Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

29 Mart 2020

Öykü

Gardenyalar

Emre Ocaklı

Paylaş

6

1


Çocuk yüzümdeki masumiyet, annemin olağanüstü güzelliği ve babamın o sahiplenici bakışları fotoğrafı bir korku filmi sahnesinden farksız kılıyor. Ne yazık ki gerçek ama… Yaklaşık yirmi yıl önce, bir ilkbahar gününde, hemen karşımızda yıkılan eski binanın havada uçuşan tozlarının saksıdaki gardenyalarımızı örttüğü büyük balkonumuzda çekilmişti. Kimin çektiğini hatırlamıyorum, çok da önemli değil. Çiçeklerin güzel kokusu, babamın güçlü kolları arasındaki huzurum ve annemin güzel yüzü bir an başımı döndürüyor ama salondan gelen öksürük sesiyle hemencecik kendime geliyorum. Plastik tepsiye koyduğum iki fincan kahveyle kolilerin arasından bir balerin gibi süzülüp Berna’nın yanında bitiyorum. “Ne iyi ettin de geldin. Yoksa bir daha ne zaman görüşebilirdik kim bilir?” Sesimdeki yapaylığa gülmemek için zor tutuyorum kendimi.

Anlatacak çok şeyi var. Her zaman böyleydi. Bir yerlere yetişmesi gerekiyormuş gibi bir konuyu bitirmeden diğerine atlar, nefesinin kesilmesine aldırmadan yaşadığı coşkuyu senin de yaşaman için sesini olabildiğince yükseltip sıradan hikâyelere bile anlam katmaya çalışır. Çocukken de böyleydi, lisede de böyleydi, üniversitede de. Hiç değişmedi. Altı aydır görüşmüyoruz. Yirmi dokuz yıl boyunca yaşadığımız en uzun ayrılık bu. Beraber büyüdüğümüz bu mahalleden taşındığı için bir türlü fırsatını bulup görüşemediğimizden yakınıyor ama gerçek bu değil. Evlenen çoğu insan gibi eve kapandı. Bunu kendisi de biliyor ama bunu söylemek her insan için kolay bir şey değil. Anlıyorum. Veya anlıyormuş gibi yapıyorum. Ara verir gibi olduğu bir an, konu olması gereken yere, benim taşınmama geliyor. Bir anda yavru bir kedi gibi hüzünleniyor. Bunu nasıl yapıyor bilmiyorum ama çok başarılı. “Demek gidiyorsun ha?” Gözlerimi kısıp hüzünlü baktığımı varsayıyorum. “Evet. Bu şehir gerçekten yorucu olmaya başladı.” Gözleriyle evi kolaçan edip yerdeki kolilere, boş vitrine, mavi çöp poşetlerine bakıyor. “Bütün evi tek başına mı topladın?”

Güçlü kadınlara her zaman imrenmiştir Berna. Öyle bir kadın değildi ama kendisini hep güçlü göstermeye çalışırdı. Boyuyla posuyla orantılı olduğunu düşünürdü bunun. Dev gibi cüssesiyle elbette güçlü olmalıydı. Benim gibi minik bir kadının birkaç eşyayı toplaması onu şaşırtmıştı. “Evet,” dedim, “babam da tam zamanında gitti. Ortaklarından biri acil olarak İngiltere’ye çağırdı. Dün sabah apar topar gönderdim işte.” Annemi de soracaktı elbette. Sazı elime almışken ona konuşması için fırsat vermedim. “Annem de Bodrum’da bizi bekliyor işte. Evi toparlıyor. Burada tüm işlerin bana yıkılmış olması canını sıkıyor ama yapacak bir şey yok. Bitti zaten.” Soracağı soruyu sezip ondan önce davrandığım için hazırlıksız yakalandığı belli oluyor yüzünden, ama konuşacak bir şeyler bulacak birkaç saniye içinde, biliyorum. Büyük yüzünde bir nokta gibi duran burnunu bir iki kez çekiyor. “Gitmeden evi silseydin keşke, tuhaf bir koku var.” Tuvalete doğru bakıyorum ani bir şekilde, “Lodos var ya, oradan geliyor koku. Üç gündür burnumun direği kırıldı.” Böyle bir şeyi ilk defa duyduğuna eminim.

Aklına bir şey gelmişçesine yerinden fırlayıp pencerenin önünde dizili çiçeklere doğru gidiyor. “Bu çiçekleri çok seviyorum.” Sever elbette. Çocukken bizim evden çıkmadığı için en az benim kadar onun için de anlamlıdır o çiçekler. Yine de tuvaletten gelen kokudan kaçtığını düşünüyorum. Kahvemi alıp yanına gidiyorum. Gözleri hüzünlü bakıyor. Uzun parmaklarını çiçeğin beyaz yapraklarında hafifçe gezdirirken mırıldanıyor. “Tekin amca öğretmişti bana çiçekleri nasıl sevmem gerektiğini. Onunla da vedalaşmak isterdim.” Bunu da hatırlıyorum elbette. Babam, Berna’nın yaşına göre biraz büyükçe ellerini alır, yaprakların üstünde gezdirir, toprağa daldırırdı parmaklarını. Hissediyor musun, diye de sorardı. Berna gözlerini kapayıp, evet, derdi. Aynısını bana da yapardı. Berna’nın ne hissettiğini, benim ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum ama saç tellerime kadar rahatsız olduğumu çok iyi hatırlıyorum. Geceleri yatağıma girdiğimde, çiçekleri sevdiği gibi mi seviyor bizi, yoksa bizi sevdiği gibi mi seviyor çiçekleri diye uzun uzun düşünürdüm. Her ne olursa olsun yanlış bir şeyler olduğunu ve kötü bir kokunun yavaşça eve doğru aktığını görebiliyordum. “Babam seni çok sever. Benden ayırmaz. Biliyorsun.” Hafif bir tebessümle beraber başıyla onaylıyor. Elimi elinin üstüne koyuyorum. Yüzü kızarıyor.

Berna’nın bize gelmediği uzun aralarda babam onu sorar, hasta olduğunu veya ders çalışmak için evden çıkmadığını söylediğimde dudaklarını büzer, kaşlarını kaldırıp hayal kırıklığını belli edecek her hareketi gözüme sokardı. Korkmazdı elbette, çünkü onu anlayamayacağımı düşünürdü. Haklıydı, bir çocuk için yeterince yanlış şey görmemiştim, bilmiyordum. Beni en çok çiçeklerinin yanında sevip okşadığını ve bunu her yapışında Berna’yı sormasının ne anlama geldiğini anlamıyordum.

Ben o çiçekleri hiç sevmedim. Bir kez olsun yüzlerine içtenlikle bakmadım. Öldürmedim hiçbirini ama yaşatmak için de bir şey yapmadım. Sanki o çiçekler babamla Berna’nın çiçekleri gibi geldi hep bana, babam onun için büyütüyor, suluyor, toprağını karıştırıyordu.

Berna’nın neden yüzünün kızardığını anlamak zor değil. Bu konuyu yeniden alevlendirmek niyetinde değilim, sadece utanmasını istedim ve başardım. Babamla benim arama girip, ona kendini sevdirmeye çalışması, babamı rahatsız eden davranışlarımın neredeyse tamamının tersini yapıp onun gözüne girme çabalarını unutmadım. Kıskançlık iğnesinin tadına ilk o zamanlar bakmıştım.

Önce masum gibi görünen bu davranışlar zamanla Berna’nın büyüyüp genç bir kız olmasıyla beraber şekil değiştirmeye, babamın onun uzun bacaklarına kaçamak bakışlar atması, şakalaşmak adı altında dokunmaya çalışması her geçen gün daha da midemi bulandırmaya, içimde ikisine karşı koyulmaz bir nefret yaratmaya başlamıştı. Tüm bunlar olurken çiçeklerimiz hiç eksilmiyor, ölenlerin yerine yenileri geliyor, ev birbirinden farklı kokuların arasında gerçek kokusunu kaybediyordu. Babam sanki yeni gelen çiçeklerle gençleşiyordu; Berna’yla birlikte onların yanında birbirlerine daha fazla yakınlaşıyor, belden aşağı espriler yapıp çocuk gibi eğleniyorlardı. Ah! Saf annem. Olan bitenden haberi yoktu elbette. Benden başka çocuğu olmadığı için Berna’yı kendi kızından ayrı görmediğinden ötürü farkında değildi tüm bunların. Zaten gözünün önündeki şeyi bile görmekten yoksundur. Ev temiz olsun, yemek pişsin, yoksulluk olmasın, herkesin sağlığı yerinde olsun, yeter. Korkaktır da biraz; en ufak düzen değişikliği onu karamsarlığın bataklığında aniden boğar. Haliyle bu yakınlığı ve benim kaygılarımı anlaması mümkün değildi.

Koltuklarımıza döndüğümüzde birer sigara yakıp sessizleştik. Dışarıdan biri izlese, geçmişe dönüp o günleri düşündüğümüzü; yaptığımız hatalardan, çocukluktan hafif bir pişmanlık duyduğumuzu söyleyebilir. Ama öyle değil. Benim aklımda olan tek şey bir an evvel bu şehri terk edip annemin yanına gitmek. Dünya yansa umurumda değil. Annesinin kızı işte!

“Çiçekleri götürecek misin?” diye sorduğunda eski günleri düşündüğüne emin oldum. Geçmişinden bir parça istemek onun hakkıydı. Geçmişinden bir parçayı yarınına taşımak zor bir adımdı ve herkes bunu yapamazdı. Belki de biraz aptal olmak gerekiyordu ama Berna’nın böyle bir şey istemesi beni hiç şaşırtmadı. Gözleri sürekli evin içinde dolaşıyor, ama ne yapıp edip çiçeklerde kilitleniyordu. Çok istediğine emindim. Çocukluk arkadaşıma bir tanesi veremez miydim? Verirdim elbette. Soğumuş kahvemden bir yudum alıp gözlerimi gözlerine diktim. “Keşke verebilsem. Annem hepsini istedi. Bilirsin, çok sever çiçekleri. Evlatları gibi.” Yüzündeki hayal kırıklığı, bir şeyi isteyip de sahip olamamanın verdiği utancı tatması hoşuma gitmişti.

Babamla aralarındaki ilişkiyi tam olarak anlayamadığım günlerin birinde, odamda başımı kaldırmadan üniversite sınavına hazırlanırken bir gece babam sessizce odama girip yanıma oturdu. Derslerim haricinde kimseye ayıracak bir dakikam bile yoktu ama sıkıntılı bir hali olduğu belliydi. Çalışmamın nasıl gittiğiyle ilgili birkaç sorudan sonra asıl derdini anlatmaya başladı. “Bak kızım, bu sınav senin için çok önemli. Kafanı başka şeyler meşgul etmemelisin. Yoksa bir yılın kaybolacak.” Bunu biliyordum ama kaybolacak yıllarım konusunda çok endişeli değildim. O zamanlar pek planlı yaşamayı sevdiğim söylenemezdi. Yine de benim için endişelendiğini düşünüp kalbini kıracağım bir tepki vermedim. Ta ki parmaklarım arasındaki kalemden kurtulup küçük elimi iri avuçlarının arasına alıp asıl aklını kurcalayan derdini söyleyene kadar. “Berna’yı gördüm dün. Yanında bir çocuk vardı. Sevgilisi mi o?” Sevgilisiydi. Tanıyordum Atakan’ı, iyi bir çocuktu. Sınav döneminde onun hakkında böyle şeyler düşünmelerini, onun gezip tozduğunu ailesine söylemesinden korkup yalan söyledim. Pek inanmış gibi değildi ama inanmak zorundaydı. Diğer elini dizimin üstüne koyup, “Sevindim. Serseri birine benziyor. Hoşuma gitmemişti zaten.” Yüzüne sana ne dercesine bakarken dizimin üstündeki elinin dizginlerinden kurtulmak isteyen bir at gibi amansız bir savaş verdiğini hissettim. Elimi tutan eli terlemişti. Göğüslerime baktığına yemin edebilirdim. Hafifçe kendimi geri çeker çekmez aniden iki elini birden çekip ayağa kalktı. “Arada bir buraya gelsin, beraber çalışın,” diyerek odadan çıktığında beynimin karıncalanmaya başladığını, toprağın altında örtülü ne varsa gün yüzüne çıkıp etrafı aydınlattığını fark ettim. Odamın kapısının her gece neden açıldığını, iç çamaşırı çekmecemin dağınıklığı, elbise dolabımın karışıklığı, babamın anneme soğukluğu, Berna’ya ulaşamadığındaki öfkeli hali ve bizden uzaklaşması başka bir şeyle açıklanamazdı.

Hava kararmaya başladığında veda vakti gelmişti. Onu özleyecek miydim bilmiyorum, ama hayatımda bir boşluk olacağı ve o boşluğun asla kapanmayacağına emindim. Sıkıca sarıldı bana bavullara bakarken. Gerçekten sarıldı, ruhuyla, kalbiyle, güçlü kollarıyla. Kalbinin atışından anlıyordum bana söylemek istediği bir şeyler olduğunu. Ne yazık ki hiçbir zaman söyleyemeyecekti. “Atakan’a selam söyle. Fırsatını bulursanız mutlaka gelin,” dediğimde daha da sıkı sarıldı. O da biliyordu böyle bir şeyin olmayacağını; bir nevi özür sarılmasıydı bu. Gözlerinden akan yaşları bozulan makyajına aldırmadan sildikten sonra, “Şu evi de havalandırmadan uyuma,” dedi hafifçe gülerek. Tamam dercesine başımla onayladım.

Babamın kötü tarafını Berna hayatımıza girmemiş olsaydı hiç görmeyecektik belki de. Odama girip benimle konuştuğu günden sonraki yaptığı her hareketin; anneme genç kız elbiseleri almasının, isim vermese bile saçlarımı Berna gibi kestirirsem bana çok yakışacağını söylemesinin, kilo almam için sürekli yemek yedirmeye çalışmasının, ondan asla ayrılmamam gerektiğini söylemesinin, kısacası bizi Berna’ya dönüştürmeye çalışması boşa değilmiş. Bunu annemle birbirimize itiraf etmemiz yıllarımızı aldı. Onun neler yaşadıklarını öğrendiğimdeyse nefret gözyaşlarımızın bizim bir parçamız olan çiçeklerimizin toprağına düştü ve içimizde yeni bir hayatın tomurcukları yeşerdi. Nefret bizi öldürmeyecekti.

Annem arıyor. Meraklı kadın. Çiçeklerini soracak elbette.

“Toplandın mı kızım?”

“Evet anne, her şey hazır. Sabah altıda gelecek kamyon.”

“Gardenyalarımı getirecek misin?”

“Hayır anne. Hepsi ölü gibi duruyor.”

“Tamam… Çok özledim seni.”

“Ben de seni.”

Bu evde, bu şehirde, bu hayatımda son günüm artık. Babamla geçireceğim son gece. Odama girip bavullarıma bakıyorum son kez. Bazıları yanlarından akıtmış. Ayrıca koku dayanılır gibi değil. Berna haklıymış. Yerleri sildikten sonra evi havalandırsam iyi olacak.

YORUMLAR

Tuğba Eren

Yüreğinize sağlık...

30 Mart 2020

Öne Çıkanlar

Sevdiğimiz Şiiri YayımlamışlarGökçe Bilgin
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

E. Gilbert

6 Aralık 2025

Yazmak Üzerine Düşünceler

Hayatınız boyunca yazmak istediniz, bir şekilde bunu yapamadınız ve şimdi belli bir yaşa geldiğinizden her şey için çok geç olduğunu düşünüyorsunuz. Emin misiniz?Bazen insanlar bana nasıl yazılacağı ya da tamamlanmış bir dosyanın nasıl yayımlanacağı konusunda sorular soruyor..

Devamı..

İstanbul’da Unutulmuş 7 Mimari Mirası

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024