Deniz Üstü
20 Temmuz 2019 Öykü

Deniz Üstü


Twitter'da Paylaş
0

Gemideydim ve huzur sandığım o duygunun aldatıcı derinliğine kapılmıştım bile. Mavinin uçsuz bucaksızlığı, eğlenmeye hazır arkadaş grubu, tekrar barışmamızı kutladığımız uzatmalı sevgili, güzel içkiler… Bana iyi gelmesi gerekenler listesi, denizle birlikte kabardıkça kabarıyordu.

En ufak bir sallantıya alışık olmayan bünyem baş dönmesine dayanamayınca, yemekten sonra kamaraya çekilip yatağa uzandım. Sevgilimin şefkat gösterisini şımararak kabul ederken uyumuşum. Sıçrayarak gözümü açtığımda etraf karanlıktı. Beni uyandıran denizin gece sesiydi. Gün içindeki keskin titreşiminden çok farklı, belki biraz kör ama daha fazla meydan okuyan ve derinden gelen bir sesti. Bir yandan da, koşulsuz dinlemek ve anlamak isteyen…

Neden sonra yalnız olduğumu fark ettim. Yanı başımda duran küçük lambayı yakmaya çalıştım ama yetişemedim uzandığım yerden. Terlemiştim ve ağzım kurumuştu. Tuvalete doğru bakındım. Oranın kapısından da sızan ışık yoktu. Kamarayı bir parça aydınlatan, denizden yansıyan yakamoz ışıltısıydı sadece. Yatağın içinde doğrulduktan sonra lambayı yakmayı başardım. Saate baktım, gecenin üçüydü. Sevgilim gene kumara takılmış olmalıydı.

Bunu öğrenmenin yolu gemide dolaşmaktı biraz. Nasıl olsa uykum açılmıştı, hem de bir şeyler içerdim. Hızlıca kalktım yataktan, sandaletlerimi giydim. Kıyafetimle uyuyakaldığım için sadece bir şal aldım üzerime.  Daracık aynadan bakınca, omzumdaki şal, tiril tiril, gece mavisi kumaşıyla denizi anımsattı bana. Denizin ortasında, denizi anımsamak… Komikti… Saçlarımı parmaklarımla hızlıca tararken gülümsedim kendi kendime.

Kamaraların yan yana dizildiği basık tavanlı, ince koridorlardan geçtim. Gündüz hep beklediğimiz kalabalık asansör bomboştu. Üst kattaki oyun odasına baktım, sadece tek bir masada yaşlıca adamlar vardı. Oynamaktan yorulmuş boş bakışlarla bana baktılar. Gemideki yaşı geçkin, yavaş bedenli insanlar arasında, yorgun ruhum bile kendini genç hissetmeye başlamıştı. “Öyleyse içelim!” diye düşündüm.

Loş barlardan birine oturup kendime bir cin tonik söylerken gündüz aldığım antidepresan geldi aklıma. Bir şey olmazdı! Herhalde… İçkimi yudumlarken hafif tonda çalan parçaya mırıldanarak eşlik ettim, sol elimle barın üstünde piyano çalarcasına tempo bile tuttum. Mutlu muydum? Bilmiyordum…

Sevgilimi bulamamıştım hâlâ. Ama yaşı hayli ilerlemiş, göbekli bir adamın kendince çapkın, bana göre komik bir gülümsemeyle beni süzdüğünü görebiliyordum. Hiç aldırmadan ikinci, üçüncü içkimi de yuvarlayıp şarkıları mırıldanmaya devam ettim. Barın hemen yanı başındaki mini pistte, geç saate rağmen inatla ve sürünen adımlarla dans etmeye çalışan tipleri izledim bir süre.

Baş dönmem gene hafif hafif başlamıştı. Temiz havaya ihtiyacım vardı. Dışarı çıkarken, 7/24 açık olan restoran bölümünden özellikle geçtim, olur da belki kayıp sevgilime rastlarım diye. Gecenin bu saatinde pizza, pasta tıkınanların, kola, kahve içenlerin arasında etrafıma bakınarak hızlıca yürüdüm. Bizimki yoktu ortalarda, bu kadar geç yemek yiyerek fit bedenine ihanet etmezdi pek zaten.

Açık yüzme havuzunun olduğu bölüme gelince duraksadım. Boş şezlongları ve masaları ile gün içindeki gürültülü halinden çok farklı gözüküyordu. Üst üste birkaç kez derin nefes alıp oksijeni içime çektim. Sevgilim burada da yoktu, belki kamaraya dönmüştü bile. Plastik sandalyelerden birine otururken havuzun kenarında unutulmuş minicik sandaletleri fark ettim. Bırakmıştım ama yine de sigara çekti canım. Bir çocuğumuz olsaydı, her şey daha mı farklı olurdu? Belki… Artık geçti bizden, daha doğrusu benden! Kızım olsaydı Derin koymak isterdim adını. Erkek olsaydı Deniz. Hem Denizleri anmak, hem de sonsuz güzelliklerine vurgu yapmak için…

Başım yine dönmesine rağmen üst güverteye çıkmak istedim. Kuşbakışı… Her şeye hem biraz uzak hem de yakın bakabilmek. Deniz kopkoyu tonuyla gri-lacivert arası bir renk olmuştu. Geminin etrafını boydan boya kaplayan saten bir kumaşa benziyordu. Sonra gökyüzüne baktım, yıldızlar parlak elbiseleriyle dans ediyorlardı.

Alttaki güverteden sesler gelince, bakışlarım oraya kaydı. Bir erkekle, gençten bir kadın… Birbirlerine sokulmuş gülüşüyorlardı. Adamın beyaz, ince montunun kapüşonu rüzgârda hafifçe oynarken, kadının saçları uçuşarak eşlik ediyordu ona. Uzaktan güzel manzaraydı. Yakından… Kapüşonlu mont, o yani kayıp sevgilimdi. Uçuşan saçlar, hep bizim masaya hizmet eden garson kadındı. Kısık bakışlar bendim, kalpsiz bir ıssızlık gibi büyüyen karanlık ise denizin ta kendisiydi.

Yavaş adımlarla alt güverteye indim. Eskiden savaş gemilerinde topların bulunduğu güverteye ‘palavra’ denirmiş, gerçek hayatla ne kadar da uyumlu! Deniz daha da kararan rengiyle, ilaca başlamadan önceki hâlimi hatırlatmaya başlamıştı: Karanlıkta koskocaman, ada gibi bir yatakta uzanmış, herkesten, her şeyden kopmuş, bir başına ben ve koyu deniz gibi uçsuz bucaksız bir suyla bütünleşerek yatağı kuşatan gri-lacivert korkularım.

Keyiften ağzını toparlayamayan sevgilime seslendim. Beni görünce, yüzü gecenin siyahlığına dökülen kireç boya gibi oldu. Kadınsa başıyla kısaca bir selam verip uzaklaştı yanımızdan.

İkimizi de ezen bir sessizlik vardı şimdi aramızda. Neden sonra konuştu. Sesi dalgaların arasından uğul uğul geliyordu.

“Yolculardan biri çok kaba davranmış. Üzüldüm haline, dertleştik biraz.”

Hep böyle olmamış mıydı ilişkimiz boyunca? Birileri ona dert yanmıştı, o birilerine abilik yapmıştı. Sonra kulağıma gelse de bazı şeyler, kabul etmek istememiştim. İnanmıştım söylediklerine. Hele başlarda, beni sevdiğini söylerken öyle bir bakardı ki, kalbim yerinde mi diye kontrol etmek isterdim. Oysa şimdi neler hissedeceğimi biliyordum artık; bu bilgi bile hayatın büyüsünü yok edip tutkusuz, sıkıcı bir hâle getiriyordu.

Uçsuz bucaksız maviliğe doğru bakıp, “İşte böyle böyle yıllar geçti,” dedim. Deniz benimle konuşmuyordu ama sesini duyabiliyordum. Gün içindeki keskin titreşiminden çok farklı,  belki biraz kör ama daha fazla meydan okuyan ve derinden gelen bir sesti: Sorgusuz, sualsiz hep kabul etmiştim onun dönüşlerini. Geleceğimizle ilgili renkli vaatler, kendinden emin bir öpüş sonrasında telaşlı sevişmeler… Yetiyordu bana. Ama hepsi eskidendi, çok eskiden.

Sevgilim yüzünde artık eğreti duran sevecen ifadesiyle yaklaşıp, “Hadi daha fazla üşümeden içeri girelim,” diye mırıldandı. Sesi yumuşacıktı.

Dalgaların yosun ve iyotla karışık tuzlu kokusu geldi burnuma. Keşke deniz de uyuya kalsaydı… “Bir çocuğumuz olsaydı…” diye başladım, neden böyle söylediğimi bilmeden.  Ben lafımı tamamlayamadan o devam etti, “Bunu defalarca konuşmuştuk ya!”

Uykusuz deniz homurdanmaya başlamıştı, suya baktım. Rengi açılmış, pırıl pırıldı. Biraz eğilsem dibini görebilecektim sanki. Öyleyse görmeliydim! Bazen bir parça çaba bile yeterdi, bazı şeyleri anlamak için… Güverte korkuluğunun ilk parmaklığına ayaklarımı yerleştirip hızla yükseldim, şimdi benim saçlarım uçuşup yüzümü gözümü kapatıyordu.

“Ne yapıyorsun, in çabuk!” dedi. Sesi panik içersindeydi, hoşuma gitmişti. İkinci sıraya yerleştirip ayaklarımı, gene yükseldim, bu sefer yavaşça. Yüzüme suyun serin havası gelirken kendimi hiç bu kadar özgür hissetmediğimi düşünüyordum.

Kollarımı ‘Titanik’ filmindeki gibi iki yana açmaya çalışırken şalımın ucundan çektiğini hissettim. Sevgilim yine bağırıyordu ama sesi çok geride kalmıştı. Sadece denizin beni çağıran derin sesi ve yıldızların ışıltısı vardı. Başımı öteki tarafa çevirdiğimde, onun irileşmiş gözleriyle karşılaştım. Yanıma gelmişti! Bakışları alabildiğince maviydi. Bir yandan korkuluğa tutunmaya çalışırken bir yandan dehşetle bağırıyordu. “Kafayı mı yedin, son kez söylüyorum!” “Sen de kollarını aç, o zaman inerim!” diye gülerek haykırdım. “Delirmişsin sen!” “Korktun mu yoksa? Kısacık bir denesen,” dedim en alaycı tavrımla.

Çaresizce kollarını açmaya çalışırken dengesini sağlayamadı, yalpaladı. Refleks olarak omzumdaki şala tutunmak isterken, şal boğazıma takıldı. Sendelediğimi hissettim, boğazımı sıkan şaldan kurtulmak için debelenip duruyordum. Gece mavisi kumaş derimi sıktıkça sıkıyordu. Elleri tenime değdi, kısacık bir an. Buz gibiydi… Sonrasında yavaş çekimli bir film gibi benden uzaklaşıp aşağı kaydı, suya süzüldü.  Donmuştum, etrafımı yoğun bir bulut dalgası kaplamıştı sanki. Her şey sisliydi!  Denizin onu, usulca kendi koyu yalnızlığına doğru çektiğini hayal meyal hatırlıyordum. Bir elimle boğazıma, diğer elimle korkuluğa tutunmuştum, sımsıkı.

Yavaş adımlarla parmaklıklardan güverteye inip denize baktım. Susmuştu tamamen. Sanki hep onu beklemişti. Umutlarım, umutsuzluklarım, öfkem ve üzüntüm sevgilimle beraber deniz olmuştu. Gemide de tuhaf bir sessizlik vardı. Bir tek kalp atışlarımı ve sevgilimin adını fısıldayan rüzgârı duyuyordum. Bunları yaşayan ben değildim, bir başkasıydı.  Benim yerime o başkası, bağırıp çağırıp ortalığı yıkmalıydı! Ben ağzımı açsam da sesim çıkmıyordu, dilsiz bir seyirci gibi bir başkasını izlemek istiyordum ama o da bir pandomim oyuncusuydu. Sessizce yere oturup başını ellerinin arasına alıp öylece kaldı, neden sonra boğazındaki şalı çekip ağlamaya başladı. Bütün vücudu hummalı bir hastalığa yakalanmış gibi titriyordu. Ben de üşümüştüm artık, bir an önce içeri girmeliydim. Titreyen bedeni öylece güvertede bırakarak yürümeye başladım. Yıldızlara baktım son kez, onlar da parlak giysilerini çıkarıp uykuya dalmışlardı.

Etrafıma dikkat etmeden, daha önce geçtiğim yerlerden hızlıca geri dönüp kamaramın olduğu koridora geldim. Kimse gözükmüyordu ortalarda. Soğumuş ellerimle kapıyı açmaya çalıştım. Omzumdaki şal, sinir bozucu bir şekilde kilidin üzerine sarktıkça geriye doğru atıyordum. Biraz uğraştıktan sonra kapı nihayet açıldı.

Kamara neredeyse zifiri karanlıktı. İçeriye yansıyan yakamoz ışıltısı bile yoktu. Düğmeyi ararken banyonun oradan incecik bir ışık sızdığını fark ettim. Elektriği kapamıştım diye hatırlıyordum. Kapıyı açarak hafifçe ittim. O, yani denize düşmüş sevgilim, yüzünden sular damlayarak baktı bana. Elinde geminin havlusu vardı. Koyu lacivert, çapalı…

“Nerelerdesin be kızım? Her yerde aradım seni!” Sesi kısık ve derindi. Kapıyı yavaşça geri kapadım.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR