Bulamazsam… Bulamazsam ne yaparım! Rengi yok. Renkli olsaydı bulabilirdim. Saklamadan evvel bir mendile sarmalıydım. Ah, sarmalıydım. Koynuma koymalıydım. Su gibiydi, suyun içine saklamış olmalıyım. Bidondaki suyu boşaltayım. Bidonu boşaltırken bir elimi bidonun ağzına tutayım. Oradaysa elime değer. Parmaklarıma çarpınca hemen anlarım o olduğunu. Orada yoksa. Ah! Yoksa o zaman sarı çiçeğin dalları arasına bir daha bakarım. Çiçekleri sevdiğimden, hem de çok sevdiğimden önceleri çiçeğin içine koymuştum. Sonra bir ara çıkardım. Sevmek için çıkardım. Okşadım, kokladım yeniden sakladım. Ama nereye? Nereye sakladım. Hah. Sobanın altına. Ama o zaman bahardı. Sobaların kalkmasına az kalmıştı. Nasıl olsa yakmıyorum diye sobanın altına saklamıştım.
Bilseydim. Böyle olacağını bilseydim.
Bilseydim de bir şey yapamazdım. Evden hemen çıkın, dediler. Çocuklar ayaklarına terlik bile geçiremeden kaçıverdik. Kaçarken, küçüğüm kucağımdaydı. Ağzındaki emzik düştü. Eğilip almaya fırsat vermediler. Küçüğüm kucağımdaydı ama aklım ondaydı. Sokağa çıkma yasağı kalkar kalkmaz gelir alırım diyordum. Aylarca yasağı kaldırmadılar. Bir ben bilirim ne çektiğimi. Yok, çocuklarla ortada kaldığımızdan değil. O da var ama en zoru, onun evde kalmasıydı. Bir ara, baktım bu yasak uzadıkça uzuyor, gizlice eve gireyim alayım, dedim. Kimselere de bir şey söyleyemiyorum. Aklı eksik biliyorlar zaten beni. İyice deliye çıkarırlar adımı. Yandım Allahım yandım. O öyle içerde. Yalnız. Korkmuştur da. Korkulmaz mı? Korkulur. Evden çıkmadan önceki gece altımıza etmedik mi? Ettik. Üç gece boyunca hiç uyumamıştım. Uyunur mu? Rak rak rak! Sabahlara kadar. O gece gözüm biraz dalmış. Uyandım ki ne göreyim. Çocuklarla ben, vallahi bak, hepimiz birden altımıza işemişiz.
İşte o gece çocukların üstünü başını değiştirdim. Yaş çarşafları yataktan çıkarırken pencere camları şırank diye aşağı indi. Büyük oğlan kustu birden. Sabah televizyondan öğrendim ki Vesile Ablaların evine roket düşmüş. Veso Abla çok çekişirdi benle. Hep hamam böcekleri yüzünden. Bilirdim, iyiliğime söylerdi. İçten içe hak verirdim. Hamur leğeni başında fırından dönerken çocukların hakkı için bir sıcak ekmek vermemezlik etmezdi hiç. Vah Veso, vah surun taşları başımıza!
Başka zaman olsa oğlanı haşlardım, kustu, iş çıkardı bana diye. Yeminle hiç kızmadım. Bakmayın siz el âlemin dediklerine, çocuklarıma üzülüyorum ben. Böyle günde çocuklara kızmayacak kadar yerinde kafam. Olaylar başlamadan evvel çocukları yurda vereceklerdi. Bir kadın geldi eve. Suratıma iyice baktı. Sen iyi bir annesin, dedi. O kadının yüzü suyu hürmetine almadılar çocuklarımı. Müdüre benim hakkımda iyi rapor yazmış. Çocukların anneleriyle kalması iyi olur, demiş. Allah ondan razı olsun. Keşke onu sakladığımı kadına anlatsaydım. Bir akıl ver bacım, deseydim. Bende bir şey var. Sana göstermek istiyorum ama göremezsin. Göremeyince var olduğuna inanmazsın. Ben bu şeye çok düşkünüm. Kaybetmekten çok korkuyorum. Billahi küçük bir kızken babama düşkün olduğum gibi düşkünüm. Belki bana onu çarşafa sarmamı söylerdi. Vah bana! Nasıl akıl edemedim bunca zaman bir mendile, çarşafa ya da eski sofra örtüsüne sarmayı. Bavo, ez zanım; çavê nedirixand hevldana çopê.*
O gece roket düştü diye onu yerinden çıkardım. Dedim, evime de düşer belki. Dünya gözüyle bir daha bakayım. Gerçi bakılacak bir şey değil. Rengi yok, şekli yok. Olsun yine de elime alıyorum. Birbirimizi duyuyoruz. Uzun süre aynı yerde kalırsa küsüyor hem. Ara sıra çıkarmak, yerini değiştirmek lazım. Sevilmek istiyor. Biraz okşadın mı yumuşuyor. Hiç bu kadar sertleşmemişti. Korkudan taş kesilmiş. İlk kez mermi düştüğü akşam bile bu kadar katılaşmamıştı. Avucumun içinde onu severken, evleri yıkılsın, dedim. Dedim valla, içim kötülük doldu. Niye böyle söylediğimi ona bir bir anlattım. İnsanların zulmünü anlamıyor tabii, ne bilsin. 1993 sonbaharı, Lice’deyiz, dedim. Kurutmalık patlıcanları ipe dizdim. Annem, Otur biraz da dinlen, dedi. Yok, kızlarla çeşmeye gideceğim, dedim. O zamanlar, kanatlarım dut dalı gibi sağlam. Koca kovalarla suyu, yüksünmeden, eve kadar omzumda taşırım. Hey gidi günler. Gençlik bende. Boy bende. Güç bende. Sen yoktun o günlerde. Omzumda su kovasıyla çeşmeden dönerken uzaktan gördüm alevleri. Suyu döke saça koşarak yetiştim. Baba. Baba, o nasıl kavrulmak öyle. Ahali hep dışarda. Bütün evleri birden ateşe vermişler. Vallahi hepsini birden tutuşturmuşlar. Komutan, siz ekmek, erzak vermeseydiniz bu itler dağda üç günden fazla yaşayamazdı, diye bağırıyordu. Licok köyünün kıyameti o gün koptu. İşte seni orada buldum. Allahtan rengin yok, o kalabalıkta kimse fark etmedi. Bu boynumuzdaki kılıç yeni değil, dedim. Yine de hiç bu seferki kadar keskin olmamıştı. Billahi bu kez iyice berbat ettiler. Artık ne şap olur ne şeker. İşte bunları ona anlatım anlattım sonra onu başka yere gizleyiverdim. Ama nereye? Ya Rabbim nereye? İbrahim Ethem gömleği keten eğer bulursam ruhuna üç kulhuvallah bir elham.
Tepsinin arkasına mı koydum acaba. Tepsiyle duvarın arasında hep biraz boşluk oluyor ya. Orada, kolay yerde dursun, bu ara sık sık çıkarmam gerekir diye düşündüm. Ama sonra, sonra ne yaptım. Niye oraya koymadım ki! Yoksa koydum mu? Koydum da gelenler mi buldu, aldı. Gelenlerin de evi yıkılsın! Ev yıkanların evi yıkılsın! Aldınız da başınız göğe mi erdi. Ne anlarsınız siz ondan. İsmi yok cismi yok bir şey işte. Bayrak değil, bıçak değil. Size göre hiç değil.
Aaa kırmızı şapkam! Geberesiyeler, yere atmışlar şapkamı. Dışarı çıkarken hiç takamadığım fosforlumdur o benim. Büyük amcam yollamıştı. Almanya’dan. Lice yandıktan sonra hepimiz buraya göçtük. Zahit amcam Almanya’ya gitti. Amcamın aklında köydeki gibi kalmışım zağar ki tutmuş bana şu dolaptaki sosyetik elbiselerle bu şapkayı yollamış. O zamanlar çok heveslenirdim takıp dolaşmaya. Uzun saçlarım şöyle şapkanın altından dağınık dağınık görünsün isterdim. Rüyamda görürdüm, Sait’i kıskandırmak için kısa eteğimi giyip şapkamı takmışım. Köydeki çocuklarla haber yollardı bana, o eteği giyersem köyü terk edeceğini söylerdi. O gün anneme kızlarla çeşmeye gideceğimi söylemiştim ya, yalandı. Sait bekliyordu orada. Her buluşmamızda titrediği gibi değildi ellerinin titremesi. Kovayı doldurup doldurup suyu başından aşağı döküyordu. Son kez soruyorum, dedi, dağa gelecek misin? Gelmeyeceğim, dedim, ikimizi aynı yere vermezlermiş. Onunla aynı yerde olmak istememe sevindi mi yoksa gitmeyeceğimi söylediğim için kızdı mı anlamadım. Sırtımızı yasladığımız dut ağacının dalına hırsla asıldı. Sararmış yapraklar yere döküldü. Islak montunu ve gömleğini çıkarıp yapraksız dala astı. Gözlerim göğüslerinin ve göbeğinin etrafındaki kıllara kayıyordu. Ekşi erik yemişim gibi bir kamaşma vardı dilimde, içimde. Önümde böyle çıplak durmasına kızmışım gibi yaptım, kovamı çekip çeşmeye uzattım. Benim için geliyorsan gelme zaten, diye söylendi. Ben de, eğer sen benim için kalmıyorsan cehenneme kadar yolun var, diye bağırdım. Bu, Sait’i son görüşüm oldu. Aslında Sait’e bağırdığım esnada dağa gitmeye karar vermiştim. Alevlerin arasında onu bulmasaydım, gidecektim. Ama onu bulduktan sonra imkânı yok gidemezdim. Ben olmazsam kimse ona bakmazdı. Var olduğuna bile inanmazlardı. İnsanlar görmedikleri şeylere inanmıyorlar.
Suriçi’ne taşındığımızdan beri, yani yirmi iki yıldır, hep Sait beni uzaktan gözlüyormuş gibi geliyor. Kırmızı şapkayı takmaya heveslenmem bundandı. Sait’in saklanmaktan vazgeçerek yanıma gelmesini umuyordum. Gelseydi, eli ayağı tutmayan adama veremezlerdi beni. Gel gör ki, şapka takmaya utandım. Nereden geldiyse, içime yerleşmişti utanç. Doğrusunu isterseniz utancımın nereden geldiğini biliyorum. Babamdan geldi. Yandı ya babam. Bir daha hiç dışarı çıkmadı. Utandı babam. Veso ablayı da utanma tutmaz inşallah ya Rabbim. Ya Rabbim sen büyüksün. Kolu koptu diye fırına hamur götürmeye utanmasın Veso.
*Baba biliyorum; esirgenen göze çöp batar.