Zamanın bir plastik kaşık gibi bükülebileceğini düşünür insan. Bunun nasıl olabileceğini hayal edebilir ara sıra. Zamanı bir kaşık gibi düşünmek. Kaşığın çukuruna bütün oylumunla tek tek her kıvrımını yerleştirmek mesela. Dolgun bacaklarını rahatça bağdaş konumuna getirebilmenin verdiği mutlulukla öylece bekleyebilir insan.
Ben bekliyorum. Kaşığın içindeyim. Etrafımsa pek kalabalık. Ama şık bir restoranda bulunuyor olma sansım az. Alelade ama sıcak bir kafenin uç masalarından birindeyim. Plastik dünya. Her şey lastikten.
Bu iyi bir şey belki. Bükülmeyi bekliyorum çünkü. Lastik bükülebilir ya. Getirdikleriyle, götürdükleriyle. Bütünüyle bükülsem nasıl olur diye düşünüyorum. Organlarım yer değiştirse mesela, ya da yalnızca upuzun bir çizgi gibi kalsam dünyada. Organsız, cisimsiz hatta. Bu hayata neresinden başladığım belli olmasın. Nereye düşeceğimi de bilmeyeyim, boş ver.
Zihnim bükülmenin, cisimsizleşmenin heyecanını tarta dursun, kafenin mutfağından zigzaglar çizerek yayılan ucuz yağın kokusunu almakta gecikmiyorum. Hep aynı koku. Öğlen vakti, yemek vakti. Yağda kızartılan hamur vakti. Ne eksik ne fazla. Her gün saatlerce aynı masada oturarak yağın içine çekiliyorum. Üstüm başım kokmuş eve dönüyorum. Her yeni gün böylece eskiyor. Saçıma, hırkama, çantama, montuma sinen yağ kokusuyla nicedir temizlenmeyen bir davlumbaz gibiyim sanki. Bütün kokuları içime çekiyorum. İçimde parçalanan her zerresini öpüp kıymetli bir hediye gibi göğsüme bastırıyorum. Dışarıya saldığım hiç bir şey yok oysa.
Böylesi kilit kilit üstüneyim işte. Müzik var kafede. Çoğu kez fonda eski 45likler. Bazen Hümeyra, bazen Asu Maralman, bazen Işıl Yücesoy, bazen de ABBA ve Tom Waits. Orta yaşına daha varmamış görünen bir grup insan tek bir kahveyle ve gazete sayfalarıyla günü geçirmeyi düşünüyor. Gözleri karşısındaki genç kadınların yüzlerini, ellerini dikkatle inceleyen heyecanlı ergenler de var etrafta. Bütün dünya küçülüp bu kafeye sığınmış. Dünyadan kaçıp kendimize sürgün iğneler teyelleyip yerleşmişiz gıcırdayan sandalyelerimize.
Bu kafeye niçin her gün sanki bir işe gidermiş gibi geliyorum? Cevabım yok. Ama elimde evrak çantam var. İçine bir dolu şey sıkıştırıyorum. Bir sırrı sanki herkesten saklar gibi, kendimi bir şeylerden aklar gibi geliyorum. Durmadan çalışıyorum. Yazıyorum, siliyorum. Anlatıcıyı öldürüp tekrar diriltiyorum. Kendimi yeniden hayata böyle mi bağlıyorum? Bir anlatıcıyı giyiyorum üzerime. Askılı, hafif, uçuşan şifon bir elbise giyer gibi. Bazense bir hasır şapka takar gibi. Ama hep yaz. Anlatıcım, nedense, kışın görünmüyor bana. Gıcırdayan sandalyeme biraz daha yerleşiyorum. Beynimle kalem tutan parmaklarım arasındaki kaslar nicedir iyi anlaşıyor. İyi disipline ettiler birbirlerini. Bugün de iyi anlaşacaklar diye düşünüyorum.
Geçen akşam Kadıköy-Bostancı dolmuş kuyruğunda rastladım anlatıcıma. Bu kez beyaz üzerine mor puantiyeli bir şifon elbise giyiyordu. Aynı anda pek olmazdı –frapan görüneceğinden hep ama hep çok korkardı– ama bir de hasır şapkası vardı. Elinde Perulu kadınların keçeden ördüğü kırmızı bir çanta. Dolmuş sırasında tam önümde bekliyordu. Beni görmedi bile. Ama omzuna yüklediği çantasıyla öyle bir ileri bir geri sallanıyordu ki bana çarpmadan edemedi. Ve beni gördü. Ben onu gördüm. Yine hafifledik, cisimsizleştik, kuyrukta bekleyenlerin üzerinden şöyle bir havalanarak Yoğurtçu Parkı'na doğru seyrettik. Bir baktım çantası açıldı. İçinden yüzlerde plastik kaşık. Öylesine beyaz… Hepsi birden sanki birer ok gibi etrafa saçıldı. Acıtmazdı herhalde kimseyi diye düşündüm. Ok gibi yaydan çıkmışlardı ama plastiktendi hepsi ne de olsa. Dolmuş kuyruğunda bekleyenler, aşağıdakiler, için çok tuhafı bu durum. "Yağmur damlaları bile plastikten artık" dedi içlerinden biri. Sesi kayıtsızdı. İlginçti ki sesler çok net ulaşıyordu yukarıya. Tertemiz akan gürül gürül nehrin yoğunluğunda bütünleşmişti bütün sesler sanki. "Yok ya, öyle şey mi olur! Biri bize tuhaf bir şaka yapıyor olmalı" dedi öteki. En öndeki kavruk tenli delikanlı "Bekledik düşlerimizle sarmaş dolaş" der demez herkes döndü ona baktı. Delikanlının yanındaki lise üniformalı genç kız yüzünü genç adamdan yana döndü. Kusursuz, elle çizilmiş bir yüzü vardı genç kızın. Japon çizgi filmlerinden fırlamış gibi. Ama tuhaf biçimde ihtiyar suratlı denebilecek bir görüntüsü de vardı. Delikanlının sözünü tamamlarcasına devam etti "Bekledik düşlerimizle koyun koyuna, mutlu olmak varken..." Tam o anda aşağıya inmek istediğimi söyledim anlatıcıma. Hasır şapkasını uzatarak pekâlâ diye cevap verdi bana. Kayık eyledim hasır şapkayı. Ellerimi de kürek. Kürek çektikçe alçaldım. Alçaldıkça hasır şapka düzleşti. Şapka düzleştikçe yer bana yaklaştı. Ve ben indim kayıktan. Trafik ışıklarından karşıya, dolmuş kuyruğunun olduğu tarafa pek de yavaş sayılmayacak adımlarla yürüdüm. Japon çizgi filminden fırlamış genç kıza doğru yanaştım. Ve iki elimle birden sardım, sarmaladım onu. Öptüm yanaklarından. O da beni öptü. "Çöl masalı" diye aynı anda çıktı sözcükler ağzımızdan. Bingo! Göz kırptık birbirimize. Vedalaşmadan ayrıldık oracıkta.
Ansızın. Sandalyemin daha önce hiç çıkarmadığı bir gıcırtı sesiyle irkiliyorum. Etrafıma bakıyorum. Aynı yerdeyim sanırım. Cızırdayan yağın kokusundan. Zaman-mekân-bellek-beden-ruh. Bütün bunların ağırlığını yeniden duyumsuyorum. Düş kurmuş olamazdım, çünkü çoktan tüketmiştim düşlerimi. Kül rengi düşlerim vardı benim. Canım yanıyormuşçasına doğrulttum belimi. Sanki bana dar gelen bir bedenin içinde saatlerce kalmışım, daha doğrusu öylece bir "şeyin" içine tıkıştırılmışım.
Tom Waits şarkısı "yolun yanlış tarafı" çalarken çantamı topluyorum şimdi. Yarın yine geleceğim buraya. Biliyorum. Çünkü her seferinde yarım, her seferinde eksik anlatıyorum anlatıcımı. Ya da tam anlatıyorum. Fazlasıyla yerinde, dünyaya hakim gözlerle bakıyor. Olmuyor elbette. Bazense tabaktaki bir kılçık gibi kalıyor. Boşlukta sallanan kupkuru bir iskelet gibi hatta. O da işe yaramıyor. Ne çok görmeliyim ince damarlarını, yaşam pompalayan kanallarını, ne de iskelet sözcükler giydirmeliyim ona. Plastik bir kaşık gibi olmalı. Hayatın getirdikleriyle, götürdükleriyle, ilmik ilmik örülen kurban-suçlu yeleğiyle plastikten olmalı. Sessizce kabuk bağlamayı bekleyen yaralar, daha doğarken yüzüne bir duvar gibi çarpan haksızlıklar için bükülmeli, şekil değiştirmeli. Örselenmenin çığırtkan sesini biraz kısabilmeli.