Çam ağacının altında esintinin dilini kuruttuğu bir zamandaydı. Elindeki kitap uzun zamandır parmaklarının arasında, oracıkta sararıvermişti. Ellerinde saçlarında ufak tefek örümcek yavruları üstünde doğmuş gibi hiç kanıksamadan geziniyordu.
Pedal çevirme sesi, gökyüzünde yakından dolanan uçak homurtusu ve rüzgârın fısıltısıyla sohbet ediyordu. Ağaçlarda gezinmiş, kırmızı yapraklı olana tutunmuş, erguvanı koklamış, şimdi tam vakti olan puf çiçeklerine dokunmuştu. Hayat gibi uçup gitmişti puf çiçekleri.
Sakalar yavrularını korumak için ötmeye başlamış. İki adamın koyu sohbeti bölünmüş yüzleriyle maskelenmişti. Ördekler suya dalıyor. Gölde kaybolup başka bir noktadan yeniden doğuyordu.
Ahşap bankta rüyaları kovalayan düşler diliminde yoğunlaşan uzanmış ayaklar görünüyordu. Uğultular halinde arı seslerine karışan kalabalık, karınca yuvasına basmadan uzaklaşmasını kolaylaştırıyordu. Sandalyesini göz ucuyla kontrol etti, toprağın kokusunu duyarak farklı boyuttaki basamakları tırmanmaya başladı.
Bir eliyle çocukların trabzanlara sürtündüğü gibi tozlu raflardaki kitapları hissediyordu. Üstünde hareket halindeki karıncalar kelimeler ve cümleleri taşıyıp yuvalarına götürüyorlardı. Basamakları çıktıkça, kürek sesine eşlik eden gittikçe uzaklaşan motor seslerini duyuyordu. Helezon halinde kule kütüphane, balık kokusu tadında, Botticelli ve Tiziano tabloları büyüsünde uzanıyordu. Sürekli tırmanıyordu. Bir taraftan tartışma sesleri, bir taraftan bisikletlilerin pedal çevirme sesi geliyordu. Kulenin boşluğunda, toprağın tozunu ve eş zamanlı gelen nem ve suyu hissetti.
Cilt cilt kitaplar, dosyalar kulenin boşluğunda uçmaya başladılar. Bir kısmı basamaklara, bir kısmı boşlukta ses çıkarmadan asılı kaldılar. Artık tasnifsiz ve dağınık haldeydiler. Çocuk çığlığı, tavla pullarının sert dizilişi, zar sesleri kitapların bir kaçını aşağı yuvarladı.
Basamaklar çıktıkça çoğalıyor. Kulenin tepesi gittikçe uzaklaşıyordu. Çay bardaklarındaki kaşıklar dönüyor. Çay kokusu ve sohbetleri uğulduyordu. Sığırcık sürüsü şen şakrak dövünüyordu.
Gün ışığı yaprakların arasında kitapların parlak kapaklarında yansıyordu. Kulenin tepesinde tanıdık seslerin dedikoduları yankılanıyordu. Arkasından onu hafif bir kitap çevirme sesi ve dudak kıpırtısı takip ediyordu.
Basamaklar kayganlaşmış, nemlenmiş ve ıslanmıştı. Koşmak geliyordu içinden ancak kaygan zeminden korkuyordu. Yüzündeki nem nedeniyle her esintide bir üşüme duymaya başlamıştı. Trabzanlar ortadan kaybolmuş. Havada duran kitaplara tutunuyordu artık. Zemin kaygan ve çamurlu hale gelmişti. Çekirdekler çitleniyor ayağının önüne atılıyor, kirli zemine saplanıyordu. Yakından telefon konuşmaları sesi geliyor. Kulede çınlıyordu.
“Nasılsın? Neredesin? Uzun zaman oldu. Göl kenarı keyfi güzel.”
Tutunacak kitapta kalmamıştı. Tepeye yaklaştıkça kelleşti basamaklar. Emekleyerek çıkmaya başladı. Yorulmuştu. Basamağın birine çöküverdi. Diğer basamağa da sırtını dayamak istedi ama basamakla beraber kulenin üst kısmı ondan uzaklaştı. İki kule yan yanaydı artık ve birisinin zirvesindeydi. Diğeri havada asılı sonsuzluğa uzanıyor gibiydi. Aşağı inme zamanı gelmişti.
Trabzansız kitaplara tutunarak aşağı inmeye başladı. Ama böyle midesi bulandı. Kafasındaki şapka yüzüne düştü. Ter içinde kalmıştı. Göbeğindeki kitabı eline aldı ve önünde uzanan batan güneşin oluşturduğu gölde yansımalara baktı.