Niçin hâlâ Marksistiz? Kapitalizmin dünyayı yalnızca ekonomik olarak değil, ekolojik, kültürel ve siyasal bakımdan da rezil ettiği koşullarda, halkların gerçek seçeneğinin sosyalizm oluşunu sapasağlam bir gerçek olarak düşündüğümüz için.
1970’lerden bugüne yarım yüzyıl geçti. Marksizm üstüne tartışmaların Batı’da durağanlığa girdiği yıllarda Türkiye’de yeniden canlanmaya başladığı 70’ler. Erick Hobsbawm –ondan çok şey öğreniyorum– Marksizmin, artık kendini zayıf gördüğü için, Avrupa’da 1970’lerde geri çekilmeye başladığını, neredeyse kaderine sürüklendiğini düşünüyor. Gelin görün ki Hobsbawm aynı yıllarda Marksizme ilginin Türkiye’de arttığının görüldüğünü belirtiyor. Doğru, Türkiye’de faşizmle demokrasi ve sosyalizm güçleri arasındaki sıcak mücadelenin oldukça sert yaşandığı 1970’ler Marksizme ilginin büyük sıçrama yaptığı yıllardı. Çok okunup çok yazılmıştı ama bugün elimizde yeniden okunabilecek kaç kitap hacminde metin var... doğrusu pek de kalmadı.
Aradan geçen yıllarda dünyada sol ve sosyalist düşünce üretimi yavaşladı, durağanlaştı; 1980’lerde Soğuk Savaş sönmeye başladı (on yıl sonrası mı görülmüştü acaba); 1990’lardan sonra sosyalizmin bir sistem olarak varlığı sona erdi; sosyalist ülkelerin yaşadığı çöküş dünyadaki bütün komünistlerin ruh durumunu bozdu; Leninizmin devlet, proletarya diktatörlüğü, parti anlayışları değişime uğradı; işçi sınıfının niteliği ve niceliği değişti… Artık bütünüyle bambaşka bir dünyada yaşıyoruz.
Gelgelelim niçin hâlâ Marksistiz? Kapitalizmin dünyayı yalnızca ekonomik olarak değil, ekolojik, kültürel ve siyasal bakımdan da rezil ettiği koşullarda, halkların gerçek seçeneğinin sosyalizm oluşunu sapasağlam bir gerçek olarak düşündüğümüz için. Bunun bizim için aynı zamanda bir etik seçim olduğunu, iyiyle kötüyü ayırt etme kaygısı olduğunu söylemekten de kaçınmayalım.

Bugün hayat muazzam bir hızla değişirken küreselleşmiş ya da küreselleştirilmiş dünyada, kapitalizmin bir yandan güçlü görünürken öbür yandan yapısal krizlerini onarmaktan helak olduğu bir zamanı yaşıyoruz. On dokuzuncu yüzyılda oluşan Marksizmin hemen ertesindeki yirminci yüzyılın başındaki dünyanın sınırlılıkları yanında, yeni yüzyılın modernitesi içinde büyüyen dünya, ilk çeyreğini tamamlamak üzere olduğumuz yirmi birinci yüzyıl içinde bambaşka olgular, fenomenler ve yeni bir gerçeklik getiriyor önümüze.
1990’lardan 2000’e doğru reel sosyalizmle birlikte dünyamız ve ruhumuz da duvara çarpmıştı ama artık gezegenimizde kapitalizmin sonsuza dek süreceği düşüncesini kışkırtanlar da hayal kırıklıkları yaşamaya başladı. Görmezden gelmeyelim: Duvar’dan on yıl sonra, 1999’da Seattle’da ortaya çıkan küreselleşme karşıtı antikapitalist hareketin sokaklara çıkardığı yüz binler, hatta milyonlar neoliberalizmin yüzsüzlüğüne vurulmuş ciddi bir tokattı. Sonra küreselleşme karşıtı antikapitalist hareketler dünyanın başka bölgelerinde kendini gösterdi, Roma’da, Gezi’de… İki, üç, daha fazla Gezi diyememenin sıkıntısını biz de yaşadık ama sosyalist hareket bunun nedenleri üstüne yeterince kafa yormadı. Yormadı ama gene de Gezi uzaklaşırken bir gerçek olarak insanların kalbine bir çizik attı.
Demokrasi ve Sosyalizm Mücadelesinin Yeni Yolları
Burada bir parantez açalım: Günümüz dünyasının, dolayısıyla kapitalizmin yaşadığı sorunlar içinde değişim yeni demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin yolunu açıyor açmasına ama o yolun taşları nasıl döşenecek? Bu düzeyde çok farklı düşünceler var. Daha Google neredeyse yirmi yıl öncesine kadar yoktu, şimdi dünyanın halini bilişim sektörünün çok boyutlu olanakları olmadan anlatmak mümkün mü. Bu arada işçi sınıfının yapısının değiştiği, proletarya olarak bildiğimiz sanayi işçilerinin sayısı azalırken bilişim, ticaret ve hizmet alanlarındaki işçilerin sayısının artışı, gene bu arada beyaz yakalıların yakasının kirlenmeye başladığı, sermayenin paylaşımının önceki yüzyıllarda görülmemiş bir kutuplaşmayla uçlara götürüldüğü, sınıfın topyekûn halkın kendisine dönüşmeye başladığı… ve bunun gibi değişiklikler günümüzün gerçekliğiyse, sosyalizm mücadelesinin biçiminin, dolayısıyla parti, iktidar, ittifaklar gibi üç temel sacayağının günümüze ve ülkeye uygun çözümlemelerinin yapılması gerekiyor.
Kısacası sosyalist hareket bu gerçekliğin içinde savaşıyor. Bu mücadele içinde tarihsel zorunluluklarla ilgimiz yok. Tersine, zamanın artık çok daha hızlı aktığı gerçekliğimiz içinde değişimin arkasından gelmek ölümle eşdeğer. Değişimin önünde, bir özne gibi davranacak güce ve yetkinliğe sahip olmak, özellikle Mayıs 2023 seçimlerinden sonra, sosyalist hareketin önündeki en temel sorun. Düzen muhalefetinin ve CHP’nin yıkıcı yetersizliğinden bütün bütüne bağımsızlaşıp kendi siyasal hedeflerini muhalefetin tümüne dayatmak, sosyalist hareketin bağımsız kişiliğini korumak için de önemli.

Jodi Dean’in sözleri düzen muhalefeti içinde kendini sol görenlere yöneltilebilir, “Sol daha iyi bir dünya, kolektif halkın kolektif halk için ortak üretimine dayalı eşitlikçi bir dünya vizyonunu savunmayı başaramadı,” diyor. “Bunun yerine sermayeyle bağdaşarak, bireycilik, tüketime düşkünlük, rekabet ve ayrıcalığın çekiciliklerine boyun eğdi ve piyasaların çıkarları doğrultusunda yöneten devletlere hiçbir alternatif gerçekten yokmuşçasına davrandı.”
Yani Parti değişimin sürekli eskittiklerinin mezar kazıcısı olurken bu değişimin kışkırtıcısı, sınıfın güçlü temsilcisi ve toplumsal sıçramaların kaynağı olacak siyasal krizlerin yaratıcısı olmalı. Sosyalist hareket krizlerin çözücüsü değil, yaratıcısı olmalıdır, çünkü her kriz daha iyinin doğum sancılarının tetikleyicisi olur.
Türkiye İşçi Partisi Programı bence tarihsel bir tanım yapıyor: “Beyaz yakalı-mavi yakalı, kafa emekçisi-kol emekçisi, sanayi işçisi-hizmet işçisi, kent emekçisi-kır emekçisi, sendikalı-sendikasız, kadrolu-sözleşmeli-taşerona bağlı çalışan, kamu çalışanı-özel sektör çalışanı, tam gün çalışan-yarı zamanlı çalışan, işyerinde çalışan-evde çalışan, yüksek ücretli-düşük ücretli, fiilen çalışan-işsiz-emekli vb. gibi kesimler, yaşayabilmek için emek güçlerini satmak zorunda olan ve temelde ortak çıkarlara sahip tek bir sınıf oluştururlar.” Dolayısıyla, “Türkiye’nin devrimi işçi sınıfının siyasal ve ideolojik öncülüğünde halkçı bir karakter taşıyacaktır” diyor, gene Parti Programı. Halk kavramının gerçekliğinin niçin sağlam olduğunu, Latin Amerika’yı tepeden tırnağa kuşatan yeni tip sol-sosyalizm düşüncesinin gerçeğe dönüşme sürecine bakarak anlamak daha kolay olabilir.
Yeni Parti Kavramı
Eğer devrimin öncüsü olarak partinin yerine, devrimi işçi sınıfı ve halkla birlikte yapacak bir parti –ki Türkiye gibi ülkelerde başka bir devrimci süreç yaşanmayacak– tasavvur ediyorsak, sosyalist –Marksist– parti anlayışının yeniden tanımlanması gerekiyor. Bugün bu düzeyde tartışılıp netleştirilmesi gereken yeni bir sorun var: Bir sosyalist kitle partisi yaratmakla Leninist parti kavramı arasındaki özdeşlik ve uzaklık ikilemi.
İşçi sınıfının devrimci programına sahip olmak anlamında, Parti elbette Leninisttir. Günümüzde de sosyalist partinin programı başka bir amaçla belirlenemez. Yoksa sosyal demokratlaşmaya kayma başlar. Ama bugün parti programı aynı zamanda bir halk devrimi programı da olmalı değil mi. Yoksa proletarya diktatörlüğü müdür uzak gelecekteki amacımız? Bunları tartışmalıyız.
Demokratik merkeziyetçiliğin uygulanma biçimine gelince, elbette demokratik de olunacak ama, merkeziyetçilik her zaman ağır basar, yani yüzde elli birden aşağısı olmaz diyeceksek, bunun kitle partisi içindeki uygulanma biçimi ne olacaktır? Yanıtı zor bir soru.
Bunlara verilmiş ve herkesçe anlaşılmış yanıtlarımız var mı. Önemli olan şu: Gözümüz kapalı, önümüze konmuş bir nesneyi tanımlamamız istendiğinde, birimiz onu tanımlayıp adını Leninist koyar, öbürü Leninist olmadığını. Oysa ne olduğuna kesin karar veremediğimiz nesne aynı nesnedir. Demek ki önemli olan, Parti’nin niteliğini nasıl tanımlayacağımız yada ona hangi adı vereceğimiz değil, onun günümüze ve her türlü koşula uygun davranabilecek esneklikte bir örgüt yapısıyla kitlesellik kazanmasıdır. Gerisi sorun değil.

Marksizm elbette hem içinde yaşadığımız kapitalizmi anlama kuramı hem de bir toplumsal değişim ve devrim felsefesi. Bugün artık kırk yıl, elli yıl önceki dogmalarımızdan söz etmeye gerek yok. Onu bir düşünme biçimi, hayatın her alanını anlama ve yorumlama yöntemi olarak alıyorsanız, Marksizmin yaşayan bir düşünce olduğunu biliyorsunuz demektir. Yani o yalnızca kapitalizm eleştirisi değil, aynı zamanda yaşayan, organik, dolayısıya değişen ve değiştirici bir düşünce gücü – kendisi maddi bir güç değil, maddi gücün, yani sosyalist partinin zihni, yakıt kaynağı.
Bugün ne kapitalizm dünkü kapitalizm ne de parti ve mücadele biçimleri geçmişteki gibi olabilir. Yeni demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin yeni biçimlerini bulmak durumundayız. Devrimci bir özne olarak parti nasıl olmalıdır ki kapitalizmi önce siyasal olarak aşabilecek nitelikte olsun. Geçmişe bakıyorum… Biz böyle bir özneye hiç sahip olmadık. Kendisini özne olarak gören küçük büyük sayısız parti, örgüt ve hareket sonunda hem devlet terörü hem de zaman karşısında yenik düştü, varlığını sürdüremedi, dağıldı. Yani biz devrimci bir siyasal güce, özneye hiç sahip olmadık. Bu yoksunluk yenilgilerimizde nasıl bir neden oluşturmuştur, bunu parça parça öteden beri tartışıyoruz. Dersler çıkarıldı mı? Pek sanmıyorum.
Yeni Demokrasi Tasavvuru ve Süreci
Yeni bir demokrasi tasavvuru ve onun için mücadele, toplumu dönüştürmeye başlar, toplumsal ilişkileri çözerken birleştirir. Bu mücadele kendiliğinden siyasal değil ama Parti attığı adımları siyasallaştırma amacını her zaman korur. Demek ki Parti’nin toplumsal yapıyı değiştirecek her adımı, reformlara, ekonomik mücadeleye devrimci bir öz kazandırarak atılır. Bizim amacımız kapitalizmin neoliberal düzenini değiştirmek, sonunda yıkmak.
Sosyalistler ister istemez yalnızca siyasal demokrasiyi savunageldiler. Özgürlüklerin devlet şiddeti karşısında ezildiği ülkede bu kaçınılmazdı belki ama demokrasi mücadelesini ekonomiyi de içine alacak biçimde genişletmek, her zaman eksik kalan işçi sınıfıyla kalıcı birlikteliğin de en önemli alanı. Dahası, küreselleşmenin getirdiği sorunlar, ekolojik sorunlar, kadın ve gençlik sorunu, lgbti+ hakları var...
Demek ki kapitalizm eleştirisi gelecek programının değil, tersine tam içinde yaşadığımız zamanların konusu ve kapitalizmin ipliğini pazara çıkarmak için de demokrasi mücadelesini ekonomiyi ve öteki bütün alanları da kapsayacak biçimde genişletmek gerekir. Bu aynı zamanda devletin hegemonya alanları olan sanayinin, tarımın, teknolojinin, eğitimin, sağlığın, şehirlerin, sivil toplumun demokratikleştirilmesi programını da Parti’nin önüne getiriyor.
Kaldı ki Türkiye gibi ekonomik hakların her zaman diplerde salındığı bir ülkede ekonomik demokrasi yoksul halk kitleleri için siyasallaşma sürecinin parçası olur. Ekonomizm içine düşmekle ekonomik ve toplumsal hareketlerin siyasal mücadelenin alanlarını genişletmesi birbirinden farklı iki olgu. İkincisi Parti’nin hep daha, daha geniş halk kitleleriyle ve önce de işçi sınıfıyla bağlarını güçlendirmenin yollarını açar.
Sistemi kemirerek adım adım işleyemez hale getirmek, onun çöküşüne katkıda bulunur, kemirenler tarafından çökertilmese bile. Bu kemirme eylemi kapitalizmin temellerine yerleşmiş toplumsal kesimlerin her türlü mücadelesiyle kendini gösterirken en çok sosyalistlere yakışır. Devletin egemenlik alanlarını tamamlayan ideolojik aygıtlarını kontrol edebilmenin tek koşulu olarak iktidarı ele geçirmek gerektiğini, dünyanın ancak devleti ele geçirerek değiştirilebileceğini bir ön kabul olarak benimsediğimiz tembellik yıllarının belki de geride kalması gerekir. Biz yeni demokrasiyi bütün alanlarıyla yeniden kurarken iktidar nasıl olsa ele geçirilmeyi bekleyecektir.






