Geldiği günden beri daha karşılaşmadık ama varlığımı hissediyor. Odaya girdiği anda kaçıp saklanıyorum. Üzerime gelmiyor. Ona alışmamı bekliyor. Zaten odada uzun süre kalamıyor. Sol kulağı sürekli vızıldıyor. Odadayken vızıltı o kadar şiddetleniyor ki pencereyi açmak zorunda kalıyor. Ahşap çerçevenin kolunu çektiği anda bir çağlayanın sesini andıran, o anlık uğultudan sonra dışarısının türlü sesleri berraklaşıp içeri dolmaya başlıyor. İkimiz de sesleri dinlemeye başlıyoruz. Ta ki vızıltı bu sesler altında kayboluncaya dek. Havalar soğuk olduğu için pencereyi uzun süre açık tutamıyor. Yatağa geçtiğinde huzursuzca kıpırdanıyorum saklandığım yerde. Çünkü az sonra bütün odayı dolduran şiddetli bir vızıltı başlıyor. Böylece tıpkı sudan karaya fırlatılmış bir balık gibi bedeni yatakta çırpınmaya, dönmeye, bükülüp kıvrılmaya başlıyor.
Saatler sonra yorgunluktan sakinleşip hareketsizleştiğinde gözleri sanki bütün bu devinimden ovulup parlatılmış gibi bedeninde belirginleşiyor. Bundan sonra sayıklamaya, hırıltıyla, sözleri anlaşılmayan türküler söylüyor. Türkü söylemekten sıkılınca da konuşmaya, vızıldayan kulağını yastığa bastırmaya başlıyor. Fakat vızıltı perde değiştirerek daha dayanılmaz bir sese dönüşüyor. Derken hıçkırığa dönüşen bir kahkaha patlatıyor. Ardından hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Şafağa yakın bütün bu mücadeleden yarı baygın bir hâlde deliksiz uykuya dalmak üzereyken gizlendiğim yerden çıkıyorum. Çekinmeden saçlarını okşuyorum, sonra kaşlarına, dudaklarına dokunuyorum ve yavaşça yüzünün her yerinde dolaştırıyorum ellerimi. Beni göremese de dokunuşlarımı hissedip daha huzurlu bir uykuya dalıyor.
Akşamüstü uyanıyorum ve o da her zamanki gibi yine saklanıyor. Onun şafağa yakın dokunuşlarını, hafif bir kaşıntıyla yüzümde hissediyorum. İki yumurta kızartıp yedikten sonra dışarı çıkıyorum. Bedenim akşamki çarpışmada uykuya daha az dirensin diye uzun uzun yürürken özellikle gürültülü yerlerde dolaşmaya çalışıyorum. Kalabalık meydanlarda durup vızıltının şiddetini anlamaya çalışıyorum. Belli belirsiz çok derinlerden işitiyorum. Onu tamamen işitmeyeceğim bir yer arıyorum. Bir yılanın gövdesi gibi uzanan refüje çıkıyorum. Yumuşak toprağa gömülüyor ayaklarım, ancak umursamadan yılanın gövdesinde yürümeye devam ediyorum. Sağımdan ve solumdan arabalar geçiyor. Farları, gölgemi gâh arkamdan alıp önüm sıra karanlığa sürüklüyor gâh önümden arkama alıp binalara, ağaç gövdelerine yapıştırıyor. Bir pet şişe tıngırdayarak refüjün bordür taşına çarpıyor, egzozlar pat patlıyor, kamyon kasaları gıcırdıyor, tiz sirenleriyle bir ambulans geçiyor, derken uzaktan bir motosikletin yakınlaşan sesi uzaklaşıp gidiyor, işittiğim her şeyi derinliklere, vızıltıyı belli belirsiz işitildiği ve gittikçe gömüldüğü o kuyuya atıp ağzına kadar dolduruyorum. Ancak odaya geldiğim anda onun kuyudan ağır ağır tırmandığını hissediyorum. Sanki hiç dışarı çıkmamışım ve o da hâlâ aynı ürkeklikle içeri girdiğim anda gizleniyor. Geldiğim günden beri odanın ortasında duran bavulu açıyorum. Uyku için çarpışırken ter içinde kalmış iç çamaşırlarını değiştiriyorum. Kaygıyla gece yatakta uyumak için yapacağım mücadeleyi düşünmeye başlıyorum. Giderek artan bir hışırtı duyuluyor. Ağaçların yapraklarına sanki ince bir kum dökülüyor. Lambayı söndürüp pencerenin başında dikiliyorum. Sokağın turuncu lambası altında belirginleşiyor yağmur, uzun uzun bu dinginliğe kaptırıyorum kendimi. Tırmandığı kuyudan çıkan vızıltı, yağmurun hışırtısıyla perdeleniyor. Onun gizlendiği yerden ürkek bakışlarla beni seyrettiğini biliyorum. Bir an onun gözüyle bakıyorum kendime: Yuvarlak bir kafa, dar omuzlar ve ipince iki bacak, tıpkı ilk mağara resimleri gibi, koyu bir figür.
Nihayet karşılaşıyoruz. Beni masayla komodin arasına ağ örerken görüyor. Onu görünce duvara tırmanıp kaçmaya başlıyorum, ancak kıpırdanmadığını görünce dönüp işime devam ediyorum. Havaların ısınmasıyla bütün pencereleri açıyor, sinekler içeri üşüşüp ağlarıma takılsın diye. Ama hiçbirisi takılmıyor, güçlü kanatlarıyla ince ağları delip geçiyorlar ve ağların çoğu birbirine dolanıyor. Yaşlandığım için artık kalın ve sık ağlar öremediğimi düşünüyor. Bazen koluna konan sivrisinekleri öldürüp pencere pervazına ya da kornişlerin altına ördüğüm ağlara büyük bir dikkatle yerleştirmeye çalışıyor, ama ağlar o kadar ince ki ölüleri taşıyamıyor. Böylece daha küçük sinekleri avlamaya çalışıyor. Bazen yanlışlıkla ağlarıma takılıyor, ağa zarar vermeden kurtulmak için kan ter içinde kalıyor. Ağlarımı daha rahat salayım diye, elinden geldiğince artık odada hareket etmiyor. Tüy gibi bacaklarımla yüzünde dolaşmaya başlıyorum, beni ürkütmemek için neredeyse soluk almıyor, alıştı artık, yüzümden ayrılmıyor ve vızıldayan kulağıma ağlarını örüyor. Kulağım artık onun yuvası. Tıkırtısı kulağımda yayılırken vızıltı tamamen ortadan kayboluyor. Kulağımdan çıkıp burun deliklerime, kirpiklerime de ağlarını örmeye başlıyor, eskiye nazaran çok daha çevik, öyle ki ağlarını gövdeme, bacaklarıma da örmeye başlıyor. Birden vızıltıyı anımsıyorum, ürküp kıpırdanmaya başlarken onun ince uzun parmakları beliriyor. Sakinleşiyorum, onun tatlı okşamalarına bırakıyorum kendimi, derken yataktan yuvarlanıyorum ama sanki bir bulutun üzerine düşmüş gibi hissediyorum. Yumuşak bir beyazlığa gömülüyorum.