“Acaba nasıl öldüm?” diyorum, gondolu kullanan kadına.
“Sağken hep merak ederdim, nasıl öleceğimi.” Cevap vermiyor. Sırtüstü uzanmış hiçbir yerimi kımıldatamıyorum. "Beni duyamaz herhalde." diyorum. Dolunay ışığında kavradığı uzun saplı kürekle elleri bembeyaz kesilmiş. Sadece ileriye hareket ettiğimiz yöne bakıyor. Bazen aniden çıkan rüzgârla eteği bir yelken gibi şişip havalanıyor; hafifçe sağa sola sendelese de hem kendisini hem de gondolu dengede tutmaya devam ediyor.
Gondolun küflenmiş ahşap tahtaları yıllanmış şarap gibi kokuyor. Küflü tahtalar arasında tıkırtıyla gezinen bir hamamböceği de var. Bazen saçlarımda dolaşıyor. Tepki vermediğimi görünce gondolun kenarına çıkıp bir süre ay ışığında dikiliyor. Antenleriyle nehri kontrol ettikten sonra da ürkerek boynumun üzerinden geçip küflü tahtalar arasında kayboluyor. Acaba nasıl öldüm? Görebildiğim kadarıyla uzanan ölü bedenimi inceliyorum. Herhangi bir iz yok. Gondolcuya bakıyorum tekrar. Tekdüze hareketlerine devam ediyor. Belki de benim gondolda olduğumun farkında bile değil.
Kelebek
Bir an hafifçe aşağı ittiği kürekle beraber başı gondolun içine doğru eğiliyor. Bir kelebeğin alçalıp yükselerek uçması gibi. Gözleri ayakuçlarımdan gövdeme ve yüzüme değip yükseliyor. Şimdi yüzü bir kelebeğe benziyor. Keşke doğrulabilsem. En azından köye varana kadar etrafıma, ay ışığıyla parlayan suya baka baka oyalanırdım. Köylüler öldüğümü biliyor mıdır acaba? Öğrenmişlerse mezarımı çoktan hazırlamışlardır. Köyün en hünerli duvar ustaları çoktan vadinin eteklerine çıkmış en pürüzsüz mezar taşlarını bulmuşlardır. Ya da kazılan mezarın yanı başına çoktan taşları yığmış belki de şu an nehrin kıyısında toplanmış sabırsızca gondolu bekliyorlardır.
Mezarlık
Ölüleri anımsıyorum. Çoğu hep bir kaza sonucu ölmüştü. Ya vadinin sarp kayalarına düşmüş ya nehirde boğulmuş ya mayına basmış ya da öldürülmüş, cesetleri bir kuyuya atılmıştı. Ama cesetleri nerede olursa olsun bulunup mezarlığa gömülüyordu.
Eflatun, kediler ve ölü
En son ölen bir çocuktu. Okuldayken sınıf öğretmenimiz, eflatun, kedi, kırmızı ve kiremit sözcüklerinden bir hikâye yazmamızı istemişti. En iyi hikâyeyi o yazmıştı. Eflatun gözlü bir kedi okulun çatısına çıkmış, bütün kırmızı kiremitleri aşağı atmıştı. O yazın çalışmak için gittiği şehirden cenazesini getirmişlerdi. Söylediklerine göre açılan derin bir kanalda su borularını döşerken üstüne toprak yığılmış, altında can vermişti.
Köylüler
Suyun şırıltısı artıyor. Gondolcu usta manevralarla gondolu yönlendiriyor. Şimdi tepemde ay ışığının sönükleştirdiği yıldızların yerine nehre uzamış ağaç dalları var. Ağustosböceklerinin sesi de gittikçe artıyor. Yüzüne bakıyorum. Kelebek uçmuş, yüzü endişeli bir hal almış. Bir an önce ölüden kurtulmak, parasını alır almaz da hafiflemiş gondolla bir an önce evine dönmek istiyor gibi. Kıyıya yaklaşıyoruz. İşte suya aceleyle batıp çıkan ayakların boğuk sesi. Yüzüme bir damla su sıçrıyor. Kadın, köylülere bakmıyor. Nehrin yukarısına bakıyor. Belki de nehri nasıl çıkacağını düşünüyor. Ve işte geldiler, gondola çıkıyorlar telaşla, bir yaralıyı bir enkaz yığınından aceleyle kurtarır gibi. Koltuk altlarımdan, ayaklarımdan tutuyorlar. Birisi cebinden çıkardığı kâğıt paraları gondolcunun eline tutuşturuyor. Köylüler, kadınla konuşmuyor. Gondolcu eline tutuşturulan kâğıt paralardan habersiz gibi umarsızca avuçlarını sıkıp küreği kavrıyor.
Dönüş
Köylülerin geniş omuzlarının üstünden gittikçe uzaklaştığım gondola son kez bakıyor, kadın uzun kollu ince kazağını dirseklerine kadar çekerken yolculuğun ne kadar kısa sürdüğünü düşünüyorum. Oysa bir ara nehrin üzerinde kayıp giden gondolla beraber serin suyu omurgamda hissetmiştim. Bize bakmadan gondolu çevirip geldiği yöne doğru hareket ediyor. Beyaz kürek, yatık bir çizgi halinde bulanık nehrin üzerinde ağır ağır inip kalkarak gözden yitiyor.
Tabela
Beni köyün adının yazıldığı tabelanın altına yatırıyorlar. Ağustosböceklerinin, bir sağanağın şırıltısını ve yoğunluğunu andıran sesine ara ara bir baykuşun sesi karışıyor. Köylüler benden uzakta toplanmış konuşuyor. Kesik kesik konuşmalarından çıkardığım kadarıyla beni mezarlığa nasıl götüreceklerini tartışıyorlar. En sonunda dibinde yattığım tabelayı söküp beni üzerine sırtüstü yatırıyorlar. Yolculuğum nehirdekinin yumuşak ilerleyişine karşılık bu kez karanlıkta sık sık tökezleyen köylülerin omuzlarında sarsılarak geçiyor. Ama yine de ustaca davranıyorlar. Alışkınlar ölü taşımaya. Kuru ve uzamış otlara hışırtıyla sürtünüyorlar ve telaşla, hızlıca hareket ediyorlar. İki tarafı alçak duvarlarla örülü bir patikadan köye giriyoruz. Dar sokakların çoğu karanlık. Bazen ancak diplerini aydınlatan sokak lambalarının altında geçiyoruz. Tabelayı taşıyan köylüler yoruldukça başkaları görevi devralıyor. O anlık açıklıktan, ölüyü seyretmek için damlara, balkonlara ve pencerelere çıkan köylüleri görüyorum. Uzun bir süre köyün sokaklarını dolanıp duruyoruz.
Mezarlıkta
Mezarlığa inen yokuşun başına geliyoruz. Köylüler bir süre duruyor. Aşağıda seyyar lambalarla aydınlatılmış ve tek bir mezarın şeklini almış açıklığa uzun uzun bakıyoruz. Şıngırdayarak açılan demir kapıdan girdiğimizde ölüler homurtuyla konuşmaya başlıyorlar. “Çok çabuk geldin.” diyorlar. “Hiç oyalanmadın, oysa oyalanman lazımdı, bir iki soru dışında doğru düzgün konuşamadın bile gondolcuyla, köyden geçerken hiç laf etmedin, tek derdin bir an önce gömülmekti.” Gömüleceğim yeri tahmin ettiğim gibi çoktan hazırlamışlar. Oldukça derin ve düzgün kazmışlar. Seyyar lambaların aydınlatabildiği kadar gözlerimi mezar taşlarında gezdiriyorum. En sonunda beni çukura yatırıyorlar. Dökülen her kürekle yorulduğumu, üzerime ağır bir uykunun çöktüğünü hissediyorum. Yumuşak bir karanlığa gömülüyorum.






