Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Nisan 2017

Öykü

Hasan Cüneyt Bozkurt • Vahşi Demir Kuşların Ölümcül Yumurtaları

Oggito

Paylaş

41

0


Bin dokuz yüz kırk ikinin sonbaharında, biçimsiz budanmaktan iki büklüm olmuş, kambur ihtiyarlara dönmüş asırlık Rodos çınarları, ölüme mahkûm yapraklarını dökmeye başlamıştı. Sabahın erken saatlerinde sıska vücudunun etleri rüzgârda kemiğinden ayrılacakmış gibi duran Kostas adında küçük bir çocuk dar yokuşlarda koşturuyordu. Yaprak ölülerini oraya buraya savurarak büyükçe bir kapının önünde durdu. Demir kapının taş kemerindeki Azize Paraskevi yazısını okudu. Annesi böyle kutsal kişilerin ismini dillendirmenin uğur getireceğini söylemişti. Kapıyı yumruklamaya başladı. Ranzalar gıcırdadı. (Ev haç biçiminde inşa edilmiş eski bir kiliseydi: Haçın kısa uçları yatak odası, tepesi yemek odası, sapı kapı girişiydi, yatak odalarında eskiden rahibelerin kullandığı, üst üste duvara sabitlenmiş üçer ranza bulunuyordu.) Ev halkı uyandı, Kostas’ın okul arkadaşı Hüseyin koşup kapıyı açtı, kahvaltıya oturdular. Hüseyin’in ufak tefek annesi Emine, tel dolaptan peynir, bal, ekmek çıkarırken babası Ömer (düşük omuzlu iriyarı bir adamdı) televizyon büyüklüğündeki radyonun kalın düğmesini çevirdi. Haberler cızırdamaya başladı. Daha ilk cümlelerde herkesin yüzü asıldı. İtalyan askerleri adanın yönetimini Almanlara bırakırlarsa İngilizler hava saldırısına başlayacaktı. Zaten şimdiden ekmek ve gazyağı karneyle veriliyor, geceleri sokağa çıkma yasağı uygulanıyordu. Bir de uçak saldırısı olursa her şey temelli kötüleşecekti. Bazıları İtalyanlara ödedikleri yüklü paralarla adayı terk etmeye başlamışlardı bile. Hatta bir Türk konsolosu elli kadar Yahudi’yi özel izinle Türkiye’ye getirmişti. Ama sıra Ömer’in ailesine gelememişti bir türlü. Ömer köylerden tavuk, yumurta alır, bunları şehirde satardı. Fakat savaş başlayalı beri köylülerde satacak bir şey kalmamıştı. Kendilerine kadar erzak depoluyorlar, bunları da askerlerden canları pahasına saklıyorlardı. “Evimde erzak yok” deyip de aramada yiyecek yakalatan hemen oracıkta idam ediliyordu. Karneyle verilen erzaklar her geçen gün azalıyor, eskiden bir kişinin yediğiyle şimdi üç kişi geçiniyordu. Böylece Rodos mezarlığından kazma kürek eksik olmamaya başladı. Anlaşılan bugün sofraya gelen peynir ve bal belki de son öğünleriydi. Hüseyin’in şehirde berber çırağı olarak çalışan iki ağabeyi sofraya yeni oturmuştu. Camsız tahta pencereleri açtılar. Bulutlardan zar zor sıyrılan güneş, tavandaki resimleri aydınlattı. Burası kiliseden mescide, mescitten de eve dönüştürülmüştü. Belediye böyle eski binalara yoksul aileleri yerleştiriyor, karşılığında da eve bakım yapmalarını istiyordu. Ömer ne zamandır evle ilgilenememişti. Yemekten sonra bahçe duvarını kireçlemeyi düşündü. Radyoyu kapattı. On iki, on dört yaşlarında eğri uzun boylu iki ağabey aralarında gülüşerek bir şeyler konuşuyorlardı. Ömer’in gözlerindeki öfke yanıp söndü çukurunda, sofrada konuşulmasını sevmezdi. Hele hele bu masada otururken temelli dili kurak, sessiz bir adam olurdu. Çünkü Katolik kilisesi mezarlıkta yer açmak için ölüleri topraktan çıkarmış, kemiklerini ayrı ayrı çuvallara doldurmuş, üzerlerine adlarının yazılı olduğu künyeler takmış ve bunları masanın altındaki depoya istiflemişti. Ömer buranın kalın demir kapağını hiç açmamış ama her zaman onlara karşı garip bir saygı duymuştu. Yemekten sonra Kostas elinin ayasıyla dudaklarındaki yağı sıvazladı. Doygunluğun kasıntısıyla iyice bir gerindi. Karnını iki tok şamarla pohpohladı. Az sonra okula gitmek için Hüseyin’le birlikte evden ayrıldılar. Küçük deniz taşlarıyla döşeli dar sokaklarda koşturarak okul yolunu tuttular. Üstlerinden kemerler geçiyordu. Taş evler adada sık meydana gelen depremlerden korunmak için kemerlerle birbirlerine bağlanmıştı. Bir evin çatısından diğerine geçmek için kurulmuş geniş taş köprüler gibi görünüyorlardı. Kemerlerdeki bazı taşlar antik kalıntılardan çalınmış olsa gerek, üzerlerine gül ya da geyik resimleri işlenmişti. Gül, adayı temsil ediyor; hatta Rodos Yunancada gül anlamına geliyordu. Geyik ise eski Rodoslularca kutsal sayılan bir hayvandı. Boynuzlarının adada bol bulunan yılanları korkuttuğuna inanılıyordu. Bir bulut yığınının arkasına gizlenmiş güneş, şehri belli belirsiz aydınlatırken çocuklar adımlarını Şövalyeler Caddesi’nde atmaya başlamışlardı bile. Bu cadde eskiden Rodos şövalyelerinin evlerinin bulunduğu caddeydi. Aslında bunlara ev de denemezdi. Daha çok kapıları sokağa açılan yan yana dizilmiş gösterişli odalara benziyorlardı. Hüseyin ve Kostas en son odayı geçtikten sonra bir ayakkabıcının önünde durup yüzlerini camekâna yapıştırdılar. Genç bir adam tezgâhın önünde Tevrat okuyor, küçük bir çocuk da uzanabildiği rafların tozunu alıyordu. Uzun süredir iş yoktu ama gene de her gün bir umutla dükkânlar iş başı yapıyordu. Buranın sahibi Salamon adında dindar bir Yahudiydi. Örgülü favorileri kara şapkasının iki yanından fışkırıp omuzlarına dökülüyordu. Her zaman dini kıyafetleriyle dolaşırdı. İtalyan askerleri geldikten sonra da bu alışkanlığını bırakmadı. Aksini yapmakla gizlenemeyeceğini biliyordu. Adada hemen herkes birbirini tanıyordu. Son bir umutla adayı terk etmeyi denemiş; ancak hali vakti yerinde olmasına rağmen buna izin verilmemişti. O da bütün zamanını ibadetle ve oğlu Mişom’un eğitimiyle geçirmeye başlamıştı. Katolik kilisesinin anaokulunu gereksiz hatta sakıncalı buluyordu. Bu yüzden Mişom, okul zamanlarında Kostas ve Hüseyin’den ayrılmak zorunda kaldı. Oysa Ömer, Müslüman olmasına rağmen bu durumdan rahatsız değildi. Hüseyin’in sokaklarda boş boş gezmesini istemiyor, İtalyanca öğrenmesini faydalı buluyordu. Dersin başlamasına biraz daha zaman vardı. Çocuklar Mişom’la oyun oynamak için camekânda kıpırdanıyorlardı. Esmer, kalın kaşlı Mişom onları görür görmez babasından izin alarak dışarıya fırladı. Caddede bir aşağı bir yukarı serçeler gibi uçuşup durdular. Bir süre sonra Salamon dükkânın önüne çıkıp çocuğa seslendi. Eliyle havayı enlemesine keser gibi bir işaret yaptı. Bu, oyunun bittiği anlamına geliyordu. Mişom’un sevinci azar azar yüzünden eksildi. Dükkânda bıraktıkları Mişom, ince dudaklarıyla Tevrat’taki ayetleri mırıldanırken Hüseyin ve Kostas Çimenlik Tepe’nin önünden geçiyorlardı. Kavak, çam ve kara selvi ağaçlarıyla kaplı bu tepe Türklerin dini bayramlarını kutladıkları genişçe bir alandı. Bayramda kolla çalışan atlıkarınca kurulur, horoz şekeri satılırdı. Tepenin hemen yanında Mussolini Sarayı vardı. Çocuklar sarayın ilerisindeki kilisenin önüne geldiklerinde ders başlamak üzereydi. Uzun kara çarşafları, beyaz boyunlukları ve kara başörtüleriyle rahibeler öğrencileri kapıda karşılıyorlardı. Herkes içeri girer girmez ilk önce askılığa yöneliyor, kendisine ait kuşaklı siyah önlüğü alıp giyiyordu. Her önlüğün kuşağında bir hayvan resmi vardı. Hüseyin fili, Kostas geyiği seçmişti. Aynı resimlerden birer tane de askılıkta bulunuyor, ders bittiğinde önlükler uygun yerlerine asılıyordu. Sınıf kilise düzenindeydi. Sıralara oturuyorlar, yüzlerini kürsüye dönüyorlardı. Kürsüde başrahibe, arkasında da çarmıha gerilmiş büyük bir İsa heykeli vardı. İlk iş saç ve tırnak kontrolüydü. Bu işlem fazla uzun sürmedi. Ardından İncil’den parçalar okundu. Sonra da İtalyanca dersine geçildi. Çocuklar sabırsızlıkla bahçede oyun oynayacakları saatin gelmesini beliyorlardı. Rahibelerin tedirginliği dışında her şey normal görünüyordu. Hepsinin aklı sabahki haberlere takılmıştı. Dersi sık sık bölüp fısır fısır bir şeyler konuşuyorlardı. İngiliz gemilerinin kovaladığı Alman gemilerinin Rodos’a ulaşmak üzere olduğu dilden dile dolaşıyordu. Şimdiden olası bir hava saldırısında neler yapacaklarını planlıyorlardı. Camın kenarındaki iki rahibe açlıktan yakınıyordu. Kızılhaç’ın yemeklerini dağıtan kilise, stoklarını eritmek üzereydi. Ticaret yapılamıyor, balıkçıların avlanmasına izin verilmiyor, tarlalar ekilemiyor, besi hayvanları günden güne tükeniyordu. Sokaklardaki at, eşek, katır, kedi, köpek hatta yılan ve fare sayısında görülür bir azalma vardı. Hüseyin ve Kostas henüz bu kadar kötü bir duruma düşmemişlerdi ama kimse daha ne kadar dayanabileceğini bilmiyordu. Rahibeler arada bir kendilerini yoklayıp geçen böyle kötü düşüncelerden kurtulmak için güçlerini işe veriyor, çocuklarla her zamankinden daha fazla ilgileniyorlardı. Ne var ki tam bahçeye çıkma zamanı geldiğinde herkesin korktuğu şey oldu. Limandan gök gürültüsü gibi top sesleri duyuldu. Sesle birlik herkesin yüzüne ölüm korkusu vurmuştu. Liman tel örgüyle çevrili, girilmesi yasak olan bir bölgeydi. Bu yüzden kimse aylardır orada ne olup bittiğini bilmiyordu. Rahibeler buz gibi seslerini eriterek aşağıdan konuşmaya, çocuklara usul usul dua okumaya başladılar. Ancak her gümlemede çocukların kulakları yaprak yaprak dikiliyor, gözleri pencerelere kayıyordu. Hüseyin’in nefesi heyecandan göğsüne hapsolmuştu. Duaları tekrarlayamıyor, ağzını açıp da yanında oturan Kostas’a tek kelime söyleyemiyordu. Bahçede oynanan oyunlar iptal edildi. Dersler uzatıldı. Saatlerce top seslerini dinleyip dua ettiler. Güneş devrini tamamlayıp batarken rahibeler gitme vaktinin geldiğini haber verdiler. Çocuklar askılıklara koşarak yırtınır gibi telaşla soyunup giyindiler. Top seslerini duyduğundan beri kapıda bekleyen Eleni, dışarı çıkar çıkmaz Kostas’ı alıp götürdü. Kostas ilk defa annesinin kendisini almak için kiliseye geldiğini görüyordu. Ömer bir ağacın altına çökmüş tütüne nefes vuruyordu. Üstü başı kireç içindeydi. Belli ki apar topar gelmiş, bahçe duvarını boyamayı da yarım bırakmıştı. Hüseyin’e büyük gözlerle bakıyor, tokmak gibi göğsüne vuran kalbi yüzünden sık nefes alıyordu. Hemen kiliseden ayrıldılar. Gece vakti hava yağmurluydu. Günlerdir dolup kabaran bulutlar boşalmış, dar sokaklar küçük derelere dönüşmüşlerdi. Sarayın önü asker kaynıyordu. Hüseyin daha önce püsküllü şapkalar takan, siyah gömlekli İtalyan askerlerini görmüştü. Ama kahverengi gömlek ve kısa pantolon giyen sarışın, iri yarı gençleri ilk defa görüyordu. Sarayın kapısına asılan büyük Nazi bayrağı denizden esen sert rüzgarla dalgalanıyordu. Anlaşılan İngiliz toplarına rağmen Almanlar adaya çıkmayı başarmış, adanın yönetimini de çoktan İtalyanlardan devralmışlardı. Ömer’i bombardıman korkusu sardı. Ha bugün ha yarın ada cehenneme dönecekti. Başını önüne yıktı, çocuğu ceketinin altına alıp hızlı hızlı sarayı geçti. Çimenlik Tepe’ye giderken yolun iki kenarında yeşil bir duvar gibi yükselen ağaçlar, rüzgârın getirdiği barut kokusunu şehre dağıtıyorlardı. Dağları kılıç gibi biçen derelerin şırıltıları top seslerine karışıyordu. Tepeye yaklaştıkça Ömer’in ürkek gözleri büyüdü, nefesi esen rüzgâra karıştı. İnsanlar karınca gibi tepenin boynundan yukarıya doğru çıkıyor, yüzleri aysız gecenin yıldırım aydınlığında bir parlayıp bir sönüyordu. Kafilenin her iki yanında Alman askerleri saf tutmuşlardı. Kaçmaya çalışanları zorla sıraya sokuyorlardı. İtalyanlar önceden istihbarat toplayıp Yahudileri tek tek tespit etmiş, gerisini Almanlara bırakmışlardı. Adadaki bütün Yahudiler tepenin arkasındaki limanda bekleyen Alman gemilerine götürülüyordu. Ömer acı acı gülümsedi. Eve geldiklerinde Hüseyin masanın yerinin değiştiğini fark etti. Halı kaldırılmış, demir kapak aralanmıştı. Ömer çocuğu kolundan tutuğu gibi kilisenin kemik deposuna indirdi. Masayı ve halıyı düzeltti. Kendisi de içeri girip kapağı hafif aralık bıraktı. Çocuk hemen içerdeki garip kokuyu fark etti. Kemik kokusu, toz kokusu, soluk kokusu, hepsi birbirine karışmıştı. Depo, kapak aralığından gelen incecik bir ışıkla aydınlanıyordu. Bu aydınlıkta annesinin ve ağabeylerinin yüzlerini seçebildi. Bir de duvar diplerine üst üste yığılmış, künyeleri çürüyüp dağılmış çuvalları. Bütün gece çuvallara dokunmamaya çalışarak öylece beklediler. Ömer’in kulağı sürekli bahçe kapısındaydı. En ufak bir tıkırtıda kapağı sıkıca kapatıyor, ayak sesleri duymadığından emin olduktan sonra havalandırma olarak kullandığı kapağı tekrar aralıyordu. O gece sadece Hüseyin’in güçsüz bedeni uykunun karanlığına yuvarlanabildi. Rodos yamaçları karanlıktan soyunurken gaz yağıyla çalışan sokak lambalarına asılı hoparlörlerden soğuk bir ses duyuldu. İtalyanca yapılan anons geceleri karartma yapılacağını, İngilizlerin adayı bombalayacaklarını ve bu yüzden de sirenler çalınca herkesin mahzenlere gitmesi gerektiğini söylüyordu. Bütün bu sözler bitene kadar hatta üç defa yapılan bütün tekrarları bitene kadar depodaki hiç kimse konuşmadı. Birer birer dışarı çıktılar. Evde yiyecek bir somun kara ekmek kalmıştı. Ömer altına sandalye çekip bir sigara sardı. Emine ekmeği üç çocuğa paylaştırdıktan sonra akşamki saldırı için hazırlık yapmaya başladı. Heybesine kalın giysiler doldurdu. Mahzenlerin geceleri çok soğuk olduğunu biliyordu. Rodos’un merkezini çevreleyen surların altında bulunan bu mahzenleri Hüseyin de yakından tanıyordu. Birçok defa oyun oynarken içerde kaybolmuş, bekçilerin yardımıyla kurtulmuştu. Akşama kadar evden çıkmadılar. Depoya da girmediler. Evde yorumlu bir sessizlik vardı. Her biri boynunu yana kırıp bir köşeye büzüldü. Ömer hiç konuşmadı, duman altında kalmış gibi gözlerini kısıp uzaklara baktı. Ağabeyler ağır sessizlikten sıkılıp arada bir fısıldaşıyorlardı. Hüseyin onların korkulu sözlerinden Mişom’u bir daha hiç göremeyeceğini anlamıştı. Saat gece yarısını geçmişti ki delirmiş ağır yağmurlar toprağı kurşunlamaya, sirenler acı acı çalmaya başladı. Ömer cesaretinin ucuna kadar gitti. Herkesi toplayıp evden dışarı çıkardı. Bütün kapılar bir anda büyük bir kalabalığı sokağa bırakmış, ardarda çakan şimşekler dar yokuşlarda yüzlerce insanın yüzünü aydınlatmıştı. Bir insan selidir mahzenlere akıyordu. Köprülere, surlara, sokak aralarına kum torbalarından siperler yapılmış, bazı evlerin tepelerine mitralyözler yerleştirilmişti. Kalabalık, mahzen kapılarına koşuyordu. Bu kapılar, surların aralarına uzun aralıklarla dizilmiş kule kapılarıydı. Herkes kendi evine en yakın kuleye ulaşmaya çalışıyordu. Ömer’in çenesinde birleşip bağrına akan yağmur suları henüz hızını almıştı ki ailece batı kapısının önüne geldiler. Kapılardan aşağıya yüksek ve dik merdivenler uzanıyordu. Kalabalık, büyük adımlarla birbirini ezerek karanlık mahzene inmeye başladı. Yaşlı gözleri yere bulanık bastığından Emine arada bir tökezliyordu. İçerisi öylesine büyüktü ki sokakları, caddeleri hatta mahalleleri vardı. Âdeta yer altına kurulmuş karanlık ve ürkütücü bir Rodos kentiydi burası. Eskiden kaleye düşman sızdığında şövalyelerin pusu kurup saklandığı sığınaklar olarak kullanıldığından yer yer havalandırma delikleri açılmıştı. Bunlar kanallar oluşturarak surları yer altından dolaşıyor, görünmez noktalardan gökyüzüne açılıyor; ancak bu kadar büyük bir hareketlilik ihtiyar havalandırma mekanizmasını zorluyordu. Hava terliydi. İçerde bunaltıcı bir sıcak vardı. Emine bunu düşünememişti. Heybesindeki kalın giysilere dokunmadı bile. Hüseyin’in gözleri terle buğulanmaya başlamıştı ki vahşi demir kuşlar ölümcül yumurtalarını bırakmaya başladılar. Daha kapılar kapatılmamıştı. İnsanların bir kısmı dışarıdaydı. Her bombada surlar titriyor, tavandan kopan küçük taş parçalarından korunmak için kalabalık birbirinin üstüne kapanıyordu. İlk bombadan sonra diğerleri geldi. Yerden sürekli havaya ateş açılıyordu. Bombardıman bitince ince sesli bir düdük çaldı. Kulelerden gelen bu ses saldırının bittiğini haber veriyordu. Sabaha karşı herkes mahzenlerden çıktı. Kendini dışarı atanlar havasızlıktan terle kabarmış derilerini sıvazlayarak yakınlarını aramaya başladılar. Ömer ve ailesi hayattaydı. Sanki saldırı hala devam ediyormuş gibi birbirlerinden ayrılmıyorlardı. Emine üç çocuğuna sarılmış, Ömer sur dibine çökmüştü. Yorgun hayatını terk etmek ister gibi halsizdi. Evler yıkılmış, kalın taş kemerler parça pinçik olmuştu. Yer yer ölüler görünüyordu. Her birinin başında ağlayan insanlar bekleşiyor, oradan buradan insan isimleri duyuluyordu. Yakınlarını gözden kaybedenler döne dolaşa onları arıyorlardı. Emine bir ara Eleni’yi elini ağzına siper edip “Kostas! Kostas!” diye bağırırken gördü. Sonra çocuklarına baktı. Büyükçe bir soluk koyverdi önüne. Gözü uzaklara düştü. Ah, bir yolunu bulup da Türkiye’ye gidebilselerdi. Sonra tiz bir çığlık kaptı kulağını. Sesin sahibine döndü. İçi cız etti. Kanlı sokağa doğan kızıl güneş ıslak gözlerinde yıldızlandı. Eleni, ilerdeki çınar ağacının altında bağrına gürp gürp vurarak ağlıyordu. Kucağında sapanla vurulan bir serçe gibi çabuk can veren Kostas’ın kanlı başı duruyordu. Yanaklarından aşağıya yuvarlanan gözyaşlarını kurulayıp bakışlarını oradan alarak, çocuklarıyla birlikte evinin yolunu tuttu.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Sonbahar FilmleriOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

11 Mayıs 2026

Word'den PDF'e Dönüştürürken Dikkat Ed..

Bir Word belgesini PDF'e dönüştürmek, ilk bakışta basit bir işlem gibi görünür. Ancak bu süreçte yapılan küçük hatalar, belgenin görünümünü, güvenliğini ve kullanılabilirliğini ciddi ölçüde etkileyebilir. Yanlış ayarlarla dönüştürülen bir ..

Devamı..

Sandım ki!

Didem Keremoğlu

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024