Bu yolu ilk kez karanlık bastırırken yürüyorum. Günler kısaldı, erkenden çöküyor gece. Akşam ezanı okunuyor. Dağlarda yankılanan sesleri. Bir de içimdeki. Soruyor. Nereye gidiyorsun sen böyle. Ha, nereye. Bilsem. Uzun bir gecenin başını tuttum gidiyorum işte. Oltasından yeni kopmuş, fırında gözleri buğulu balığa gidiyorum. Yanında bir küçük rakıya. Buzlu. Güzel güzel konuşacağız önce, her zamanki gibi. Yalanlarını gerçeklerimle böleceğim. Üçüncü kadehte hangisi gerçek hangisi yalan, güzel güzel sevişmeye gelecek sıra. Yarım yamalak ruhlarımız. Sonuçta kendimden başka vardığım bir yer yok.
Bilseydim bu kadar tenha olacağını minibüsten biraz geride iner bir taksiye atlardım. En fazla yirmi dakika yürüyeceksin, fena mı, orman havası alıyorsun. Solunda ağaçlar, sağında tek tük müstakil evler. Aramıza giren yüksek duvarları. Evlerin bahçesi bana uzak. Garajlarından gelen şu egzoz kokuları olmasa. İstersen, dedi, evden alabilirim seni. İstemem, aslında hiç istemedim. Oysa bir hafta görmesem özlerdim onu. Hiç mi. Cesaretin yok. Gelmem, diyemedin. Ben gelirim, dedin. Telefonu kaparken, seni seviyorum, inan, demedi mi. İnanmak olmasaydı, belki.
Bu ses de ne. Arkamda hışır hışır eden şey. Dönüp bakıyorum. Ağaçların orada bir karaltı. Ben yürüdükçe o hışırdıyor. Tekrar döndüğümde bir kaftan gibi yerleri süpüren pardösüsünü ve siyah beresini görüyorum. Kâğıttan mübarek, nasıl hışırdıyor öyle. Kenara çekildim, botlarımın bağcıklarını sıkılar gibi yapıyorum ki önüme geçsin. Gelen giden yok. Gitmiş. Yola devam. Hışır, hışır... Peşimde. Çantamı sıkıca kavradım ama istediği o mu. Hemen veririm. Korkudan sesim çıkmaz benim. Adımları gittikçe yaklaşıyor. İlerde o küçük markete doğru hızlanıyorum. Nefesimin yeteceğini bilsem koşardım. Neden sonra sıvaları dökük kulübeden içeriye atıyorum kendimi.
Kasada yaşlı bir adam. Şıkırdattığı tespihinde ilerliyorum.
“İyi akşamlar. Ben... bir paket sigara alacaktım.”
Telefonu sıkı sıkı tutuyorum elimde. Yolu yarıladım. Bir an aklımdan geçiyor. Adam gözlüğünün üstünden, hadi bakalım, şimdi ne yapacaksın, dercesine yüzümde bekliyor. Paketi görünce ayılıyorum, cüzdanımı çıkarmamışım.
“Kusura bakmayın, bozukluğum yok.”
Asık suratı avucumdaki yüzlükte.
“Üç paket olsun.”
Kasanın çekmecesi açılıyor. Kapıya gidiyorum. Pardösülü yolun aşağısında karşıya geçmiş, elindeki çalı mı, sopa mı neyse, kaldırımda durmadan daireler çiziyor. Burnumda taze ekmek kokusu. Kapının iç tarafında, açıkta bir sepet dolusu üst üste yığılı somunlar. Birini çekince hepsi dağılıverecekmiş gibi. Adımladığım tahtanın kiri tozu. Marketin önünden birileri geçiyor o sıra. Eşikten başımı uzatıyorum. Biri başörtülü, şalvarlı. Öteki uzun boylu, zayıf, iki kadın. Ters yöne yürüyorlar. Hayırlı işler demeden fırlıyorum dışarı.
[caption id="attachment_22458" align="alignright" width="450"]
Desen: Muhammet Şengöz[/caption]
“Affedersiniz hanımlar, caddeye mi yürüyorsunuz?”
“Heee,” diyor şalvarlı.
“Yani durağın oraya?”
Birbirlerine bakıyorlar.
“Ben de sizinle yürüyebilir miyim?” İyice sokuluyorum kadınlara, kısık sesle: “Adamın biri beni takip ediyor da.”
“Ne diyorsun kız.” Şalvarlı, gözleri kocaman, ardıma bakınıyor. “Vay sapık.”
“Kimse yok,” diyor zayıf olanı. “Hani nerde?”
“Gizlendi sanırım.”
“Demin geçtik biz oradan. Sen gördün mü,” diye soruyor berikine.
O da görmemiş. “Bu yönden geliyordu.” Cadde tarafını işaret ediyorum. “Uzun siyah bir pardösü var sırtında. Elinde sopası. Ben markete girince önüme geçti.”
“Tövbe tövbe. Bunca gün bize hiç rast gelmediydi.”
“Sen ne tarafa gidiyordun, bir de bakalım.”
“Az önce minibüsten indim, yolun sonuna kadar gidecektim.”
“E, hadi, yürüyelim madem.”
Yürüyoruz.
“Dur azcık. Yolun sonundaki siteye gidiyorum demedin miydi sen?”
Hadi bakalım, şimdi ne yapacaksın. “Kimseye söz vermemiştim,” diyorum. Hangi ev, kaç numara, diye sormalarına fırsat vermeden bastırıyorum karanlığa. “Siz böyle korkmuyor musunuz?”
“O korksun bizden.”
Yine durduk.
“Bak hele, burada ne var?”
Derisi aşınmış çantadan çıkan. Pırıl pırıl bir bıçak.
“Aman, sok onu içeriye.”
“Onsuz adım atmam ben,” diyor.
Elim ayağım iyice buz kesti. Lafını bile etmiyorum. Yürüyoruz. Beni unutup aralarında sohbete dalıyorlar. Biri evin hanımından dertli. Kirli çamaşırlarını orda burada toplamaktan bıkmış. “Deme kız,” diyor öbürü. İkide bir dönüp arkama bakıyorum.
“Bakma artık geriye. Gitti o, cehennem oldu.”
“Çok korkmuş gariban.”
Karanlık tabii, göremezsiniz, bu gariban gülümsüyor. Şu bıçak, hiç lazım oldu mu, diye sorsam. Benimki de saçma soru. İki kadın gücüne güç, ormanın kıyısına düşmüş işte. Caddeye varmak üzereyiz. Teşekkür edip arayı açıyorum. Minibüse bindiğimde onlar karşıya geçmek için bekliyor. Orta cam kenarına yerleştim, araçların aydınlığında son kez bakıyorum yüzlerine. Unutmam. Yarım saat önce indiğim yerde bunca yolu yok sayacağım artık. Zamana hükmediyorum. Yarım saat geriye. Telefonum çalıyor. Belki çok daha geriye...
“Nerdesin?”
“Minibüsteyim.”
“Ne kadar kaldı?”
“Trafiğe bağlı. Sürer bir saat.”
“Yeni mi bindin yoksa?”
“Son ânın sürprizleri. Yapacak bir şey yok.”
“Fırın için erken o zaman. Balık kurursa bir şeye benzemez.”
“Evet. Benzemez.”
“İnmeye yakın ara da, caddeden alayım seni. Korkarsın sen karanlıktan.”
“Beni alamazsın.”
“Nedenmiş o?”
“Dönüyorum ben.”
“Dönüyor musun? Nereye dönüyorsun?”
“Eve. Kendi evime. Aslında gelmiştim. Sana geldim. Ama orman yolunda yürürken çok tuhaf bir şey oldu. Sonra anlatırım.”
“Hayır, şimdi anlat. Alo... Söylesene, n’oldu?”
Montumun yakasına eğiliyorum. “Adamın biri peşime takıldı.”
“Kim? Ne adamı?”
“Merak etme, buna fırsatı olmadı, yönümü değiştirince kurtuldum ondan.”
“Markete girip arasaydın ya hemen. Beş dakika sürmezdi gelmem. Beş da-ki-ka. Duydun mu beni? Alo... Alo...”
“Tamam. Sonra konuşuruz.”
“Anlaşıldı. Daha iyi bir bahane bulabilirdin.”
Telefonu kapadığımda midemdeki kazıntıyı fazlasıyla hissediyordum. Başımı camdaki karanlık hışırtıya rahatça yasladım. Gözümün önünde taze ekmekler. Birisi şu suratsız marketçiyi uyarmalı. Sepetin üstüne temiz bir örtü çeksin.






