Ancak öldü diye bitmez bir aşk, anıları hafızanın çekmecelerine saklamak ve o çekmeceyi açıp anıları gizlice okşamak kalır geriye. Anımsananlar gerçekten anımsandığı gibi mi yaşanmıştır? Anımsarken yaşanılanları ve geçmişi farklı bir renge ve kıvama dönüştürür bellek. Anımsamak ve yazmak geçmişi yeniden inşa etmektir.
Geçtiğimiz yıl yayımlanan Nora İstanbul Bir Hiçtir,[1] Lal Laleş’in Türkçe yazdığı ilk şiir kitabı. Unutulmuş ya da artık pek kullanılmayan sözcüklere sıkça yer vermiş şair. Öyle ki kitabın sonuna mini bir sözlük bile eklemiş. Lal Laleş’in tarihçiliği, Kürtçe, Arapça ve Türkçenin bir arada kullanıldığı bir coğrafyadan besleniyor oluşu, bugüne kadar Kürtçe yazması söz varlığını zenginleştiren öğeler olarak sıralanabilir.
Nora İstanbul Bir Hiçtir, Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı söylencelerine benzer destansı bir aşka yazılmış. Nora ismi neden seçildi diye düşündüğümüzde, Battalgazi Destanı’nda geçen Elenora geliyor aklımıza. Elenora, kralın kızıdır, farklı bir din ve kültüre mensup Battal’a âşık olur ve ona yardım eder, aşkı uğruna din değiştirir. Elenora ya da Nora aşk için her türlü zorluğu göze alandır. Lal Laleş’in yaratmaya çalıştığı destansılığa uygun bir isim olduğu söylenebilir. Söz konusu aşk İstanbul ve Diyarbakır arasında mekik dokuduğuna göre aradaki engeller, Battal ve Elenora’nın aşmak zorunda olduklarından daha az olmasa gerek.
Aşkların ömrü şiddetine koşuttur ve her aşk kendi sonunu hazırlar. Bazen de sondan başlanır aşkı yaşamaya. Ne kadar süreceğinden ve hangi koşulda biteceğinden ziyade her aşkın biteceği gerçeğini imleyerek başlıyor Nora İstanbul Bir Hiçtir. Çoktan bitmiş bir aşktan yansıyan ışığın şiir halini yazmış Lal Laleş.
Yaşam karşısında tutumlarımızı belirleyen unsurlardan biri engellenmedir kuşkusuz. Kuşatılmışlığımız yaşama dönük arzularımızı besleyebilir. Ne zaman ki kuşatma karşısında umudunu yitirir insan, yaşama dönük arzu ve beklentiler de körelir. Lal Laleş, henüz arzu ve beklentinin körelmediği yerden sesleniyor.
Aşka düşen kişi yeryüzünü farklı algılamaya başlar. Ormanların kokusu, ağaçların yeşili, ırmak kıyılarının serinliği, toprağın uyanışı aşka benzer. Doğanın bir parçasıdır aşk, doğa ile uyumlu… Vakti geldiğinde tomurcuğun çatlamasına, dallara yürüyen suya, yeşeren otlara kimse engel olamadığı gibi aşka da kimse karşı duramaz. Yaratıcı, onarıcı, dönüştürücü, umut vadeden bir yanı vardır aşkın. Tüm buyruklara karşı gelme cüreti verir, incir ağacı diktin buyrukların hükmüne der şair. İncir ağacının kökleri, engel tanımadan betonu bile delerek yaşama doğru büyürken aşka düşen de buyruklara, yasaklara karşı gelme cesaretini bulur. Şair, tüm buyruklara incir ağacı diken bir aşktan söz ettiğine göre bu aşk birtakım imkânsızlıklara karşın yeşermiştir. Aşkı destansı kılan azamet de o zorluklara karşı direnebilme gücündedir ve destansı aşkların hiçbiri mutlu sonla bitmemiştir. Lawrence Durrell, İskenderiye Dörtlüsü’nde “Kumarcılarla aşıklar gerçekten kaybetmek için oynarlar”[2]derken aşkı mümkün kılan en önemli unsurun ayrılık olduğunu vurgular.
İnsan, farklı dillere ve kavimlere ayrıldığından beri, kendisiyle, diğerleriyle, doğayla savaşır durur. Aşk her şeye karşın nefes alma, mutlu olma, özgürlüğü tatma çabasıdır. Mutlu olma hakkı, yaşama hakkı kadar kutsaldır. Bir an için bile olsa, ölümü, zulmü unutma denemesi, ölümsüzlüğü yakalama, doğayla bir olma temrinidir aşk. Aşkın kaderinde bitmek vardır. Şair bunun farkındadır ve en başta şöyle seslenir: Bir aşk hangi koşulda ne zaman biter. Her koşulda bilinmeyen zamanda...
Aşk, bir ada yaratma çabasıdır. Seni ne ile tamamlasam aşk, seni ne ile eksiltsem aşk. Ada Aşkı. Büyükada aşkı dizelerinde birden fazla anlam iç içe geçmiştir. Âşıkların yarattığı adadan, dünyanın geri kalanı ile aralarına koydukları mesafeden bahseder şair, aynı zamanda aşkın mekânı olarak Büyükada öne çıkar. Ada, birey olmanın, kendini gerçekleştirmenin ve cemaatten kopuşun göze alındığı yerdir biraz da.
Lal Laleş’in, neredeyse tüm dizeleri farklı anlam ve çağrışımlara davetiye çıkararak, düz okumalara, okuyup geçmelere olanak tanımıyor. Oyunsu yanı oldukça güçlü, aynı zamanda ipuçlarının gizlendiği bir bulmaca kitabı gibi, dizeler arasına gizlenmiş soruların cevaplarını bulmak okuyanın hünerine ve entelektüel birikimine kalmış.
Yalnızca tinsel bir aşk değildir söz konusu olan, kanlı canlı ve arzu dolu bir aşktır. Öyle ki, Tin perisi ten mülkü, aşk her gittiği yere seni de götürür, gül goncasının ruh toplayan ilk günahını da, dedirtir şaire. İlk günah neredeyse tüm söylencelerde, aşk ve merak yüzünden işlenmiştir. Aşkın, korkutan korkulan yanına dikkat çeker şair. Kaderine razı gelmeyi değil başkaldırmayı seçen insanın harcıdır, bir başkaldırı denemesidir aşk. Öyle güçlü bir duygudur ki Çarşaf misali denizi yalınayak geçtin, şefkatle hissetti varlığını deniz dizelerinde olduğu gibi denizleri yalınayak geçirir, ejderhalara meydan cinlere bela okutur. Âşık olan denizi yürüyerek geçemese de geçebileceğine inanır, bu muhteşem bir yanılsamadır. Boynundan başka yere nakşedilmez bu aşkın tarihi, derken şair yine aşkın dünyasallığını vurgular. Gel. Koş. Kalbime koy ellerini. Koş. Gel, derken aşkın doğası gereği sabırsızdır. Terin tenimde kuruduktan sonra cümlelerimde virgül yerine artık bahçe kuruyorum, dedirtecek kadar dönüştürücü ve sihirlidir.
Nora İstanbul Bir Hiçtir’in rengi mordur, sevgilinin ruju mordur, gözleri birer mor kuyudur. Şiirde defalarca anılan mor aynı zamanda feminizmin ve isyanın simge rengidir. Şiire egemen olan söylem ve anlam eşitlikçi ve özgürlükten yanadır. Aşk ve şiir buluştukları ruh ikliminde, el ele vererek bir isyanı örgütleyen iki kardeştir.
Nora İstanbul Bir Hiçtir, aşk aracılığı ile ülkenin iki yakasını bir araya getirme denemesidir denilebilir. İnsanların birbirini tanıması, anlaması, farklılıklarıyla kabul edip saygı göstermesi aşkla mümkün olacaktır. İyicil temennilerdir bunlar, tarihi değiştirme çabasıdır. Kitapta anlatılan aşkın kalbi İstanbul’da atar, ancak nefesi Diyarbakır’dadır. İstanbul’un sokakları, denizi, martıları, erguvanları yer bulur dizelerde. İstanbul, çok kültürlü yapısı ve tarihi ile şairin dikkatini çeker. Söğütlü Çeşme’de buluşulur, Cezayir Sokağı’nda martı sesleri dinlenir. Konstantiniye’dir hala bir yanıyla. Tatavla’nın içi aşk ötesi abdal otudur… Galata Kulesi, Şişhane Karakolu, balıkçı meyhaneleri ve boğaz dizelerden seyredilir. Boğazın birbirine en yakın olduğu iki kıyı arasına köprüler yapılırken, şair boğaza sevgilin resmini çizer. Aşk artık bir köprü kurma çabasıdır.
Nora İstanbul Bir Hiçtir, kışkırtan ve meydan okuyan bir kitap adı. İstanbul ne zaman bir hiçtir? Roma’nın zakkum yıldızlarını, Bizans’ın yerin gölgesine sinmiş anılarını ve Osmanlı’nın zeytuni sarığını çıkardığında İstanbul bir hiçtir. İstanbul tüm bunların toplamıdır. Tezatların, acıların, yaşam ve ölümün, savaş ve barışın, inançsızlığın ve dinlerin, sanat ve paranın, zenginlik ve sefaletin, aşkın ve ayrılığın bileşkesidir İstanbul. Onun müziği, ritmi, tınısı bu bileşkeden oluşmuştur, bu yapıyı bozduğunda, aşkı yok saydığında, Diyarbakır’ı duymazdan/görmezden geldiğinde İstanbul bir hiçtir!
Şairin kişisel tarihinde önemli bir yere sahip olduğunu her fırsatta dile getirdiği Diyarbakır, en az İstanbul kadar renkli, kadim, çok kültürlü, çok dilli, farklı inanç ve medeniyetlere beşiklik etmiş bir kenttir. Şair birbirine çok uzak ve birbirinden çok farklı gibi görünen bu iki kentin benzer yanlarını gösterir bize. Diyarbakır, hakikat, hüviyet ve hürriyet coğrafyası olarak tanımlanır. Bu üçlünün, yaşamın her alanına damga vurduğu bir yerdir Diyarbakır ve şair ona Diyarbekir der.
Söz, ahdidir beşerin, Vefâsı kendi ikliminde var olma biçimdir, derken sözün önemini anımsatır Lal Laleş, verilen sözlerin, sözlü kültürün, kuşaktan kuşağa aktarılan değerlerin simgesidir söz. Zuhur edende olduğu kadar bâtında da mevcuttur. Bâtına, sırra, şifreye ve simgeye sığınmak coğrafyanın dayattığı zorunluluklardan kaynaklıdır çoğunlukla. ‘Söylesem öldürürler sussam öldüm’, ikilemini tarih boyunca yüreğinde ve boğazında hissedenlerin sığınağıdır batın ve sır; söze giydirilen görünmez bir pelerindir.
Diyarbakır, Dicle, Turabdin, Suzan Suzi, Kırkalar Dağı, Mardinkapı Mezarlığı demektir, Asur ve Bizans’tır, Melek Tavus’dur. Hikâyelerin son cümlelerinin suya atıldığı bu coğrafya, akrepli yılanlı yaz gecelerinde, gölgelere karışan suretlerin, gizemli anlatıların mekanıdır. Sorulara defter yakan cevapların verildiği yerdir. Defter Yakan bölümünde masalını yitiren dev çıkar karşımıza ve Dıranas’a ölüm gününde verilmiş evet. Şair burada ne anlatmak istemiştir, deriz ister itemez, ipuçlarının peşine düşünce edebiyat ve gerçeğin birleştiği yakıcı bir öyküye, Adnan Binyazar’ın Diyarbakır’da geçen çocukluğuna çıkar yolumuz: “Masalını Yitiren Dev, Adnan Binyazar’ın çocukluk yıllarından itibaren ailesine, çevresine ve kendine dair ayrıntılara yoğunlaşır. Her ne kadar eser, yayınevi ve yazar tarafından “roman” tür belirlemesiyle yayımlanmışsa da Adnan Binyazar’ın 16 yaşına kadarki biyografisini bütün ayrıntılarıyla vermektedir. Romanın başındaki anekdot eserin gerçek hayata dayalı yönünü somutlaştıran güçlü bir örnektir: Sami N. Özerdim, yazılanların dehşetinden ya da gerçeği öğrenme isteğinden olsa gerek, yazarın daha küçük bir çocukken aşçı dükkanında boğaz tokluğuna çalıştığı ve evinin soğuk, karanlık bir odasına sığındığı ustasından gördüğü işkencelerin izleri olan baldırındaki “öküzgözü iriliğindeki oyuğu” ve sol elinin orta parmak tırnağındaki çatlağı görmek ister. Aynı şekilde Ahmet Muhip Dıranas da yazara yaşadıklarını gerçekten yaşayıp yaşamadığını sorar ve “evet” cevabını alır.”[3] İşte defter yakan cevap budur. Lal Laleş, Adnan Binyazar’ın tırnağındaki çatlağın ve baldırındaki öküzgözü iriliğindeki oyuğun acısını kendi tırnağında, etinde hissetmiştir.
Şair, Yaşam gölgedir diyerek okurun kucağına bir yığın problem daha bırakır. Bu cümleden ister Platon'un gölge ideasına uzanın, isterseniz Jung’a. "Rüya Kayıtları" bölümü, adını Adorno’nun Rüya Kayıtları’ndan almış. Adorno, 2. Dünya Savaşı’nın, faşizmin ve insanlığın korkunç yüzüne tanık olunca Auschwitz’ten sonra şiir yazmanın barbarca olduğunu söylemişti. Okuyan ve yazan herkes zaman zaman bu sözü anımsamış olsa gerek.
Kan aşkla kesiştikçe canfes, kim çiçek açmak istemez ki Nora? der şair, kim çiçek açmak istemez ki sahi? Ne yazık ki mesafeler ve kaygılar demiri çürüten pas gibi çürütür aşkı ve o meçhul zaman gelir. Sabır işe yaramaz, verilen sözler, edilen yeminler, kavuşma denemeleri boşa çıkar. Aşk bir meraktır âkıl baliğ olunan çağdan bu yana. Seni doğuran kusursuz ormanda aşk çoktan çekti ikimizi endişenin gölge saatine dizesinde biliriz ki endişe aşkın mayası çürütmeye başlamıştır.
Bakışlar vedalara gönül koyar. Aşkın bencil ve sahiplenen, kuşatan ve işgalci yanı su yüzüne çıkmaya başlamıştır. Delirmeme ramak kaldı der şair, Lawrence Durrell ’de “Aşkın nedenleriyle deliliğin nedenleri aynıdır, yalnızca dereceleri değişiktir”[4] der yıllar öncesinden şairi destekler nitelikte. Diyarbekir’i sana aşk olarak veriyorum. Sen varsın artık. Sen bu kadar varsan ben yokum artık. Bütünleşme ya da bir olma değildir imlenen, taraflardan birinin diğerini yok etme, ölü ele geçirme denemesidir. Aşk işte bu noktada bitmiştir. Hem de kesinlik bildirerek. Aşkın ölümü ilan edilmiştir. Ancak öldü diye bitmez bir aşk, anıları hafızanın çekmecelerine saklamak ve o çekmeceyi açıp anıları gizlice okşamak kalır geriye. Anımsananlar gerçekten anımsandığı gibi mi yaşanmıştır? Anımsarken yaşanılanları ve geçmişi farklı bir renge ve kıvama dönüştürür bellek. Anımsamak ve yazmak geçmişi yeniden inşa etmektir. O nedenle anımsanan ve yazılan gerçek dediğimizin gölgesidir. Öyleyse artık yalnızca İstanbul değil dünya bir hiçtir.
Nora İstanbul Bir Hiçtir, "Karanfilli Hakikat" şiiri ile biterken farklı bir mecraya uzanır Lal Laleş.
Herkesin kendinden koptuğu an
Her aşk kendi ruhunu,
Bir ağaç tarihi uykusundan uyandırdı
En büyük barikat karanfilli hakikat
Bir ağacı koruma kıvılcımının yangına dönüştüğü anları, dayanışmayı ve direnmeyi son söz olarak söyler Lal Laleş. Aşkın dönüştürücü ve mucizevi gücü, umudu diri tutmak için yaşamak zorundadır. Aşkın ateşi küllendiğinde köze üflemek şairlerin görevidir biraz da.
[1] Lal Laleş, Nora İstanbul Bir Hiçtir, Ayrıntı Yayınları, 2021
[2] Lawrence Durrell, İskenderiye Dörtlüsü- Balthazar, Can Yayınları,2005, sayfa 254, Çeviren: Ülker İnce.
[3] Meral Demiryürek, Edebiyatta Kurgu - Gerçek İlişkisine Çağdaş Bir Örnek: Adnan Binyazar ve Üslubu, Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, Cilt 14, Sayı 1, Mart 2017,
[4] Lawrence Durrell, İskenderiye Dörtlüsü- Balthazar, Can Yayınları, 2005, sayfa 60, Çeviren: Ülker İnce.






