Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

25 Aralık 2017

Öykü

Gökçe Erel • Kerata

Gökçe Erel

Paylaş

44

0


Ardında sıcaklığını bırakacak kadar kızmamış bahar güneşi eğik ışınlarını arkasına takmış, gri binaların ardına çekilmeye koyulmuş, ince bir serinlik sokak aralarına yayılmaya başlamıştı. Akşam çöktükçe rüzgâr güneşe hiç değmemiş gibi ıslığını tutturacak, insanları önü sıra evlerine kovalayacaktı. Tam da o gündüzle gecenin birbirine karıştığı, kadınların kabul günlerinden evlerine doğru yola koyulduğu, öğrencilerin okullarından, çalışanların mesailerinden çıktığı alacaya dönmüş vakit Hercai Caddesi’ndeki kafeler, lokantalar ve barlar akşam müşterileri için yaptıkları hazırlıkları tamamlamış, geceyi bekliyor olurdu. Saat beşi gösterdiğinde çoğunluğunu erkeklerin oluşturduğu müşteriler çevredeki işyerlerinden çıkar, bazen yalnız bazen de ikili üçlü gruplar halinde sokağa dağılır ve kendileri için hazır bekleyen masalara yerleşirlerdi. Bütün günü dört duvar, birkaç pencere ve dosyalar arasında geçirdikten sonra sanki nefeslerine işlemiş köhne kokuyu biraz kahve ya da içki, biraz da muhabbetle seyreltebilmek ya da tek göz odalarına, karılarına, analarına, yalnızlıklarına gitmeden bir ara durakta soluklanabilmek isterlerdi. Mustafa Bey, Hercai Caddesi’nin iki sokak ötesinde, altmış yıldır dikilip duran apartmanın üçüncü katında bir o kadar süredir oturuyordu. Her gün olduğu gibi o gün de saat dördü gösterdiğinde elindeki kitabı bıraktı, iki elini şişkin karnının üzerinde birleştirdi, yakın gözlükleri burnunun en ucuna kaymış bir halde düşünceye daldı. Bu düşünce ânı yaşamının olağan tekrarı arasında değişecek uzamı müjdeleyen bir koridor olurdu. Gözlüğünü gömleğinin cebine yerleştirdikten sonra küçük adımlarla portmantoya doğru yürüdü, üzerindeki krem rengi, eprimiş yün hırkayı çıkarıp astı, yorgun iki kolunu yana sarkıtmış vefakâr gri kumaş ceketini giydi. Terliklerini çıkarıp ayakkabılığın kenarında asılı duran metali kazınmış gümüş rengi keratanın yardımıyla, tarak kemiklerine denk gelen yerleri buruşuk ama yeni boyanmış, taze cilalı siyah ayakkabılarını giydi, anahtarını cebine koyup kapıyı ardından kapadı. Sokağa adımını attığında erkenci baharın kokusunu içine çekti ve hep izlediği, önce sola döndüğü, karşıdan karşıya geçtiği ve sonra iki köşeden kıvrılacağı o bildik yola doğru meyletti. Vardığında yan yana dizilmiş irili ufaklı mekânlar herkesi bekledikleri gibi onu da bekliyor olacaktı. Dile kolay, tam elli yıldır, askerlik yaptığı ve belki de çocuklarının doğduğu günler hariç her gün aynı saatte ya da tabii memuriyette olduğu günler belki bir yarım saat daha geç bu sokağa, Hamdi’nin Yeri’ne gitmişti. Neredeyse sokaktaki bütün yerler kapanmış, el değiştirmiş, tadilat geçirmişti. Ama burada her şey kendisi kadar aynıydı, kendisi kendisinin ne kadar aynıysa işte. Bugün de oraya gidecek, birkaç ahbabıyla hoşbeş edecek ve ilk kadehini leblebiyle, ikincisini bu mevsimde eriğiyle yuvarlayacaktı. Beyaz örtülü masasında yalnız başına kaldığı anlarda hayatını düşünecek, aslında artık düşlüyor olacaktı. Arkadaşlarının birçoğu son durağa varmış, kimileri evlerinde ya da hastane odalarında orayı bekliyordu. Oysa bir zamanlar duvarında eskimiş tablolar duran bu yemek salonunda, ceviz ağacından yapılmış barda artık bulunmayanlarla ne kadar çok şey yaşanmış ve geçmişti. Bugün o tozlu geçmişinden düşenlerden çok bir mekânın müdavimi olmak isteyen işe henüz başlamış yeniyetmeler, karılarından usanmış orta yaşlı bezginler olurdu ve kendisine müzeden fırlamış eşsiz bir heykelmiş gibi bakarlardı, merakla, şaşkınlıkla. Kimileri yanına ilişirdi, onlarla gündelik konularda gevezelik eder, özel konuları özellikle kendisine sorulmadıysa sessizce dinlerdi. Hemen herkesin yerleştiği, kendisinin de birinci kadehinin sonuna geldiği vakit ötedeki fakültenin öğrencileri dağılmış olur, geçen modern giyimli güzel kızlar ilkbahar rüzgârı gibi tazelik yayardı. Tam o anda Mustafa Bey bedeniyle birlikte kafasını iyice sokağa çevirir, hava hâlâ yumuşaksa ayakta söyleşenlerin yanında durur, gelip geçenin arasında yitmek isterdi ki o an olmayan bir anda beden bulabilsin. İşte o zaman karısı Selma Hanım’ı görmüş gibi olur, uzaktan burnuna varan kokusunu duyardı. Hafif öne eğilse ona merhaba diyeceğini, bir müsait zamanda çay içmeyi teklif edebileceğini sanırdı. Kuşkusuz Selma Hanım, geçerken ürkekçe başını öne eğerdi bu durumda ve o da çok sevdiği bir şarkı radyoda çalıp bitmiş gibi hülyalı bakakalırdı. Böyle de olmuştu. Kim bilir kaç zaman cesaret denen o iri cüsseli heyulayı beklemişti ve sonra bir gün ardından baktığı o mermerden yontulmuş gibi duran yüz kendisine dönüvermişti. Cesaret kendisinde değil tam o yüzde, kararlılıkla bakan o kara gözlerdeydi ve bu Mustafa Bey için hiç önemli değildi. Cesaretten vazgeçebilirdi. Geçmişti de. Bunca yıl sonra hâlâ aynı evde, aynı sokakta, aynı meyhanede olduğuna ve Selma Hanım o bir yanı uçurum yola çıkıp da dönmediğine göre kendisi hiç cesur olmamış, herkesin geçip gittiği bu hayatı sessizce tekrarlayıp durmaya devam etmişti. Neredeyse bütün sevdiklerini uğurlamış, orada kalmıştı. Her günkü gibi o gün de Mustafa Bey geçen kalabalığın içinde kendini, karısını, aslında hayatını aramış, bulmuş ve bir süre orada yaşamıştı. Şimdiki hayatına dönmesi ikinci kadehinin yarılandığı, tabaktaki tuzlanmış eriklerden birine dokunduğu, akşam karanlığının bastırdığı o âna denk düştü. Geri geldikten sonra rakısından aldığı ilk yudumu dilinde iyice gezdirdi, gözleri etrafındakilerin yüzlerini seyretti ki o yüzlerin aldırışsızlığı yaptığı kısa seyahati saklayabildiğini anlattı ona. Bu gizin içinde uyandırdığı rahatlama duygusuyla ikinci kadehini bitirip sağ cebinden bahşişle birlikte çıkardığı kâğıt parayı masaya iliştirdiğini gözleriyle garsona işaret etti. Sandalyesinin arkalığına tek eliyle tutunarak kalktı, etrafı yoklayıp denk geldiklerine başını hafifçe öne eğerek, Hoşça kal, dedi. Makbul olan tüm varoluşu da yokoluşu da kimselere sezdirmeden geçip gidebilmekti. Sokağa çıktığında geçici kalabalık dağılmış, onu götürecek yolun gece lambaları yanmıştı. Yürürken karnının kazınmaya başladığını hissetti. Apartmanının önüne geldiğinde akşam servisinden dönen İbrahim Efendi’nin saygıyla verdiği selamı alıp üçüncü kattaki dairesine vardı. Kapıyı açıp ayakkabılarını çıkardı. Portmantoya tutunarak biri ters dönmüş mokasen terliklerini ayağının yardımıyla düzeltti, önüne çekip ayaklarına geçirdi. Ceketini çıkardı, askıdaki hırkasını sırtına alıp mutfağa vardı. Ilınsın diye zeytinyağlıları buzdolabından alıp solgun mutfak mermerine bıraktı. Küçük adımlarla geçtiği karanlık salonunda eşyalar derin ikindi uykusunda mayışmış, biri onlara dokunsa konuşmaya başlayacak yaşlı birer beden gibi duruyordu. Televizyonun kumandasını eline aldı, neredeyse akşam haberleri başlayacaktı.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Odamdaki GözDemet Taştemir
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Josef Kılçıksız

17 Ekim 2025

Cam Tavanın Altındaki Gökyüzü

Gazze söz konusu olduğunda siniyor tüm ilham perilerim.Yeni taşındığım bu şehirde “mahsur” kalmış gibiyim. Orhan Pamuk’un Kars’ta mahsur kalan Ka’sı gibi hissediyorum. Bu his, sanırım, ne olduğunu bilmeden hep sıra dışı bir şeyler olmasını beklememden.Bu şehirde her gün ..

Devamı..

László Krasznahorkai’nin Günümüze Sesl..

Bran Nicol

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024