Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

21 Mayıs 2021

Kitap

Çilem Dilber: "Daha çok, klişe kadın algısına hizmet eden kahramanlar yaratıldı."

Çilem Dilber

Paylaş

2

0


Elbette eleştirmen değilim ama kendime göre bir damak tadı oluşturdum ister istemez.

Münire Çalışkan Tuğ: İlk kitabınız Kuyruklu Yalan Nisan 2021’de Notabene etiketi ile okurla buluştu. Okur, Çilem Dilber’i internet üzerinden yayın yapan edebiyat mecralarından, özellikle de İshak Edebiyat sitesinden tanıyor. Kitabınızın yayımlanması ile sizi biraz daha yakından tanıyalım istedik. Kimdir Çilem Dilber?

Çilem Dilber: Öncelikle iyi bir okurdur. Arka arkaya okumadığı gün sayısı üç günü geçmemiştir kendini bildi bileli. Okumayı boş zaman aktivitesi olarak görenlerin aksine okuduklarıyla kendinden geçer, onlarla ilgili birileriyle konuşmaktan haz alır. Çocuklarına da - biri dokuz diğeri beş yaşında- ( anne) okuma alışkanlığı edindirmek ister ama bu, biraz da içten gelen, büyüyen, bastırılamayan bir duygu, bir alışkanlık, zamanla olur, diye düşününce bu isteğinde fazla ısrarcı davranmaz. Öğrencilerine bu alışkanlığı kazandırsa en azından… Onun için de uğraşır, öğrencilerini okumaya hatta yazmaya teşvik eder kendince. (öğretmen)  Çeviri yapmaktan, söyleşilerden, fikir alışverişinde bulunmaktan pek hoşlanır. (edebiyata düşkün) Birazcık eleştiri yapmayı seven bir yanı vardır. Bazen başı belaya girse de genelde bu halinden memnundur, hem kendisi hem yakın dostları.

MÇT: Hep öykünün ne olduğu konuşulur, özellikleri, olmazsa olmazları sıralanır. Öyküye bakış, onu değerlendiriş çokça yer alır dergilerde, kitaplarda. Size de tersten sorayım. Öykü ne değildir?

ÇD: Bence, benim öykü ütopyama göre, öykü şiirsel bir tortu bıraksa da şiir değildir. İç dökme yeri, değildir. Günlük ya da mektup gibi başka türlerle üst kurmaca oluştursa da bence bu ikisi de değildir. Yazarın, yaptım oldu, diyeceği babasının çiftliğinde at koşturur gibi kalemine ne gelirse yazabileceği bir alan da değildir.  Okura davetkârca kucak açarken, yazarı ve gölgesini başköşede ağırlayacak kadar nazik bir ev sahibi değildir. Okura bilmediklerini öğreten, açıklayan ders notları değildir, ancak bir şeyleri işaret edebilir. Bir gazetenin üçüncü sayfası da değildir, günlük hayatta binlerce kez şahit olunanların bir kere de iki kapak arasında okunmasına olanak sağlaması pek de gerekli değildir.  Hem yaşananlar kurmacaya hakkıyla dönüşürse gerçek hayattan daha az gerçek değildir. Okur olarak benim zekâma güvenmeyen, bana üstten bakan, aydınlatıcı bir broşür metni de değildir.  Hemingway’in de söylediği gibi, buz dağının suyun altında kalan kısmı fazlalıktır. Öykü sadece suyun üstünde kalandır.

çilem dilber

MÇT: Kitabın arka kapağında kuyruğun varlığına inananlardan olduğunuz, sanki öyküleri ona bakarak yazdığınız, görünmeyeni görünür kılmak istediğiniz, kuyruğun taşralı- kentli, kadın- erkek, çocuk-büyük demeden herkesi herkese eşitlediği yazılmış.  Julio Cortazar’dan aldığınız epigraf referans gösterilerek “Gerçekliğin çerçevelerini kırmak için…” denmiş. Okur da kitapta masalsı, gerçeküstü, büyülü gerçekçi özelliklerle karşılaşıyor. Bize hem kitabınızın meselesi, hem de “gerçekliğin çerçevelerini kırma” konusunda neler söylersiniz?

ÇD: Derdini okura olduğu gibi, doğrudan aktaran öyküleri kurmacanın ruhuna tam oturmayan, kıyafeti bedenine dar metinler olarak görüyorum. Bu nedenle ‘meselesi olan’ öyküler yazarken meseleyi göze sokmamak için çabaladığımı söyleyebilirim.

En büyük derdim okuru kurmacadan çıkarmadan gerçeğe iletmek diyebilirim.  Bunu da gerçekliği deforme ederek, eğip bükerek, onun çerçevesini kırarak yapmak fakat aynı zamanda inandırıcı olmak, okurun o atmosfere girmesini sağlamak özellikle dikkat ettiğim konular, umarım başarabilmişimdir. Gerçek dışı unsurlarla bir öykü pek âlâ vermek istenilen her şeyi verebilir. Hatta zaman zaman bu unsurların gerçeğin kendisinden daha somut, daha sert ve keskin olabileceğini düşünüyorum.  Öyküde verilecek şey her neyse onun etrafında dolanırken okurun elinden tutup ortadaki kuyunun yakınına çekebilen, didaktik davranmayan yazarları, onların büyülü dünyalarını tercih ediyorum. O kuyu Dirmit’in kuyusu olabilir mi, olabilir?

MÇT: Öykülerinizin kadın karakterlerden güç alarak ilerlediğini gördüm. Hatta yer yer bu karakterleri kolladığınızı düşündüm Suzey’i okurken.  Suzey’in güzelliği herkes için tehlike olarak görülür, ondan kurtulmak isterken siz onu efsaneleştiriyorsunuz.  Bir yandan güzelliğe duyulan hayranlık diğer yandan ondan duyulan korku.  Nerdeyse örgütlü bir cahillik, Suzey özelinde, kadınları öldürmeye devam ediyor. Kadınlar ölerek,  öldürülerek efsaneleşmek istemiyor. Peki nasıl kurtulacağız jilet ağzında yürümekten, edebiyatın kadın direncini artırmadaki yeri nedir sizce?

ÇD: Suzey’de kötülük ortak kimlik olarak kendini gösteriyor, anlatıcı da o ortaklardan biri. Kötülüğün birlikteyken nasıl köpürdüğünü anlatıcıdan dinliyoruz. Suzey’de olduğu gibi içten içe hem hayranlık hem korku duyulan bir cinsin bu kadar hedefte olması bana anlaşılmaz gelmiyor. Anlamadığım kısım ortak kötülükle ortaya çıkan bireysel suçların cezalandırılamaması. Bu çok yönlü bir konu.

Edebiyat açısından fikrimi sorarsanız,  kadın kahramanların toplumsal cinsiyet rollerini zorladığı romanlar okuduk, evet. Ama çok azdı. Daha çok, klişe kadın algısına hizmet eden kahramanlar yaratıldı. Artık daha çok kadının yazdığı bir dönemde kendini tanıyan, sınırlarını ortadan kaldıran, çemberin dışına kafasını uzatan kadın kahramanlar okumayı isterim kendi adıma. Bunları yazmak da okumak da kadınların hayata bakışını başka bir noktaya taşıyacak, onların direncini güçlendirecektir zaman içinde.

Ayrıca son dönemlerde kadınların atağa geçtiğini görüyorum. Dergiler, seçkiler ve kitaplarla öne çıkmaları, kendilerinden söz ettirmeleri çok güzel. Haksızlıklara karşı durmaları, edebiyat aracılığıyla birbirlerine sarılmaları… Bu vesileyle “Kirpiğin Düşmesin Yere” kitabından da bahsetmek isterim izninizle. Geliri Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’na aktarılacak olan bu öykü seçkisi kadın yazarlar tarafından oluşturuldu. Kadınlardan kadınlara bir köprü daha.  Ben de bu projenin bir parçası olmaktan gurur duyuyorum.

MÇT: Yaşam boyu kendimizle ve çevremizle mücadele ediyoruz. Çoğu zaman başarısızlığın yarattığı hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor bu yolculuk, ama ertesi gün yeniden yollardayız. “Yolculuk” adlı öykünüzde bu mücadeleyi imlercesine Sisifos söylencesine gönderme yapıyorsunuz. Sizce bu söylence insanın sonsuz mücadelesi ile nerede kesişiyor, nerede ondan ayrılıyor?

ÇD: Öykünün çıkış noktası Camus’nun yaşamı ve intiharı sorguladığı Sisifos Söyleni kitabıydı. Özellikle şu cümleler. “Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insanın yüreğini doldurmaya yeter. Sisifos’u mutlu tasarlamak gerek." Elimizdeki kayayı her sabah çalan alarmla tepenin başladığı yere getirip her gece yatana kadar yukarılara taşıdığımızı kim inkâr edebilir? Aynı kayanın ertesi sabah uyandığımızda yine elimizde olduğunu ve yine aynı döngüye girdiğimizi de… Bana göre insanın bitmeyen bu mücadelesi tanrılar tarafından cezalandırılan, sırlara vâkıf Sisifos’un isyanla karışık cezasına paralel ilerliyor. Oyundan çıkmak yerine kavga dövüş oyunda kalmayı tercih ediyoruz. Yaşarken direniyor direnirken yaşıyoruz. Kocanene’nin yolculuğunu biraz mizahi biraz hüzünlü aktarmaya çalışmamın sebebi ise Sisifos’u mutlu tasarlamak istememdi.

MÇT: Öykülerinizdeki kurgular, ayrıntılar, öykü içinde yan yana yürüyen ögeler, öyküyü yazmaya oturmadan önce çok iyi hesaplanmış, bütün parçalar yerine oturtulup pazıl tamamlandıktan sonra yazıya aktarılmış gibi geldi bana. Öykülerden birinin adının Şah Mat olması da tesadüf değil bu bağlamda. Bir öykünün oluşum sürecini bizimle paylaşmanızı istesem…

ÇD: Henry James, “Aşçılığın tek bir püf noktası vardır, büyük bir özenle pişirmek” demiş. Özenle pişiriyorum, İshak Edebiyat ve başka okur-yazar dostlarımın da eleştirileriyle daha mutfaktan masaya gelmeden üzerinde epey çalışıyorum. Bu arkadaşlardan biri tuzlu sever, diğeri baharatsız tercih eder, biri sunuma önem verir, öteki yemeğin pişme şekline. Daha pişerken hepsi tadına bakar. Nihayetinde kendi damak tadıma bağlı kalırım. Tadı tuzu öncelikle benim içime sinmeli.  Mutfağa girmeden önce kafamda günlerce, haftalarca taşıdığım yemek fikri, fikir olmaktan çıkıp masaya böyle gelir.

Öykülerimden birinden bahsedeceksem "Tarihi Duvar Bakiyesi"nden bahsetmek isterim. Fenerbahçe parkında yürüyüş yaparken gördüğüm bir tabeladır öykünün çıkışı. Bu tabelanın ve asılı olduğu duvarın önünden her geçişimde kafamda kuyrukları birbirine değmeyen kırk tilki dolaşırdı. Bu aylarca sürdü. Duvarın fotoğrafını çekip ara ara baktım ama tek satır gelmedi aklıma. Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ını okuduktan sonra oturup iki günde yazdım öyküyü. Ondan beri o yıkıntı duvar benim için çok özeldir. Önünden her geçişimde orada dikilmiş benim geçmemi bekleyen çiçek Galip’e el sallarım mutlaka.

MÇT: "Tarihi Duvar Bakiyesi" adlı öyküde üç gün sonra dönmek üzere kız kardeşine giden ama dönmeyen, şehrin öte ucundaki bir tümseğin altına saklanan kadının oğlu Galip’tir öykü kişisi.  Galip annenin gidişiyle anılarını ve rüyalarını kaybeder. Annesi giderken çiçekleri sulamasını ister oğlundan. Galip de gidişin onuncu günü sular çiçekleri. Ardından mezarlığa gider, anasının mezarına uzanır, uyur. Rüyasında olmasını istediği aile ortamını görür. Rüyaları geri dönmüştür. Bu sevinçle duvara yaslanır ve rengârenk, çeşit çeşit çiçeğe dönüşür.  Bu dönüşümle neyi amaçladınız, kurmaca metinlerde rüyanın işlevi için ne söylersiniz?

ÇD: Murat Gülsoy bir kitabında, “Edebiyatçının varoluşu düş kurma ve aktarma cesareti göstermesine bağlıdır”  demiş. Hayal gücünün sınırlarını zorlamak için rüyaların olması gerektiği yerde ve gerektiği kadar kullanabileceğini düşünüyorum. Okuduklarımda hayalle gerçek arasında, rüyayla gerçek arasında keskin bir çizgi olmadığında her şey bana daha etkili gelir. Bu nedenle gerçekliğin çerçevesini kırma konusunda rüyalardan beslenmek, onlarla duyguyu artırmaya çalışmak isterim.  

Galip’in dönüşümüne gelince, Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ında Galip karısı Rüya’yı arıyor, ben bizim Galip’e rüyalarını arattım. Rüyalarını kaybettiği için zamanla anılarını hatta kendini kaybetmekten duyduğu korku onu annesinin mezarına götürdü. Orada Galip’in değişimi ancak aradığını bulduğunda olabilirdi ki o da rüyasıydı. Özlediği geçmişini hatırlatan bir rüya. Bu kırılma anıyla alegori kendini gösterdi. Yapması gerektiğini sandığı ama yapmadığı ziyaretle rüyasına kavuşan Galip’in  değişimi annesiyle özdeşleştirdiğimiz çiçeklere dönüşümüyle olabilirdi ancak.

çilem dilbed

MÇT: Öykülerde çocukluk ve çocukluk travmalarına da vurgu var. Dilsiz Kâhin bu öykülerden biri. Anımsamalar üzerinden ilerleyen öykü geriye dönüşler, zamanda kırılmalar ile oluşturulmuş.  Çocukluğa kaçmak, mutsuzluktan kurtulup güvenli bir limana sığınmak gibidir çoğu zaman. Çocukluk,  öykülerinizin toprağa tutunan tohumları gibi, ne dersiniz?

ÇD: Arka kapakta bahsettiğimiz ‘Kuyruk’ mevzusu bu aslında. Bence evrimini tamamlamış gibi görünseler de insanların kendilerine özgü kuyrukları var. Bir tür görünmeyen organ. Çeşitli boy ve şekillerde. Çocukluktan itibaren oluşan, büyüyen, güçlenen bir kuyruk. Kitapta genellikle ondan kurtulamayanlar var.  Göründüklerinden farklı bir iç dünyaları, söylediklerinden çok başka iç seslerinin olması da ondan. Karakterlerin zihinlerindeki karanlık odada saklı o tohumlar. Kilise bahçesine bırakılmış Sebastian, çocuk yurdunda büyümüş Seyit, babasız büyüyen Faruk,  altı yaşında sesini kaybeden Lelyo ve diğerleri. Hepsinin çocukluklarından kalma travmaları var, benim ilgilendiğim bu travmalarıyla yaşama şekilleri. Bu durumda tespitiniz çok doğru. Öykülerin kökü buralara uzanıyor diyebiliriz. Öykülerinizde sahneleme tekniğini iyi uyguladığınızı görüyorum. Anlatma göster, beklentisini karşılayan öyküler var Kuyruklu Yalan’da.  Sizi böyle bir anlatıma götüren araçlar nedir desem? Gözlem yapmak,  iyi bir  sinema- tiyatroya izleyicisi olmak,  okumak…

Sadece öykü yazarken değil okurken de dikkat ettiğim konular var. Anlatım, zaman, anlatıcı vs… Bu konulara uzun zamandır kafa yoruyoruz İshak Edebiyat olarak. Artık metinlerde bu açılardan aksayan yerler fazlasıyla dikkatimi çekiyor. Elbette eleştirmen değilim ama kendime göre bir damak tadı oluşturdum ister istemez. Ve mesela anlatmaktan ziyade gösteren, ya da çeşitli anlatım tekniklerinin birlikte kullanıldığı lezzetli bir kitap okurken kendimden geçiyorum. Gözlem şart, elbette özellikle yaptığım bir şey değil, zaten detaycı bir yönüm var. Bunun dışında sorunun cevabı belli olduğu üzere, okumak. 

MÇT: Kitabınızdaki favori öyküm "Siz Hepiniz Ben Tek". Öykünün kurgusu, imgeleri, çağrışımları çok güçlü. Diğer öykülerde de olduğu gibi ayrıntılar azar azar verilerek gerilim ve merak artırılıyor, okur öykü içinde tutuluyor.  Öykü boyunca “vızzz” sesleri kulaklarımıza dolup bizi de huzursuz ediyor. Bu durum,  öykü için istenen bir özelliktir. Ne var ki öykü adı başkaları tarafından da küçük değişikliklerle benzer biçimde kullanılmış. Bu adı neden seçtiğinizi merak ettim doğrusu?

ÇD: Öyküde Faruk ve diğerleri var. Faruk’un gözünden aktarılıyor Gaye Hanım, züppe Kerem, çaycı Basri ve Müdür. Faruk’un iletişim kuramamasını, diğerleri gibi olamamasını, onların arasına girememesini okuyoruz. Çabalıyor, olmuyor. O çabaya rağmen başarısızlık ve en sonunda da isyan. Siz hepiniz ben tek.  Bu cümlenin çocuksu, oyun oynadığımız zamanları çağrıştıran yanı çok güçlü. Faruk’un travmasının da yedi yaşında başlamış olduğunu düşünürsek, neden bu isim, sorusunun cevabı ortaya çıkar. Ama tabii bu cevap, ismin biraz popüler olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Daha önceki kullanımlarını fark etmemişim. Fark edince keşke ilk verdiğim ismi kullansaydım dedim. Culex Pipiens. Sivrisineğin Latince ismi.

MÇT: Gelenektir, sorulur; ben de sorayım. Çalışma masanızda neler var. Kuyruklu Yalan’dan sonra sizden neler okuyacağız?

ÇD: Çalışma masamda okunacak bolca kitap var. Bir taraftan da yine öykü yazmaya devam edeceğim. Belki biraz daha cesur öyküler.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Dijital Sanat Merkezine Dönüştürülen D..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Katie Tobin

2 Temmuz 2025

Sylvia Beach, Nazilere Meydan Okuyan K..

Sylvia Beach, Paris’te açtığı Shakespeare and Company ile yazarları bir araya getirdi ve onlara yaratıcı deneyler ortaya koyabilecekleri bir alan sundu. Aynı zamanda James Joyce’un hamisi olan Beach, modernist hareketin de merkezi figürlerinden biriydi. Pa..

Devamı..

Demokratik Başarılardaki Paradoks

R. H. –. S. Lewandowsky

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024