"Zaman(coğrafyayı da, tarihi de, toplumu da, bireyleri
de içine alan o geniş zaman)kendini dağ başında bulan
herkese bir şeyler öğretebilir." – Ferit Edgü
Bugün uçaklar sis yüzünden Iğdır'a iniş yapamadı. Biletim elimde Iğdır havaalanında kalakaldım. Oysa yarın sabah Hakkâri'de olmalıyım. Tek seçeneğim karayolu. Baro imdadıma yetişti. Şoför, Tendürek geçidinin bu mevsimde çok tehlikeli olduğunu söyledi ama o yolları çok iyi biliyormuş, kendisi için sorun olmazmış. Yola koyulduk, hava kararmadan Van'a ulaşmalıyız. Hakkâri Barosu'nun gönderdiği araç beni Van'dan alacak.
Yollar karlı, hava açık. Uzaktan beyaz bir tepe gibi görünen Ağrı Dağı biz yaklaştıkça büyüdü, büyüdü. Binlerce yıllık bir toprağa binlerce yıldan beri kök salmış bir çınar gibi. Öyle bir çınar ki, başı beyaz, gövdesi, kolları hatta gölgesi bile beyaz. Gözlerimi alamıyorum. Orada, en tepede olduğumu hayal ediyorum. Tek başıma. Kulaklarımda uğultudan başka ses yok. Bağırsam sesim bana bile ulaşmaz. Bedenim üşümüş, burnum, dudaklarım, parmaklarımın ucu buz. Ürperdim, kollarımı bedenime sardım . Şoför üşüdünüz mü, dedi, cevabımı beklemeden klimanın düğmesine uzandı.
Ağrı Dağı 5.137 metrelik rakımıyla Türkiye'nin en yüksek dağı. Ermenistan'a ve İran'a da komşu. Yahudilere ve hristiyanlara göre Nuh'un gemisinin karaya oturduğu dağ. Onlar için kutsal olduğu kadar efsanelere de konu olmuş. Şoföre döndüm, o âna kadar ismini sormadığımı fark ettim.
"İsminiz?" dedim. Ahmet'miş, ne tesadüf diye geçirdim içimden. Yaklaştıkça heybeti artan dağı göstererek, " Ahmet," dedim, "Ağrı Dağı'nın zirvesinde bir göl varmış, Küp gölü. Her bahar küçücük ak bir kuş gelir, kanadını suyun mavisine üç kez batırırmış, sonra da kapkara bir atın gölgesi gölün üstünden kayıp gidermiş. Sen de gördün mü?"
Ahmet sorumun gerçek mi, yoksa şaka mı olduğunu kavrayamamış gözlerle baktı. "Görmedim de, öyle anlatırlar," dedi.
"O halde efsaneyi biliyorsun, anlatsana."
"Zamanında buralarda bir Paşa yaşarmış," diyerek anlatmaya başladı. Paşanın atı üç kez kaçıp çoban Ahmet'in evine gitmiş. At töre gereği Ahmet'in olmuş ama Paşa töreye karşı gelmiş, atını geri istemiş. Ahmet boyun eğmeyince, onu yakalatıp zindana atmış. Kırk gün içinde atı teslim etmezse asılacakmış. Paşanın kızı Gülbahar'la Ahmet'in aşkı zindanda başlamış. Gülbahar, Ahmet'i salıvermesi için zindancıya yalvarmış, ne isterse yapacağını söylemiş. Zindancı, Gülbahar'ın bir tutam saçına karşılık Ahmet'i serbest bırakmış.
" Az şey istemiş," dedim, tepkisini merak ediyordum.
" Az mı," dedi.
"Değil mi," dedim. Ellerimi saçlarıma götürdüm, "Kökünden gitse ne olur, yine uzar ama giden can geri gelir mi."
Gülümsedi, "O zamanlar öyle değildi," dedi, anlatmaya devam etti.
Hikâyenin sonunda Paşa, Ağrı Dağı'nın zirvesine bir ateş yakarsa kızını Ahmet'e vermeyi kabul etmiş. Efsane bu ya, Ahmet kimsenin başaramadığını başarmış ve zirveye ateşi yakmış.
"Mutlu son," dedim, öyle olmadığını bilerek.
"Değil," dedi, "Ahmet zindandan nasıl kurtulduğunu öğrenmiş, Gülbahar'ı Küp gölünün kıyısında bırakıp kayıplara karışmış."
"Ahmet," dedim, "gel bu hikâyeyi yeniden yazalım."
" Yeniden yazmak mı, efsaneler değişmez ki."
" Efsaneleri yazan Tanrı değil ki, neden değişmesin."
"Aslında öyle," dedi.
"Hikâyedeki Ahmet sen ol." Bir gözü yolda bir gözü bende, devamını bekliyor. "Ama zindana atılan sen değilsin, Gülbahar. "
"Paşanın oğlu mu olacağım," dedi yüzünü ekşiterek.
" Evet," dedim, "ama iyi kalpli, itiraz etme." Boynunu büktü. "Gülbahar'ı sabah asacaklar. Zindancı da bir kadın, üstelik sana âşık." Yüzüne yayılan gülümsemeyi başını çevirerek gizlemeye çalıştı.
"Sonra," dedi. Hikâyeyi benimsemişti.
"Sana diyor ki, benimle birlikte olursan Gülbahar'ı bırakırım, yoksa yarın asılacak. Ne yapardın?"
Ahmet'in cevabı yüzünün aldığı ifadeden belli oluyordu. Yine de düşünüyor, belki de efsanelere karşı gelmek istemiyordu. Nasıl davranırsa hem onurlu, hem de sevdiğini kurtaran yiğit kişi olur, eminim onu hesaplıyor. Bir yandan da zindancı kadını düşünüyor olmalı, güzel mi, değil mi.
"Kararını ver, sabaha az kaldı," dedim. Kulağının dibinde seslenen ben değil de zindancı kadınmış gibi sıçradı.
" Ya sözünde durmazsa," dedi. Patlayan kahkaham arabanın içinde yankılandı.
"Sözünde durmazsa ne olur, ne kaybedersin, namusunu mu," dedim. Şimdi gülme sırası onda.
Tipi başladı. Dünden yağan kar ince bir toz tabakası halinde savruluyor. Ahmet buzlu zemini işaret etti, "Bakın, nasıl üzerini örtüyor, bilmeyene tuzak," dedi. Bilen biriyle yol gitmek insana güven veriyor, korkmuyorum. Otomobilin hızını sadece buzlu zemin değil, dikleşen rampa da yavaşlatıyor. Ağır ağır dağa tırmanıyoruz. Yolun genişliği, virajın keskinliğini yumuşatıyor. Kar makinelerinin kenarlara attığı kar dağ gibi yükselmiş, yol nerede bitiyor dağ nerede başlıyor belli değil. Tendürek Geçidi yazan tabelayı görür görmez durmasını istedim, şaşkın baktı. "Çok tehlikeli," dedi. Tehlikeden neyi kast ettiğini anlıyordum ama anlamamak işime geldi. "Bir fotoğraflık moladan bir şey olmaz," dedim. Tabelanın önüne yürümeye çalışıyorum, attığım adımlarla ilerlemem ne mümkün. Kara gömüldüm. Uzanıp çekmese belime kadar saplanacağım. Sonunda başardım. Tendürek Geçidi Rakım 2644, yazan tabelanın önünde artık benim de bir fotoğrafım var.
Van'a doğru inişe geçtik. İlerledikçe kar azalıyor, buzlanma sadece yol kenarlarında. Van'a vardığımızda öğleden sonrayı bulmuştu. Vedalaşırken bana, "Bu bahar Küp gölüne çıkacağım, o beyaz kuşu ve kara atı bekleyeceğim," dedi, "sizin için.
Yola Şefik’le devam ediyoruz. O da Ahmet gibi otuzlu yaşlarda. Bu coğrafyanın tarihini ya büyüklerinden dinleyerek ya da okuyarak öğrenmiş.
Yola çıktığımdan beri hiç çay içmemiştim. Coğrafyası gibi yolların, yolculukların da kuralları farklı olabilirdi. Cesaretimi toplayıp bir mola diyecektim ki, Şefik sola sinyal verdi, "Bu soğukta çay iyi gider," dedi. Çatısından buz sarkıtlarının uzandığı, kulübemsi yapının önünde durduk. Kar yolları, yamaçları, dağları örterken bu küçük yapıyı da içine almıştı. Bacasından duman tütmese, iki göz pencere buğulu gözlerle bize bakmasa bir top kar yığınından farkı kalmayacak. Çukurlaşmış ayak izlerini takip ederek basamakları çıktık. Başımı içeri uzattım, yüzüme çay ve sigara kokulu bir sıcaklık çarptı. Salonun ortasında büyük bir soba, yerde kıymık kömür tozları. Duvar diplerinde pencere önünde birkaç masa. Sobaya yakın oturan iki kişi başını kapıya çevirdi. Bıyıkları kırlaşmış siyah bereli olan kalktı, gülümseyerek bize yaklaştı. Mekân sahibi olmalı. Şefik'i tanıdığı belli, çok sıcak selamladı, gövdesini bana doğru hafifçe eğdi, "Hoş gelmişsiniz," dedi. "Hoş bulduk, inşallah çayınız vardır," dedim. "Olmaz mı," dedi, boş masaları işaret etti.
Pencerenin önündeki tahta masayı seçtim. Şefik sobanın başında mekân sahibiyle sohbet ediyor. Camların buğusunu elimle silmeye çalıştım, parmaklarımın izi çıktı. Peçetelikten birkaç peçete çektim, tekrar sildim. Şimdi daha iyi. Dışarı bakınca dikkatimi çeken ilk şey, sarp ve dik kayalıkların üzerindeki tarihi duvar kalıntıları oldu. Bir kale bu. Şefik'e sordum, "Hoşap kalesi," dedi. Karların tutunamadığı duvarlar yer yer dökülmüş. Yine de büyük bölümü ayakta. Çay gelinceye kadar çantamdan telefonumu çıkardım. İnternet çekiyor.
Hoşap Kalesi
Hoşap Kalesinin tarihi Urartulara iniyormuş. İskender, Selevkos, Roma ve Bizans egemenliklerinden sonra Selçukluların hakimiyetine girmiş. Tanzimatın fermanına kadar burada Kürt Beyliği ve ona bağlı aşiretler yaşamış.
Çaylar geldi. Kan kırmızısı. Açık değil ama bardağın öteki tarafı görünüyor. Suyundanmış. İlk yudumun dilimde bıraktığı kekremsi tat bitsin istemedim. Ardından ikinci üçüncü yudum. Soğuktan mı, yoksa sabahtan beri hiç çay içemediğim için mi, bu kadar keyif almıştım bilmiyorum. Önemi de yoktu, üst üste üç bardak içtim. Hepsinde aynı tat. Karanlığa kalma kaygımız olmasa rahatlıkla üç bardak daha içebilirdim. Kalktık.
Zap Suyu boyunca uzanan yol, biri bitmeden ötekinin başladığı kıvrımlarla ilerliyor. "Say," dedi Şefik, otuz iki viraj geçecekmişiz. En son on iki dediğimi hatırlıyorum, sonrasında kim bilir aklım nerelere gitti. "Kaçıncı virajdayız?" dedim güldü, "Yarıyı geçtik," dedi. Araçların karşılıklı gidip geldiği tek şeritli yolu, yanlardaki kar yığınları hayli daraltmıştı. Arada bir geçen minibüsleri saymazsak, pek gelip giden de yoktu. Yolun sağ tarafı dağlık, solumuz, Zap Suyu'nun ötesi de dağlık. Su dik yamaçların arasından bulanık akıyor. Gökyüzünün görmeye alışık olduğumuz mavisi grileşmiş, yer yer dağların beyazına karışıyor. Gök mü yere inmiş, dağ mı göğe çıkmış belli değil. Sağdaki yamaçta, tepenin üstünde küçük bir yapı, tek katlı, taş duvarlarla çevrili, penceresi varsa bile görünmüyor. İki bayrak dalgalanıyor, biri binanın önünde öteki az ilerisinde. Birazdan karanlık çökecek. Ağrı dağının zirvesindeki hayali yalnızlığımdan çok daha farklı bir ürpertiyle bakışlarımı bu yalnız, ürkek ve ürkütücü binadan arabanın içine çevirdim.
Gençlik Köprüsü
"Buralarda bir yerde asma bir köprü olacaktı," dedim.
"Gençlik Köprüsü mü?" dedi. İsmini bilmiyordum.
"Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yaptığı köprü," dedim.
Gözlerinde tanıdık bir ışıltıyla, "Az ileride,"dedi. Arabayı beş altı kilometre sonra sola çekti, ön lastiklerle kaputun bir bölümü kara gömüldü, kendinden emin gazdan ayağını çekti, durdu.
Köprünün girişindeyiz. Karşı kıyıya kalın sicimlerle uzanan asma köprü, dev bir hamağı andırıyor. Üzerine beyaz bir yorgan örtülmüş gibi. Başımı köprünün ayaklarını yukarıda birbirine bağlayan kirişe kaldırdım. Dökülmüş harf izlerinden silinen yazıyı okumaya çalıştım.
"Orada eskiden Devrimci Gençlik Köprüsü yazıyordu," dedi Şefik. Önce Devrimci, sonra Gençlik kelimeleri silinmiş. Köprünün hikâyesini ben sormadan o anlatmaya başladı.
1962'lı yıllarının başında Hakkârili köylüler devletten bir köprü yapmasını istemiş. Aradan yedi yıl geçmiş ama ortada köprü yokmuş. 1969 yılında İstanbul'da Boğaza bir asma köprü yapılması gündemdeymiş. Aralarında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan'ın da olduğu farklı üniversitelerden pek çok genç kampanya başlatmış. "Boğaza değil Zap Suyu'na köprü." Bir taraftan para toplamaya başlamışlar, bir taraftan da kendilerine destek veren hocalarıyla birlikte Hakkâri'ye gelerek ölçümler yapmışlar. Boğaza yapılacak köprüye benzetmek istemişler. Köprüyü çok kısa sürede tamamlamışlar.
Tendürek Geçiti
Karla kaplı ahşap zeminde birkaç adım attım. Yer yer çürüyüp dökülen tahtalar daha ileriye gitmemi engelledi. Sicimlerden tutundum, altımdan köpük köpük akan suyu izledim bir süre. Bakışlarımı dağlara çevirdim. Sudan emin değildim, o akıp gidiyor ama dağların bir hafızası olmalı, diye düşündüm. Onlar hep burada. Zamanda yolculuk dediğin nedir ki. Gözlerini kaparsın, zihnin seni nereye istersen götürür. Yeter ki iste, gerçekten iste. Yıl 1969. Deniz, Yusuf, Hüseyin ve yanlarında birçok genç hummalı bir çalışmanın içindeler. Gözleri ışıl ışıl, yüzleri güleç, birbirleriyle şakalaşıyorlar. Bir ağaç, kıyıya yakın, kolları yaprak yüklü, gölgesi serin. Mola diye sesleniyor, onlardan yaşça büyük biri, gözlüklü, hocaları olmalı. Sofrada otlu peynir, yufka ekmek, ayran. Herkes lokmasını birbirine ikram ediyor. Sonrasında sırtlarını ağacın kalın gövdesine verip birer sigara sarıyorlar, kaçak tütünden. Bakışlarını Zap Suyu'na çevirip, köprünün bitmiş halini hayal ediyorlar. Yüzlerine geniş bir gülümseme yayarak bir nefes çekiyorlar, bir nefes, bir nefes daha.
"Karanlığa kalacağız, hocam," sesiyle irkildim, zamanda yolculuğum buraya kadardı. Arabaya yürüdüm.
Şefik, Zap suyunun kıvrımlarıyla uyumlu yolda dönemeçleri ezberlemiş ilerliyor. Virajı dönerken eliyle yol kenarını işaret etti, derme çatma bir baraka, yolcular için bekleme kulübesi olmalı. Geçen kış orada bekleyen bir kız görmüş. Onu öyle bir başına, üşümüş, titrerken görünce serçe kuşuna benzetmiş. Durmuş." Van'a gidiyorsanız sizi de götürebilirim,"demiş. Kız cevap vermemiş. Aracın plakasını, ön camdaki amblemi göstermiş, "Resmi araç," demiş, onun güvenini kazanmak istemiş. Kız çekinerek binmiş. Yolda konuşmaya başlamışlar, ama kız üç düşünüp bir konuşuyormuş. Şefik onun yakın köyde öğretmen olduğunu öğrenince, "Kız kardeşim de öğretmen olacak," demiş, "Eskişehir'de okuyor." Kızın yüzü aydınlanmış, daha rahat konuşmaya başlamış. Onu Van otobüs terminaline bıraktıktan sonra, "Neden," diye sormuş, kendi kendine.
Ocak ayında gündüzler kısadır ama burada sanki daha kısaydı. Karanlık birden çöktü. Dağlardanmış. "Güneş yüzünü sizin oralardan çok daha az gösterir bize," dedi. Hakkâri'ye keskin bir virajla giriş yaptık. İlerlediğimiz yolun şehrin tek caddesi olduğunu, ertesi sabah penceremden bakınca anlayacaktım. Cadde boyu sıralı direklerde lale figürlü lambalar ışıl ışıl. Kaldırımlar ıssız.
Valizimi boşaltmadan kendimi duşa attım. Sıcak su günün yorgunluğunu alıp götürdü. Duştan çıktığımda kar başlamıştı. Pencerenin önündeki koltuğa oturdum, şimdi dedim, bir çay olsa, çay değil şarap olsa. Cama çarpan kar taneleri hızlanıyor, hızlandıkça irileşiyor, pencerenin pervazında minik tepeler oluşuyor. Bütün gün dağları izlemek zihnimde nasıl yer ettiyse, gördüğüm her şekli dağa benzetmeye başlamıştım. Mini bar boş. Su ısıtıcısının düğmesine bastım, bir fincan sallama çay da fena olmazdı.
Yatağıma uzandım. Başucu lambasına söndürmeden önce karşı duvardaki tabloya gözüm ilişti. Yine bir dağ ama bu kez karları erimeye başlamış, koyakları yeşil. Eteğinde som mavi bir göl. Fotoğrafı çeken lalelerin içine uzanmış olmalı. Laleler önde, göl ve dağ geride, uzakta. Manzara öylesine canlı ki, insanı içine çekiyor. Islak çayırlara uzanıp fotoğrafı çeken benmişim gibi, üzerim ıslanmış mı diye giysilerimi kontrol ederken yakaladım kendimi.
Sümbül Dağı
Ters lale, Doğu Anadolu coğrafyasına ait endemik bir bitki türü. Bilinen öteki lalelerden farklı. Tek dalda, aynı taç yaprağının altında, yüzleri toprağa dönük top top açar. Hıristiyanlar, Hz. İsa çarmıha gerildiğinde Meryem'in gözyaşlarının düştüğü yerde çıkmaya başladığına inanır. Müslümanlara göre Hz. Hasan'la Hz. Hüseyin'in Kerbela'da katledildiklerinde çıkmaya başlamış. Ferhat'la Şirin'in kavuşamama hikayesinin sembolü olarak görenler de var. Her üç inanışta da hüznün sembolü olarak kabul edilir. Canlı halini görmedim ama karşımdaki fotoğraf bana, onun olsa olsa doğanın uyanışına, yaşama ve yeniden doğuşa sembol olacağını söylüyor.
Eğitim vereceğim salon otelin karşısındaki binanın beşinci katında. Çevre il ve ilçelerden gelen avukatlarla bir aradayız. Ders saatlerinde ben onların sorularını, molalarda onlar benim sorularımı yanıtlayacak, öyle anlaştık. Onlardan öğrendiğim ilk şey, Hakkâri'yi doğru telaffuz etmek oldu. Yanlış telaffuzumu düzelttim ama hiç kolay olmadı. Çay kahve içtiğimiz salonun güney cephesi boydan boya pencere. Yönümü nereye dönsem dağ. Türkiye'nin en yüksek ikinci dağı –Cilo dağı– Hakkari'deymiş.Üstelik Nuh'un gemisi Ağrı dağına değil, Cilo'da karaya oturmuş, asıl kutsal olan dağ Cilo'ymuş. Camdan elimi uzatsam dokunacakmışım gibi görünen dağın adını sordum, Sümbül, dediler, ardında İran varmış. Güneyimizdeki sıra dağları gösterdim, arkasında Irak varmış. Batıya döndüm, Şırnak tarafını işaret ettim, Suriye dediler. Anladım ki, Hakkâri’ye her yer yakın, en uzak yer Türkiye.
Programın ikinci günü Baro Başkanı yöresel kıyafetiyle geldi. Özel ve önemli günlerde böyle giyinirlermiş. Ayağında bol kesimli bir pantolon, bileklere doğru daralıyor. Belinde çizgili kalın kuşak, üzerinde siyah deri kemer. Dik yakalı –yakasız da denebilir– kısa ceket pantolonla aynı renk, antrasit, içinde beyaz gömlek. Ceketin boyu kısa, kemer onu da sarıyor. Şal u şepik deniyormuş. Kadınların giysilerini sordum, kiras ya da fistan denirmiş. O gün benim de bir kirasım oldu, başkanın hediyesi. Akşam odama gelir gelmez elbiseyi yatağın üzerine serdim. Üç kat. Sırasıyla giyin demişti. Önce saten iç katı giyindim, mürdüm. Boyu ayak bileklerimde. İkinci kat, şal desenli emprime. Üstü dar, belden sonra alabildiğince bol ve uzun. Yere kadar uzayan volanlı kollar. Bele de tutturulabiliyormuş. Ben tutturmadım, kollarımı kaldırdıkça sağa sola savrulması hoşuma gitti. Üçüncü ve son kat, mor kadife. Geniş kemeri belime sardım, dolap kapağındaki boy aynasının koştum. Hakkârili bir kadının bedenine girmiş beni izliyorum. Kimim ben.
Uyandığımda güneş, penceremin pervazına birikmiş kara yansıyordu, kardan cama, camdan yatağımın ayak ucuna. Bugün dağları dumansız görebilecek miyim. Pencereye yaklaştım. Sümbül dağı göğün mavisinden ince bir çizgiyle ayrılıyor, yamaçları şehrin üzerinde bembeyaz parlıyor. Dışarıda görünen pırıl pırıl hava dönüşümü uçakla yapabileceğimin habercisiydi. Buna seviniyorum. Birkaç saat sonra evimde olacağım için değil, Yüksekova'dan uçacağım için. Beyaza bürünmüş olsa da aşılmaz denen dağları, o mucize ovayı yukarıdan izleyebilecektim.
Yüksekova'ya bakış.
Yüksekova, Hakkâri'ye 80 km. Hakkâri'nin ilçesi ama ondan daha büyük. Modern kent havası şehre girer girmez hissediliyor. Caddeler geniş, binalar yeni. Türkiye'nin İran-Irak sınırının kesiştiği noktada, sıra dağlarla çevrili düzlükte kurulmuş. Rakım 1950 metre. Aslında bir çöküntü. Eni 15 km boyu 40 km olan bir çöküntü.
Uçak saatinde kalktı. İçimde bir burukluk. Bir daha kim bilir ne zaman, diyorum. Yükseliyoruz, yükseldikçe görüş açıma daha çok dağ giriyor. Hakkâri'nin yüzde sekseninin dağlık olduğunu okuduğumda inanamamıştım. Ne kadar doğruymuş. Peki ya yüzde yirmilik pay, ona ne demeli. Sanki Tanrının kalemi dağ çizmekten yorulmuş da, tam buraya bir ova çizmeye karar vermiş. Ve o yüksek, o geniş ovayı -Yüksekova'yı- yaratmış.
Uçak sis tabakasına girdi, beyaz bir karanlık kapladı her yanı. Ama günlerdir zihnime dolan onca görüntü bütün canlılığıyla gözlerimin önünde. Yine geleceğim dedim içimden, hem de bir bahar günü, ters laleler Cilo'yu kızıla kestiğinde.
Hakkâri dağları.
Veda.






