Oğlunu yanaklarından öpüp iyi dersler diledi. Gözden kaybolana dek arkasından baktı ve kapıyı kapattı. İki kere kilitleyip birkaç kez kontrol ettikten sonra evdeki kısa süreli yalnızlığına gülümsedi.
Ailesinden miras gelen tutkulu evlat sevgisi olmasa, anne olmanın elle tutulur hiçbir yanı yoktu. Yoksa var mıydı? Her kaosun içinde bir sabit, her karanlığın içinde bir aydınlık, her nefretin içinde biraz sevgi, her zorlukta bir anlığına da olsa işe yarar, eğlenceli yanlar var mıydı? Yavaşça gözlerini kapattı, gülümsedi ve belinden başlayan bir hamleyle kapıya dayanmış sırtını demirden koparıp doğruldu. Yeni uyanmış bir kedi gibi gerinirken gözleri hâlâ kapalı ve gülümsemesi dudaklarına yapışıktı. İşe gitmesine üç saat vardı. Diğer bir deyişle uzun zaman ardından sadece kendine ayıracağı üç saati vardı.
Çalışırken tatili düşlemek keyiflidir. Ancak zaman sonsuzmuşçasına yapılan onca plan, tatil gününde büyük karışıklıklara yol açar. Dolayısıyla can sıkıcı bir zaman kaybına… O da tam olarak bu keşmekeşin içine düşmüştü. Aklına ev için yapılması gereken işler gelip duruyordu. Her birini sağdan sola doğru bir kafa sallama hareketiyle yok ediyordu. Kararlıydı. Bu onun üç saatiydi. Ailesinin değil.
Derin bir nefes alıp sakinleşti. Kafasını kaldırıp salona baktı. Belki bir dizi, film ya da bir belgesel… Yumuşak, rahat koltuklarda uzanarak, belki biraz patlamış mısır; diyetine ihaneti kimse tarafından görülmeyecek tatlı bir kaçamak…
Mısır ve film ikilisini düşlerken kafasını sağa çevirdi ve mutfağa baktı. Mutfak keyfinin anlamsız çekiciliğine kapıldı. Rahatsız bir sandalyede, masaya dirseklerini koyarak tozlu dolapları tozlarına aldırmadan izlemek… Sıcak bir üçü bir arada ve hiç bitmesin istenen bir sigara…
Kahveyi yavaşça karıştırdığını hayal etti. Ortada oluşan girdap baloncukları merkezine topluyordu. Girdap, baloncuk ve sıcak diye düşünürken kahvenin kokusunu hissetti. Derin bir nefes aldı. İstemsizce kaşlarını çattı, burnundan kısık ve güçlü bir nefes daha aldı. Tekrarladı. Koltukaltını kokladı. Bir daha havayı kokladı. Tekrar kahveyi düşünmeye çalıştı, beceremeyince zihnine yardımcı olmak için mutfağa doğru hamle yaptı. Kahve tekrar gözünün önüne geldi, koklamak istedi. Durdu. Zihni tanımlanamayan kokunun peşine düşmüşken aklına gelen fikirle gülümsedi. Sıcak bir küvet keyfi? Havayı bir kez daha kokladı.
Karar vermiş olmanın rahatlığıyla banyoya doğru yürümeye başladı. Ancak avının kokusunu almış bir tazı gibi havayı koklama istemine hâkim olamıyordu. Var olmaması gereken bir kokunun sinyalini almıştı bir kere. Kokunun yoğunlaştığını hissetti. Sağındaki aralık kapıya doğru baktı. O an göz göze geldiler. Murat’ın çorabı aralık kapının kenarından İlknur’u gözetliyordu. Kaç zamandır hayali kurulan bu özel zamanın farkındaymışçasına, sinsi sinsi sırıtarak İlknur’un tüm düzenine baş kaldırıyordu. Bu küçük şeytan korkusuzdu ve her şeyin farkındaydı. Eğleniyordu. Bu bir isyandı ve asla kabul edilemezdi. İlknur için zihninde yankılanan alarm sesleri ve yanıp sönen kırmızı ışığı söndürmenin tek yolu savaşmak ve bedeli ne olursa olsun kazanmaktı.
Avının yerini tespit edişinden yarım saniye sonra büyük savaşın planlarını kurmuştu bile. Kısılan gözler, kabaran ense, sıkılan yumruk, kısa aralıklarla alınan küçük nefesler, sinirli, muzır bir çocuğun yüz ifadesi… Zırhını kuşanmış bir şövalye gibiydi. Düşman daha da güçlenmeden hamlesini yapmazsa çıkacak zorlu savaşta iki taraf da çokça kayıp verecekti.
Kapının önüne dikildi. Küçük şeytanla göz gözeydiler. Sakindi çünkü öyle olmalıydı. Aksi taktirde en az onun kadar kötü ikiz kardeşini bulamazdı. Kapıyı yavaşça iteledi. Gıcırdayarak açılan kapı bütün evin irkilmesine sebep oldu. İlknur gülümsedi. İkiz kardeş de kapının tam arkasındaydı. Hızlı bir hamleyle ikisini de yerden alıp acımasızca birbirine karıştırdı, sıkıştırdı. Tutukladığı maktulleri burnuna götürdü. Önce yüzü buruştu. Ardından küçük bir kahkaha attı. Kokular eşleşmiş, av tamamlanmıştı. Yüzünde sinsi bir gülümsemeyle yavaş yavaş banyoya doğru yürüdü. İsyancıları, esir aldığı diğer düşmanların yanına, plastik zindana kilitledi. Keyfi yerine gelmişti. Buraya kadar gelmişken küveti doldurmak için gereken hamleleri yaptı.
Kocası Samet’le henüz yeni evliyken çoraplar yüzünden kavga edişlerini hatırladı. Samet’in bilerek evin değişik yerlerine çoraplar bırakışlarını, evin içinde koşturarak çorap savaşı yapışlarını, ardından tutkuyla sevişmelerini hatırladı. Evlilik aşkı öldürüyordu gerçekten. Aşk, on beş yaşında, sivilceli bir çocuğa dönüşmüştü işte. Çoraplar da düşmanlara…
Ancak ne olursa olsun o hala tutkuları olan bir kadındı ve sıcak bir banyo, çoraplarla birleşince ister istemez vücudunda sıcak titreşimlere neden olmuştu. Küvet yavaşça ısınıyor ve doluyordu.
Kanıtları yok etmek için savaş alanına geri döndü. Ergen bir erkeğin yaşam alanına izinsizce yapılan müdahale, her defasında bir öncekinden daha çetin bir savaşa sebep olurdu ve bu hiç de göze alınacak türden değildi, hele ki bu kadar kolay bir çözüm varken…
Kapının önüne geldiğinde açık kalmış bilgisayar dikkatini çekti. İçinden gelen şeytani sese kafasını iki yana sallayarak cevap verip kapıyı eski haline getirdi. Banyoya doğru bir adım attıktan sonra durdu. Tekrar hayır anlamında kafasını salladı. Geriye döndü. Yüzünde piç bir gülümseme vardı. Şeytani ses galip gelmiş, İlknur’un ağzından, bizzat kendisi gülüyordu. Bilgisayarın karşısına geçtiğinde şeytani sesle bir olmuştu.
Dosyaları kurcalamaya başladı. İşe yarar her veriye ihtiyacı vardı. Bu fırsatı bir daha asla ele geçirememe ihtimalinin farkındaydı. Şeytani sesin baskılarına birkaç kafa sallamayla daha karşı koymaya çalışsa da birleşen gülümsemeler arayışı gizli dosyalar kısmına yöneltmişti. Yıllardır süregelen uzun, soğuk gecelerin uyuşukluğu ardından akla gelen çorap savaşlarının anıları, onu bekleyen sıcak küvetin hayali, şeytani sesi besliyordu. Ergen bir erkek çocuk annesi olmanın akıl almaz zorluklarını omuzlarında taşıyorken karşılığında ergen bir erkek çocuğu sahibi olmanın gizli yanlarından faydalanmaması için hiçbir sebep göremiyordu.
O anki heyecanı ve yüzüne yansıyan gülümsemeyi onu tanıyan herhangi biri görse dehşete düşerdi.
Kendi bilgisayarından porno izlemek çok tehlikeliydi. Geride kanıt bırakmayacağına güvenemiyordu. Dolayısıyla burada da aynı kaygı içindeydi ve tek şansı Murat’ın zulasını bulmaktı. Anılar aklını ele geçirmiş, ajanlığın heyecanıyla birleşip çığ olmuştu. Sıcaklık giderek yükseliyordu. Her seferinde ürkerek ve heyecanla kilitli olduğunu teyit etmek için kapıya bakıyor ve bu sırada her bakışla birlikte üzerinden bir parça kıyafet daha çıkarıyordu. Bir an duraksadı.
“Burası benim çocuğumun odası, ne yapıyorum ben?” diye irkildi. Libidosuna inanamıyordu. Birkaç kez daha kafasını sağa sola çevirdikten sonra şeytani sese teslim oldu.
“Boşuna mı doğurdum gençliğimin baharında? Yaparım tabii, analık hakkı!” diye geçirdi dışından. Ardından bir kahkaha patlattı. Bir an delirip delirmediğini sorguladı. Hemen geçti.
Hiçbir şey bulamamıştı. Vücut ısısı kontrolsüzce yükseliyordu. Oysaki üzerinde sadece ip askılı, bol bir bluz ve altında iç çamaşırı kalmıştı. Klimayı açtı. Birkaç saniye karşısında durdu. Kolları açık, gözleri kapalı… Sıcacık bedenine vuran soğuk havayı hissetti. Gülümseyerek kendi etrafında iki tur döndü. Uzun zaman sonra bu denli uyarılmışken vücudundaki ısıyı kaybetmemesi gerektiğini düşünerek klimayı kapattı. Kaybolan ısı birkaç saniye sonra geri geldi.
Klima, dağınık yatağın tam üzerine kuruluydu. Yatağa bakıp gülümsedi. Altına bakmak hiç aklına gelmemişti. Kafasını tekrar iki yana sallayıp “Hangi zamanda yaşıyoruz canım?” diyerek saçmalamaması için şeytani sesi uyardı. İkisi de gülümsediler. Pek tabii yatak altında saklanan dergi koleksiyonu furyası onun çocukluk zamanlarında kalmıştı. Yeni nesil internetle büyümüştü. Hareketlisini izlemek varken neden resimlere baksınlardı ki?
Abisinden, babasından biliyordu. Ah! Ne güzel günlerdi onlar. On iki yaşından beri evde her yalnız kalışında o dergiler ve arasında saklanmış CD’ler onun sıcak ve ıslak ziyafeti oluyordu. Bunları hatırladığında bacakları karıncalanmaya başlamıştı. Tekrar yatağa bakıp gülümsediler. Yoksa altına bakmalılar mıydı? Bunca saçmalıktan sonra absürt olmazdı elbet. Kafasını tekrar sağa sola salladı. Bu sefer İlknur kazanmıştı.
“Bu zamanda çocuğun yatağının altında porno dergisi varmışmış. Yok yok, kadın saklıyordur bizden o,” diye geçirdi dışından ve güldüler. Saçmalamamıştı. Ancak bu saçmalamayacağı anlamına gelmiyordu. Eşyalarını topladı, bilgisayarı eski haline getirdi, taşan küvetin sesini duydu, lanet okudu, kapıyı çekti ve hızlıca banyoya koştu. İnşallah kayıp düşmezdi.
Muslukları kapattı. Bir süreliğine, su miktarı o, içine girdiğinde taşmayacak seviyeye gelene kadar küvetin giderini açtı. Her şey hazırdı. Telefonuna gelen bildirim sesi, vaziyetten sebep normalden fazla ilgi çekmişti.
Mesaj, oldukça çekici bulduğu, hatta arada fotoğraflarına dikkatlice bakıp hayaller kurduğu, ancak bundan utanç da duyduğu iş arkadaşı Can’dan geliyordu. Can’ın, ona karşı oldukça bariz bir ilgisi vardı ve bu ilgiyi göstermekten hiç çekinmiyordu. İletişim kurabilmek için ürettiği bahaneler bazen oldukça tahrik edici bile olabiliyordu. Ancak İlknur, evli ve çocuklu ve mutsuz bir kadın olarak bu çabalara soğuk bir duvar gibi karşılık veriyordu. Oysa şu an çok sıcaktı ve görünen o ki İlknur bu sefer gafil avlanmıştı. Savunma mekanizması her şeyi görmezden gelebilecek kadar saydamlaşmıştı.
Bu sefer de ona ulaştırması gereken işle alakalı şeyler olduğunu bahane ediyordu. İlknur, birkaç kez yazıp sildikten sonra duşa girmek üzere olduğunu, çıktığında detaylı konuşup buluşabileceklerini ifade eden bir cevap verdi. Bunun ne denli sıcak ve ıslak ve davetkar ve şeytani olduğunu ikisi de biliyordu.
Üzerinde kalan iki küçük parça kıyafeti çıkardı. Çıkarırken tenine sürtünüşleri bile onu tahrik etmeye yetiyordu artık. Gözleri kapalı, gülümseyerek, yavaşça küvete girdi. O cevap vermedikçe Can’dan mesaj yağıyordu. Can, açıkça yakaladığı bu nadir fırsatı en iyi şekilde değerlendirmek istiyordu. Ben de tam duşa giriyordum diyerek küçük bir havluya sarılmış, kaslı ve çekici vücudunu ve piç gülüşünü göndermişti. İlknur için bu son darbe oldu. Küfürler ve tehditlerle dolu bir cevap gönderdi. Evli, çocuklu, sıcak, ıslak ve tutkusundan yanan bir kadına yapılan bu sapkın hareket; Can’ın gönderdiği bu fotoğrafı, bugün ve başka diğer günler kullanılmak üzere kaydedildikten sonra acımasızca cezalandırıldı ve Can –şeytani sesin iddiasına göre muhtemelen kısa bir süreliğine– engellendi.
Kasıkları iyice karıncalanmıştı. Sağ elini oraya götürüp, karıncaların yuvasını narince aradı. Ellerini bacaklarının iç kısımlarında gezdirdi. Şeytani ses, göğüslerinde de olduklarını fısıldadı. Diğer eliyle de göğüslerini araştırmaya başladı. Bacaklarının arasındaki gizli yuvayı buldu. Dönüp telefonuna, ekrana sabitlenmiş çekici sapığın fotoğrafına baktı. Bütün vücudu kasılmıştı. Bu seferki karınca sürüsü oldukça zorlu gözüküyordu. Tam o anda göğsündeki saklı yuvayı buldu ve sertçe sıkıştırdı. Kasılma neredeyse sıçramaya dönüşecekti ki ağzından boşalan küçük çığlık ve derin nefes bu muhtemel tsunamiyi büyük bir dalga seviyesinde tuttu. Yuvanın girişinde birikmiş karıncaları etrafa dağıtmaya çalıştı. Önce narince… Tsunami ve dalga seviyesini kontrol eden periyodik çığlık ve nefesler sıklaştı. Kapı zili çaldı. Duymamıştı. Tekrar fotoğrafa baktı. Parmağını yuvaya soktu, ikisini birden… Karıncaların istilası ve kasılmalar o denli dayanılmazdı ki bunu yapmaktan başka çaresi kalmamıştı artık. Bu sefer ne nefes ne çığlık tsunamiyi engelleyemedi. Kapı zili tekrar çaldı. Duydu, umursamadı. Yuvaya saldırması narinlikten çok uzak ve düşmancaydı artık. Tsunamiyi durduramıyordu. Vücudu kasıldıkça küvetteki sular dalgalanarak yere dökülüyordu. Kapı zili, yumruklanmayla beraber aralıksız çalmaya devam etti. İlknur daha da hızlandı. Ses yükseldi. Bacakları titriyordu. Göğüs uçları morarmıştı. Yumruklanan kapı, çalan zil yetmezmiş gibi bir de bu zulmün kahramanın sesi gelmeye başladı:
“Binnur!”
İlknur duymazdan geldi. Elini göğsünden çekip parmağını ağzına götürdü. Diğer eliyle senkronize olmuştu. Kapının zili, yumruklamalar ve bağırış durmuyordu. Konsantrasyonunu geri kazanmak ve yarıda kalmamak ümidiyle dönüp telefona, fotoğrafa baktı. Can’ın teninin her yerini teninde hayal etti. Tüm sıcaklığını, nefesini hissedebiliyordu. Eli yetmiyordu artık, Can’ı istiyordu. Duvara sıkışmış, yüzükoyun yatmış, saçı dolanmış, sert, daha sert!
Teyze elini zilden çekmiyordu artık. İlknur dağıldı. Küfürler ederek yarısından fazlası yolda olmak üzere bornozunu giydi. Teyzeyi öldürmemek için yıllardır sakladığı sabır, İlknur’un bu seferki öfkesini görünce koşarak uzaklaşmıştı.
İlknur hışımla kapıyı açtı.
Teyze doksan iki yaşında, Diyarbakırlı. Şiveli konuşan, bunak, hiç susmadan bir şeyler anlatan, kulakları duymayan, ayakları artık tutmadığı için genelde emekleyen, ketum, yalnız yaşayan, İlknur’u kendi evlatlarından çok seven, her hareketinden sonra acısından olacak ki –iki kelime arasında bir saniye boşluk vererek– “Allah, Allah” diye bağıran bir kadın. Yıllardır İlknur’un karşı komşusu olan teyzenin her derdine İlknur koşardı. Teyzenin İlknur’a dili dönmez “Binnur” diye seslenirdi. Kendi hiçbir şey duymadığı için ses yapmasının hiçbir mahsuru yoktu. İlknur kapıyı açana kadar saat gözetmeksizin, kapıyı on dakika boyunca elini hiç zilden çekmeden çalar, yumruklar ve bağırırdı.
Kapıyı açtığında teyze vazgeçmiş, yerde adeta sürünerek ve her hareketinde büyük bir acıyla, yardım istercesine, –ya da alışkanlıktan– “Allah, Allah” diyerek evine doğru yol alıyordu. İlknur hiç olmadığı kadar sinirli bir şekilde, “Ne var teyze? Ne!” diye bağırdı. Teyze önüne kattığı tabağı uzatarak İlknur’a doğru döndü.
“Hah kurban olduğum evdesin? Sana bir şeyler getirdim, ben yedim sana da getirdim kuzum. Ah sen çok güzel karısın ha. Allah bahtını güzel etsin. Karı paşasısın sen kuzum. Bak benim üç tane kızım, dört tane oğlum var. Biri kaymakam, biri mühendis…”
“Teyze ne var ne? Niye bağırıyorsun öyle yeter ya! Duştaydım, bir şey oldu sandım!”
“Biri Fransa’da konsolos… Zamanında dört tane bileziğimi sattım kızıma da ev aldım. Allah haram zıkkım olsun hepsi kaçtı gitti. Bir tanesi Hollanda’da… Sen başkasın Binnur kızım. Hepsinden daha karısın sen ha! Allah sana hayırlı evlatlar versin…”
“Teyze ver tabağı sağ olasın hadi yardım edeyim evine git soğuk yerler.”
“Allah’ıma yemin, düğününde iki tane, bir bir koluna, bir öbür koluna burma bilezik takacağım sana. Allah seni korusun her şeyden kuzum. Allah, Allah”
İlknur konuşmanın arasından tabağı aldı, çalımlarla içeriye girip kapıyı sertçe kapattı. Konuşma, birkaç dakika daha teyze ve onu duymasına gerek olmayan, hatta var olmasına dahi gerek olmayan kimselere karşı monolog şeklinde devam etti. Ardından yerini “Allah, Allah!” nidalarına bıraktı. Teyzenin kapısı kapandı.
Tabakta bir dilim ekmek, bir buçuk dilim haşlanmış yumurta, dört tane zeytin, üç yaprak azıcık yaşlanmış ıspanak, ortasından kırılıp ikiye bölünmüş yarım koçan az haşlanmış mısır ve yanlarında iki paket üçü bir arada kahve vardı.
İlknur gülümseyerek başını iki yana salladı.
“Ah be güzel yürekli teyzem!”


.jpg)



