerekiyor o an. Boşluğun tam ortasına, kim varsa onun kalbine de değip geçecek bir çizik. Sekiz yılımızın üzerine Kudret diye bir adamın ağırlığı çökmüş, yarından itibaren yollarımız sonsuza kadar ayrılabilir ve o hâlâ dilindeki mührün efsununda geziniyor. Bir ses birden çok anıyı aynı anda değiştirir, bunu yapmak için tek bir cümle yeter. O cümleyi bulan her zamanki gibi ben oluyorum.
“Kudret’ten bahsetsene. Ne oldu ona?”
“İntihar etmiş.”
Gözbebeklerimin titremesini durduramıyorum.
“Yüksek doz. Dün gece bir arkadaşın evinde, yatakta bulmuşlar,” diye bitirdi konuşmasını.
Kudret. Yaşarken kendine ait bir yatağı bile olmayan, yüreği dar dünyaya sığmamış, sığınamamış bir adam. Onunla tanıştığımda Hakan’la ilk zamanlarımızdı. Okul yeni bitmişti. Ben yeni yeni ikili hayatın alışkanlıklarıyla tanışıyor, bir yandan da Hakan’ı hayatımın en sağlam köşesine yerleştirmek için çaba sarf ediyordum. Bu yüzden Hakan’la kurduğum hayatla herkesin arasına bencilce koza örüyordum.
O günlerde Hakan’ın yoldaşlarından biri olan Kudret geldi. Hayatımda böyle birini tanımamıştım. Uzun, esmer yüzü, gür kaşları ve insanın içini yırtarcasına bakan keskin bakışları vardı. Kirpikleri ok gibi, gözleri hep pusluydu. Kalınlaşmış ve yılların verdiği yorgunlukla kararmış yüzüne baktığınızda, bakımsızlıktan çoraklaşmış ama biraz gün yüzüyle işlense derisinden dolgun altın başaklar fışkıracak bir tarla görürdünüz. İriyarı ama ihtiyatlı, gücünü bakışlarınızla hemen çözebileceğiniz dengeli gövdesiyle adımlarını yere çakarak yürür, uzun ve çatlamış elleri ellerinizi sıktığında kendinizi devasa bir tapınağın önünde dikilen âciz bir günahkâr gibi hissederdiniz. Güldüğünde gözünden yaş gelir, sinirlendiğinde alevler çıkarır, bazen ağlayacak gibi olur, bazen sebepsiz susardı. Gözlerindeki dalgınlık içinizi acıtır, nelere kederlenip nelere isyan edeceğini kestiremezdiniz. Böyle vakarı kendinden menkul bir adam nasıl olur da akşam alacasında boynunu büker, pencereden uzaklara dalar, hiçbirimizin hatırlamadığı şarkılara içlenir ve ertesi gün aynı Kudret, falanca yerdeki silahlı eylem için hazırlanıp gözü karalığın ve acımasızlığın en koyu haliyle verilen hedefe nasıl koşardı anlayamazdınız.
Bir akşam gömleğinde kan lekesiyle geldi. Hiçbir şey konuşmadan salonda, pencerenin yanındaki kanepeye oturdu ve saatlerce hiç konuşmadan dışarıyı, sessizliği izledi. Kilisenin çanı rüzgârdan yine hafif hafif sallanıyordu. Sokaktan gürültülü kahkahalarıyla birkaç kişi geçti. Ardından bozacının sesi, yaprakların hışırtısı ve üst katta oturan adamın aşağıdan karısına bağırması duyuldu. Sonra daha uzun bir sessizlik... Birisini öldürmüştü. Biz de suskunluğuna ortak olduk. Hakan’la birlikte onu günlerce evimizde sakladık. Ben deliriyordum.
Hakan’a, “Böyle bir şeye nasıl izin verebiliyorsun,” diye haykırıyor, kendine gelmesi için yalvarıyordum.
“O inanıyor,” demişti Hakan bana. “Bizim hayatımız boyunca yapamadığımız bir şeyi yaptı, inandı. İnsan olmanın en öncelikli duygusunu yaşıyor,” dedi ve Kudret’e can borcu olduğunu yineledi.
“Beni anla,” diyordu.
“Anlamaya çalışıyorum ama olmuyor.”
“O zaman işe Kudret’i anlamakla başla.”
Aradan epeyce uzun zaman geçmiş, Kudret işlediği cinayetten bir şekilde sıyrılmıştı. Polis birkaç kez kapıya gelmiş, Kudret’i sormuş ve yalanlarla onları atlatmıştık. Arada önemli avukatlar, hatırlı insanlar vardı. Her şeyin üzeri kapanmıştı. Kudret yaptıklarını unutmaya çalışıyordu ve pek de iyi göründüğü söylenemezdi.
Ölümün bir kokusu var. Sadece yaşayanların üzerine sinen, kesif, burun deliklerinden kalbe işleyen ve kendinizi neyle yıkarsanız yıkayın asla çıkmayan bir koku. Hayatınıza uzaktan yakından bir şekilde dokunmuş her cesedin vücuda eklenen bir ağırlığı var. Ne tutsanız, neye dokunsanız, hangi yükü taşımaya kalksanız uzaydaki ağırlığınızı ikiye katlıyor. Kudret gibi yaşayıp gidiyorsunuz.
Bir gün Kudret’in ablası aradı. O sırada arandığı için görüşmeleri olanaksızdı. Ablasıyla dışarıda buluştuk. Kardeşinden haber almak istiyordu. Kudret’in neredeyse köksüz doğduğuna inanmıştım. Biriyle kan bağının olduğuna şaşırdım diyebilirim. Kadının yüzü kederden çökmüş, endişe hareketlerini ağırlaştırmıştı. Ona Kudret’in iyi, bizimle birlikte güvende olduğunu, parti avukatlarının ve hatırı sayılır kişilerin durumu için uğraştığını anlattım.
“İlaçlarını alıyor mu,” diye sordu. O an gerçekten şaşırmıştım. Kudret bize bu durumundan hiç bahsetmemişti.
“Durmaksızın ataklar geçiriyor,” diye devam etti anlatmaya. “Bundan yedi sekiz ay önce tüm gününü evde geçirmişti. Gayet normal ve keyfi yerinde uyanmış, bizimle şakalaşmıştı. Aklında hiçbir şey yokmuş, hafiflemiş gibiydi. Öğlene doğru suskunlaştı. Gözlerini pencereye dikti. Bütün günü ve gecesi orada geçti. Hiç kıpırdamıyor, görsen. Yemek götürüyoruz yemiyor, su içmiyor, gülmüyor, konuşmuyor. Sanki dünyayı unutmuş, tüm hayatı o pencere. Gözlerimize öyle boş boş baktıkça annemle korkudan ölüyoruz. Aklımız gidiyor, ne yapsak bilemiyoruz. Derken gece yarısı ayaklandı. Giyindi, siyah sırt çantasına bizden gizli bir şeyler doldurup çıktı evden. Hakan’ı aramış o gece. ‘Kardeş, Yeşilpınar’da malum bir kahve var, tarayacağım orayı,’ demiş. Nereden buluyor bunlar bu silahları anlamıyorum. Hakan güçbela yatıştırmıştı o zaman. Ertesi gün Hakan getirdi onu eve. Sabaha kadar sokaklarda dolaşmışlar. Hakan onu ikna etmiş, örgütten gizlemişler durumu. Kardeş gibiler biliyorsun. Ömrümüzden ömür gitti o iki gün. Doktorlar, ilaçlarını almadığı sürece bu atakların, krizlerin, ani kararlarının önünü alamazsınız, diyor. Ne olur iyi bakın ona. Eskiden böyle değildi. Hukuk fakültesindeyken zehir gibi işleyen bir zekâsı, hiçbirimizde olmayan bir yaşama hevesi vardı. Sonra ne olduysa oldu. Babam sıkıyönetim zamanı bir gece kayboldu. İki yıl sonra morgdan çağırıp cesedini teşhis edene kadar haber alamadık kendisinden. O sıralar fakültedeydi Kudret. Sevdiği bir kız vardı, ondan ürktü, bıraktı kız bunu. Ne olduysa o vakitler oldu işte, karanlığın içinde kayboldu. Her şeye isyan ediyor, hiçbir şeye inanmıyor. Halbuki konuştuğu zaman içi ışır. Öyle güzeldir kalbi.”
Sustu sonra kadın. Gözyaşı onu susturdu. Hayatın bildiğini okuyan ibresi ve yaşarken kaybettiğimiz ışıktan artakalan çatallı ses ikimizi de susturdu. Ağlıyorduk.
Hayatı kuran güç bizden acı eşiğimizi had safhada tutmamızı istiyor ama bu mümkün değil. Kimilerimiz zayıflıklarıyla, kimilerimiz kılıç gibi kuşandığı sessizliğiyle anlatır bunu. Cinayetin ilk hecesi eşiği aşmış olduğumuzun belirtisidir. Kuşandığımız kılıçlar döner dolaşır içimize saplanır bir gün. Tutamayız. Tutamadığımız şey yolumuzu çizer.
O gün Hakan’a olanları anlatıp eve dönerken korkuyordum. Neye bulaştığımızı bilmeden içine saplandığımız ağırlıktan korkuyordum. Hakan’a Kudret’i evden göndermesi için yalvardım, bağırdım, ağladım. Kudret bütün bunların farkındaydı elbette. Bir akşam mutfaktayken gözlerini bana dikti.
“Bu çocuğun kafasını hep sen karıştırıyorsun, bırakacaksın Hakan’ı,” dedi.
“Saçmalama Kudret,” derken gözlerindeki gelgitten ürküyordum. Mutfak tezgâhının üzerindeki bıçağı bulaşıkları kuruladığım beze sarıp el çabukluğuyla kaldırdım.
“Bırakacaksın, davaya senin yüzünden sırtını dönüyor, direncini kırıyorsun onun,” diye bana yüklenmeye devam etti.
“Hayır,” diyebildim sadece, üsteledi. Birkaç saniye sonra elleri boğazıma sarılmıştı, güçlükle çığlık atabildim. Sesimizi duyan Hakan koşarak geldi, Kudret’in güçlü kollarını boğazımdan zorla ayırırken, “Ağabey bırak, ne yapıyorsun,” diye bağırıyordu.
Kudret’in gözleri saydam, sabit bir çizgiye dönüşmüştü. Hakan o gece Kudret’i evden kovdu. Ablasının cümleleri beyin duvarlarımı zonklatıyordu. Kudret sırt çantasını kaptığı gibi çıktı evden. Hakan arkasından seslendi, koştu ama bir faydası olmadı. Ben öfkem vicdan azabıma karışmış ağlıyordum. Bir müddet ne yapacağımızı bilemeden öylece oturduk. Kudret sessizlik nöbetini bize devretmişti. O gün, şimdi Hakan’la karşılıklı oturduğumuz bu boş evin odasındaki o suskunluk, asırlar sürmüştü sanki.
Gece yarısı kapı çalındı. Kudret elinde gazete kâğıdına sarılmış bir tomar para ve yeni aldığı iki erkek şapkasıyla kapıda belirdi.
Hakan, “İçeri geçsene ağbi, konuşalım,” dedi.
“Yok koçum, kusura bakma geçmeyeceğim.”
Gözleri en pahalı oyuncağını kırmış çocuk gibi suçlu, yere bakıyordu. O sert yüzünde iki titrek balon gibi duran gözlerini görseniz kalbiniz titrerdi. Gazete kâğıdına sarılmış paraları Hakan’a uzatarak, “Al bunları,” dedi.
“Ama ağbi...” diyecek oldu Hakan. El işaretiyle onu susturdu ve çantasından biri gri biri siyah iki şapka çıkardı.
“Sana şapka aldım,” dedi, “hangisini beğendin?” Hakan’ın üzüntüyle titreyen eli gri olana uzandı.
Sert bir kıştı. Bize durmaksızın kayıplarımızı hatırlatıyor, önce kafamızın, sonra kalbimizin içini soğutuyordu. Bu kış bütün ömrümüzü soğutmaya yetecekti ve hiç ısınamayacaktık. Bunu o gün kapıda, yer ayaklarımızın altından çekilir gibiyken anlamıştık. Bir şapka gerekliydi bize, yün kumaşına sıkıca sarılacağımız bir şapka...
Kudret, “Hoşça kal usta,” dedi. Sonra en içten bakışlarıyla bana döndü.
“Yenge kusura bakma sen de, çok rahatsız ettim sizi.”
Gözleri küsmüştü Kudret’in. Bize, her şeye, dünyaya küsmüştü. Bir zamanlar fırtınalarla boğuşan gemi, şimdi eski limana çekilmiş, çürümeye terk edilmişti. Kudret diye bir adam bize içimizi, çürümeye terk edilmiş hayatımızı bırakmış, sessizce arkasını dönüp gitmişti. Artık ne içinde isyan ne de köpürüp şahlanacak yangın kuşları kalmıştı. Arkasını döndüğünde heybetli omuzlarının iyiden iyiye çöktüğünü gördüm. Hepimiz kaybetmiştik. Kudret sahip olduğu tek şey olan uzayan gölgesini alıp gitti. Hakan’la o âna dek “her şey” sandığımız hayatımız alıp başını gitmişti. Hakan’ın gözlerinden yaşlar boşanıyor ve kapıyı güçlükle kapayan eli titriyordu.
O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Hakan’ın yüzü kullanılmayan yollar gibi, hiçbir yere çıkmıyor, ben vicdanımın sesiyle baş edemiyordum. Tüm olanların üzerinden sekiz yıl geçtikten sonra bugün, burada, bu odadayız. İşlediği cinayetin ardından cinayet mahalline gelen katiller gibi evin içine sinen yanık kokusunu geziyoruz. Boğazımızın acısı bundandır.
Kudret intihar etmiş ve ben o şapkayı hâlâ saklıyorum. Bu nasıl bir üşümekse bir türlü geçmiyor, anlıyor musun? Susuyoruz.
Sessizlik, şahdamarımıza kastetmiş bir şarapnel parçası. Uzayıp giden hikâyelerden dem vururken, o hikâyeleri neyin uzattığını fark edemiyor oluşumuzun sebeplerinden biri. Sustuğumuz her an içimizde bir şeyler değişir. Yine de sırf kelimeleri eskitmek için ağzımızı açtığımızda dallarımızdan biri daha düşer. Bu yüzden konuşmaktan yoruluyoruz. Biri gözlerimize baktığında bizi anlasın istiyoruz ve bu istek dünyaya yüz milyon yılda bir çarpacak gizemli bir göktaşını andırıyor.