"Benim ortak noktalarım olduğunu düşündüğüm Yahudi yazarlar arasında Kafka, Sholem, Aleichem, Isaac Babel ve Isaac Bashevis Singer yer alıyor."
14 Kasım Perşembe akşamı yazar Etgar Keret’in İstanbul'da Robinson Crusoe 369’da imza günü vardı. Ne yazık ki gidemedim. Ama geçen yıl bir söyleşi ve ardından imza gününe katılmıştım. Yazarın imza etkinlikleri ve söyleşileri oldukça samimi geçiyor. Herkesle kısa kısa sohbet ediyor. Evet, bunun için uzun kuyruklar oluşuyor ama sonuç okurları kesinlikle mutlu ediyor.
Gazze Blues, Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü, Buzdolabının Üstündeki Kız, Nimrod Çıldırışları, Kapı Birden Vuruldu, Etgar Keret’in ülkemizde yayımlanmış kitaplarından bazıları. Yazarın, New Yorker, Zoetrope ve This American Life gibi dergilerde de yazıları, kısa öyküleri yer alıyor. Kısa öykü vurgusunu yapmamın en önemli nedeni aşağıda bir bölümünü okuyacağınız 5 Kasım 2013 tarihli Huffington Post söyleşisi. Söyleşinin başlığı Keret’in yazdığı çok kısa öykülere atıfta bulunuyor:
Etgar Keret, geçtiğimiz günlerde UCLA’da (University of California, Los Angeles) bir dizi etkinliğe katılmak üzere Los Angeles’ta bulundu. Üniversitenin İsrail çalışmaları bölümü kendisini misafir etti. Keret, etkinliğin sonunda onuruna verilen bir resepsiyona katıldı. Yapılan etkinliklerde, 46 yaşındaki Keret, kendisini İsrailli bir yazardan çok Yahudi bir yazar olarak tanımladığını ifade etti. “İsrailli olmak ulusal bir ayrım, Yahudi olmak ise bana kalan miras,” biçiminde açıkladı söylediklerini. Bir örnek verdi: “Yaşadığınız apartmanı, siteyi düşünün. Pek çok insan bir arada yaşıyorsunuz. Peki ortak noktalarınız neler? Benim ortak noktalarım olduğunu düşündüğüm Yahudi yazarlar arasında Kafka, Sholem, Aleichem, Isaac Babel ve Isaac Bashevis Singer yer alıyor.”
Aslında kimse Keret kadar İsrailli olamaz herhalde. Çünkü hayatının tamamını Tel Aviv'de geçirmiş. Anne ve babası Belarus ve Polonya Yahudi katliamlarından kurtulmuş. Ağabeyi askerliğini yaptığı sırada mahkûm olmuş. Kız kardeşi ise katı Ortodoks bir cemaate üye ve beş çocuk sahibi.
Keret, ilk kısa öykülerini zorunlu askerlik hizmetini gerçekleştirdiği dönemde yazmaya başlıyor. Kendini berbat bir asker olarak tanımlıyor. Ayrıca çevresindeki askerlerin birçoğunun da berbat olduğunu iddia ediyor. Bir binanın bodrum katında bulunan bilgisayar odasında geçen zamanını yazarak değerlendirmeye başlıyor. “Pek çok duygumu bastırmak zorundaydım,” diyor Keret. “Bastırdığım duygularımı yazarak açığa çıkarabiliyorum. Bu nerdenle öyküler benim güvenli alanım. Kurmaca gerçek ve doğru olabileceğiniz tek alan, gerçek hayattan farklı olarak yalan söylemeye ihtiyaç duymadığınız tek alan.”
Bu seyahatte gerçekleşen etkinliklerin ardından Etgar Keret’e sorulan sorulardan bazıları da şunlar:
Hayranlık duyduğunuz, kendinizi yakın bulduğunuz yazarların eserleriyle kişisel ünlerinden farklı değerlendiriliyor. Kafka modern ve biraz ironik, Aleichem hicvin üstadı, Babel mizahi ve kurnaz Singer yine mizahi olarak nitelendirilebilir. Siz kitaplarınızı nasıl nitelendiriyorsunuz?
Kitaplarım farklı kişilerce farklı değerlendiriliyor. İlk kitabı yayımlattığımda büyük bir konferansa ve okuma etkinliğine katılmıştım. Bu toplantıda kimi çok gülmüş kimi bana oldukça kızmıştı. Okuyucu ve metin arasında her zaman böyle karmaşık bir ilişki vardır. Bir çeşit kokteyl gibi düşünün. Kokteyle biraz su eklenirse ortaya bambaşka bir şey çıkar. Metinlerimde görülen mizah bir etki, kendimi korumak için kuşandığım bir çeşit zırh.
Az önce adı geçen yazarların uluslararası ünleri olduğunu söyleyebiliriz. Sizin kitaplarınız için de bu durum geçerli mi?
Kırk altı yaşındayım. Hayatımın tamamını Tel Aviv'de geçirdim. Biraz Kant'a benziyorum. Hayatım boyunca aynı yerde yaşadım, aynı yollarda yürüdüm. En iyi arkadaşlarım, üç yaşımdan bu yana tanıdığım insanlar. Birinin babası evde bozulan televizyonu onarmaya gelirdi. Bebek bakıcısı olmadığından bebeğini de yanında getirirdi. Onu hâlâ her hafta görürüm. Ben kendi ülkesini yazan güneyli yazarlar gibiyim. UCLA’da gerçekleşen etkinlikte de söylediğim gibi, insanın bir sorununa, beklentisine, hayaline dokunmanız uluslararası olmanıza yeterlidir. İnsana gerektiği kadar yaklaştığınızı gösterir.
Kapı Birden Vuruldu isimli kitabınızda "Yaratıcı Yazarlık" adlı bir öykü var. Bu öyküde yaratıcı yazarlık eğitimi veren bir kişi, derslere katılan insanlar var. Eğitmen yazdıklarını yayımlamayı başarmış ancak yazdıkları ıvır zıvır olarak nitelendiriliyor. Acaba bu öykünüzde, sizin eserlerinize yapılan eleştirilerle ilgili bir gönderme var mı?
Ben kısa öykü yazıyorum ve yayıncılar kısa öyküyü sevmiyor. Bana sürekli şöyle teklifler getiriyorlar, karakterlerin isimlerinin A harfiyle başlayıp devam ettiği İsrail'in farklı illerinde geçen öyküler yazın diyorlar.
Öyküleriniz, İsrailli öteki yazarların öykülerinden ne yönlerde farklı gösteriyor?
Geleneksel anlamda yazan İsrailli yazarların ortak hikâyeler anlattıklarını düşünüyorum. Kibbutz öyküleri, askerlik öyküleri gibi. Öykülerde yer alan karakterler farklı şehirlerden gelir ve yazar hepsini ayrı ayrı yaratmak zorundadır. Bu noktada önceki nesillerin bizlere karşı biraz kırgın olduğunu gözlemliyorum.
Bu demek oluyor ki alışılagelmiş çizgilerin dışında duruyorsunuz.
Evet.
Anne ve babanızın katliamlardan kurtulmuş olması mı sizin yazar olmanızı sağladı? Kendinizi geçmişe şahitlik eden ve bugünün deneyimlerini anlatan, acılarından hikâyeler çıkaran biri olarak mı görüyor musunuz?
Çocukken, ailem etrafımdayken asla ağlamazdım. Annemin annesi gözlerinin önünde öldürülmüş. Bundan daha trajik bir şey olabilir mi? Bu yüzden en önemli şey onların mutlu olmasıydı. Ben de elimden geleni yapardım. Doğrusu yaşadıklarına rağmen annem ve babam mutlu insanlardı. Kutlamayı severlerdi. Duyguları gizleme, kendi içinde yaşama hali bende çok güçlü. Askerliğimi yaptığım dönemde de duygularımı açığa vurmak konusunda korkularım vardı. Duygularımı bastırıyordum.
Altı gün savaşından kısa bir süre sonra doğmuşsunuz. Acaba sizden önceki kuşak İsrailli yazarlardan farklı yazmanın bir nedeni bu olabilir mi?
1967 kuşağının yetiştiği dönem, İsrail’in bütün dünyada oldukça tanındığı bir döneme denk gelir. Charles Bronson ve Entebbe filmi, Miss Universe ve Eurovision şarkı yarışmasında birincilik, bir dönem ülke olarak üst üste elde etmiş olduğumuz başarılardan bazıları. Bu başarılar herkesin bizleri sevmesini sağladı. Basketbol takımımız Avrupa şampiyonu oldu. Bütün bu süre boyunca İsveçli kadınlar İsrailli erkek arkadaş bulmak üzere ülkemize geldiler.
Son on yılda Tel Aviv oldukça değişti, özellikle son beş yılda. Sanat hareketlendi, bir gurme cenneti haline geldi. Ayrıca dünyanın en bilinir gay eğlence başkenti oldu. Tel Aviv bu haliyle hâlâ sizin şehriniz mi? Yoksa çok mu hızlı değişti?
New York’a gittiğinizde 20. yüzyılın müzesi dersiniz. Keza Paris’e gittiğinizde şehri 19. yüzyılın müzesi olarak tanımlarsınız. Peki ya Tel Aviv? Kudüs’ün tersine, hâlâ kimliğini arayan bir şehirdir bence. Bu şehrin ne üzerine kurulduğuyla ilgili çok fazla konuşulur. Bu noktada ben de bazen şehre çok yakın bazen uzak hissederim. Kıyaslama yapabileceğim bir başka şehir Berlin. Çünkü Yahudi ve Alman olmakla ilgili bir şeyler var bu şehirlerde. Şunu iddia edebilirim ki, İsrailliler ve Almanlar ulusal marşları okunurken tam tersini düşünen yegâne topluluklardır.
En çok beğendiğiniz öykülerinizin aslında kimsenin beğenmediği öyküler olduğunu söylüyorsunuz. Bir örnek verebilir misiniz?
“Nimrod Çıldırışları” öyküsünü yazarken, aslında yazdıklarımın iyi olduğunu düşünmüyordum. Yazdıklarımın çok kişisel olduğuna inanmaya başlamıştım. Üç kişiydik. Yakın bir arkadaşım ve intihar eden öteki yakın arkadaşım. Yazdığım öykü bir otobiyografi oldu. Ancak arkadaşım yazdıklarımı çok beğendi ve mutlu oldu. Kitabımın edisyonunu yaparken arkadaşıma, “Öyküyü kitaba koymaktan vazgeçtim,” dedim. Arkadaşım öykünün çok güzel olduğunu ve kitaba koymayacağım için üzüldüğünü söyledi. Bir süre sonra beni aradı ve, “Söyle birbirimizi ne kadar zamandır tanıyoruz?” dedi. Ben de, “Yirmi beş yıl olmuştur,” dedim. “Bu yirmi beş yıl boyunca senden ne zaman bir iyilik istedim?” diye sordu. Ben de, “Hiçbir zaman,” dedim. Yirmi beş yıl sonra benden bir iyilik istiyordu. Öyküsünü basmamı istiyordu. “Tamam,” dedim. Kitaba koydum. FSG (Farrar, Straus, Giroux adlı prestijli bir yayınevi) kitabı aldığında bu öykünün kitabın adı olması gerektiğini söyledi. Zoetrope öyküyü yayımladı ve benim en çok bilinen öykülerimden biri oldu. Oysa ben sadece arkadaşımı mutlu etmek için yapmıştım.
“Crazy Glue” adlı öyküm, pek çok kez film olarak adapte edildi. Adaptasyonlardan biri bir romantik komedi, öbürü korku. Durum böyle olunca öykülerin birden fazla okunması gerekliliği de ortaya çıkıyor. İşte bu yüzden okurların öykülerimi nasıl algıladıklarını hâlâ bilemiyorum.