Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

10 Mayıs 2024

Kitap

Her Şeyin Hikâyesi

Sezen Ergen Breitegger

Paylaş

1

0


koskoca bir ağaç görüyorum

ufacık bir tohumda

o ne ağaç ne tohum

– Asaf Halet Çelebi 

Sait Faik’le ilk tanıştığım öyküyü unutamıyorum. Ortaokul müfredatı için seçilmişti "Son Kuşlar", büyük yazar çevreye verdiğimiz korkunç zararlarla ilgili “bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak.” diye bizleri uyarıyordu. Öyküyü okuduğumuzda yaşadığım tedirginliği bugün, üstünden neredeyse yirmi beş yıl geçmişken bile çok net anımsayabiliyorum. Aynı tedirginliği, bize Sait Faik’ten elli yıl sonra yaşatan Richard Powers’ın çok sesli, 2019 yılında Pulitzer Ödülü’nü kazanan “Her Şeyin Hikâyesi” romanını kalın gövdesine aldırmadan neredeyse bir oturuşta bitirdiğimden beri romanın asıl kahramanları olan ağaçları, ormanları düşünmeden edemiyorum. Dev bir kestane ağacının öyküsüyle açılıp bizi içine alan çok boyutlu bir romanla karşılaştığım için çok memnunum. Richard Powers, kendimizi dünyanın efendisi sanırken gezegenimiz için aslında ne kadar da küçük, anlamsız ve ağaçlarla karşılaştırınca ne kadar da kısacık bir andan beri burada olduğumuzu anlatabilmek için kitapta da söylediği gibi, ağaçların öyküsünü insan hikâyeleriyle birleştiriyor ve çok kapsamlı bir panorama oluşturmayı başarıyor. Powers’ın dev bir ormanda gezerken yaşanılan o büyülü gerçekçilik hissini romanda da bütünüyle verebilmiş olması, karakterlerin başına gelen mistik tesadüfleri de açıklayabiliyor.

richard powers Kitabı okurken, ağaçların, insanların ve edebiyatın nasıl da birbirine benzediğini, birbirinden beslendiğini ve yaşamın devam edebilmesi için birbirine ihtiyaç duyduğunu düşündüm. Hayranlık duyarak hikayesini okuduğum karakterlerden olan Ovid sevdalısı “Nebat Patty” , kendisine ormanları keserek yenisini dikmekte bir sakınca olup olmadığını soran yargıca : “Banliyödeki bir evin bahçesinde ağaç tarlalarındakinden daha fazla çeşitlilik vardır!” diye haykırınca aklıma ilk aklıma gelen edebiyatı bir anlatı ormanına benzeten ve bize bu ormanda rehberlik eden Eco’nun:1 "Bir ormanın Kutsal Orman haline gelebilmesi için, Fransız bahçeleri gibi düzenli değil, Druidlerin ormanları gibi karmaşık ve girift olması gerekir." cümlesi oldu. Ülkemizde pek uygulama alanı olmadığı için çok tartışılmayan ama benim üstüne bir yüksek lisans tezi yazdığım gen patentleri konusu ile ilgili kavga eden karakterlerden Olivia ve avukat babasının diyaloglarını okuyunca yazarın güncel konularla ilgili değindiği noktalara da şapka çıkardım. (Olivia küplere binmiş. “Canlı bir şeyin haklarına sahip olunamaz!” “Olunur. Olunması gerekir. Sermayeyi yaratan şey fikri mülkiyetin korunmasıdır.”) Ağaçların da en az insanlar kadar hak sahibi olabileceğini hukuken ispatlamak isteyen (okurken ona da keşke bizim anayasamızın 169. Maddesinden bahsedebilseydim diye düşünmeden edemediğim) başka bir önemli karakter Ray’in hukuki akıl yürütmeleriyle karşılaşmak kitabı bence daha da ilginçleştiriyor.

Kitap, çok etkileyici sayfalarla açılıp birbirinden bağımsız gibi görünen sekiz karakterin farklı ve incelikli hikayeleriyle devam ediyor. “Kökler” adını alan bu bölümde, sonradan bazılarının yolu kesişecek olan karakterlerle tek tek tanışıyoruz. Çiftçi bir ailenin sanatçı olmak isteyen oğlu Nick, Çin’den göç etmek zorunda kalan bir ailenin Amerika’da yetişen mühendis kızı Mimi ve karıncaların hayatına sonsuz bir ilgi duyan Adam’ın bağımsız hikayeleri ilgiyle okunuyor. Sonrasında avukat Ray ve sevgilisi Dorothy’nin ilişkisine tanık oluyoruz. Kitabın başlangıç bölümü kısa hikayeler biçiminde ele alınmış. “Kökler” bölümü, Stanford Deneyi’ne konu olduğunu anladığımız Douglas, bilgisayar dâhisi Neelay, benim kitapta o kendine özgü tuhaflıkları, duyarlılığı ve içindeki doğa sevgisi sebebiyle en sevdiğim karakter olan, kendini ağaçlarla bir duyan “Nebat Patty” Patricia ve en son “kafaları kırıp” Mevlana’dan dizeler okuyan Olivia ile sonlansa da, kitap okurlarını bu hikayelerin nasıl bağlanacağını çok merak ettirmeyi başarıyor. İlk bölümde genelde arka planda kalan ağaçlar da kitabın “Gövde” bölümüyle iyice öne çıkmaya başlıyor. Tek tek isimlerle bölünen hikayenin gelişme bölümünde artık giriftleşip yekpare bir anlatıya dönüşümünü, karakterler arası geçişlerle ilerlediğini görüyoruz. Gövde bölümünde, karakterlerin ağaçlarla ilişkisini derinleştiren, ağaçları merkeze alan Powers, bu bölümü de ilk bölümde olduğu gibi Olivia karakteriyle sonlandırıyor. Bu kitaptaki ince geçişleri iyice anlamak için ikinci bir okumanın da faydalı olacağı çok açık. “Dallar” adıyla ayrılmış bölümde, yazar karakterlerin yıllar içindeki gelişimini başarıyla verebilmiş. Bu kadar farklı karakterin öyküsünü, ağaçlarla birleştirip uzun bir romanda öykü çizgisini de dağıtmadan anlatabilen Powers’a Pulitzer ödülünün gelmiş olması şaşırtıcı değil. Kitap boyunca hem karakterlerin hikayeleri, hem de ağaçlarla çok katmanlı bir anlatıyla karşılaşmak oldukça hoşuma gitti. Yazar, “Tohumlar” bölümü ile kitabı sonlandırırken, biz de kitabı okumadan önce olduğumuz kişi değiliz artık. Patty’nin Ovid göndermesinden bahisle, çok iyi bir kitabı bitirmiş bir okur olarak, doğa, çevre ve ağaçlarla ilgili başka bir şeye dönüşmüş buluyoruz kendimizi. Bill Gates’in de bu romanı okuma tavsiyeleri arasında saymasını oldukça ilginç buldum, kitap sayesinde ağaçlara bakış açısının değiştiğinin de altını çizmiş.2

Doğayı korumak için ne kadar ileri gidebiliriz? Bütün yaşamın toptan yok olacağı bir dünyada mülkiyetin bir değeri var mıdır? İnsan, ömrünü doğayı korumak için feda edebilir mi? Kitap bize bunları çokça düşündürüyor. Sanat eserlerine boya atan, yolları kapatan protestoculara benzeyen yöntemler kullanan karakterler, ilk kez bu kitaptan öğrendiğim ağaç işgalcileri, bütün bu protesto yöntemleriyle içiçe geçen; başkalarınca anlaşılmasalar da ama birbirlerinin sığınağı olmayı başaran Patricia ve Dennis’in o kendine özgü aşkları, Ray-Dorothy ilişkisi, Mimas adlı bir ağacın ardından yakılan ağıt, bir bilgisayar programcısının yapay zekâya benzer bir yöntemle doğayı kurtarma çabasıyla birlikte birçok büyük-küçük hikayeyi daha başarıyla birbirine bağlayan Powers, yaşamlarımızın, hatta nesillerin ve bütün bu insan hikayelerinin ağaçların, ormanların yanında ne kadar da küçücük kaldığını büyük bir ustalıkla anlatmayı başarmış. Bir ağacın altında akıp giden nesiller.

Kitaptan hayli etkilendiğim için yazarıyla yapılmış röportajları okuyunca, Powers’ın bir sağlık sorunu yaşadıktan sonra ve Stanford’da çalışma alanındaki ağaçların kesilmesinden etkilenerek, insan odaklı dünya görüşünü bir tür animizme çevirdiğini, insanın da ancak doğanın bir parçası olmaya karar vererek yaşayabileceğini görmeye başlamasıyla bu kitabın ortaya çıktığını öğrendim. Mevlana’ya, Ovid’e, Walt Whitman’a, Yeats’e, resim sanatına türlü göndermelerle örülmüş bu roman, bana hayatımda önemli yer tutan bütün ağaçları da anımsattı. Şeker Portakalı’ndan etkilenip çocukken kendime arkadaş olarak seçtiğim, hala her gittiğimde kesilmiş mi diye yüreğimi ağzıma getiren incir ağacı, makiyle büyümüş biri olarak İstanbul’da dev ağaçlarla karşılaştığımda yaşadığım hayranlık, Avusturya’da ilk kez gerçekten el değmemiş ormanlarda gezinirken hissettiğim tuhaf dinginlik kitabı okuyunca bir bir su yüzüne çıktı. Powers’ın romanını kurguladığı hikayelerle iç içe geçirerek ormanlardaki ağaç ve canlıların nasıl bir ekosistemin parçası olduğunu da gösterebilmesi, ağaçlarla ilgili devasa ama çok incelikli bir romanı ortaya koyma biçimi de hayli etkileyici. Ağaçların bir tür bağlantısallıkla birbirleriyle konuşabilmeleri, göç edebilmeleri, tehlikeleri sezip sinyaller gönderebilmeleri ve ölü ağaç kalıntılarının bile orman içinde dev işlevlere sahip olması, bütün bu olup biten mucizeyi ve ormanın dilini konuşamadığı için onu yok eden insanlığı bekleyen son hakkında kitap bitince insan düşünmeden edemiyor. Çevirisini çok başarılı bulduğum bu kitabı okurken öğrendiğim müthiş şiirlerin yanı sıra (İçine düştükleri ateş kadar acımasız, hevesli âşıklar bu ağaçlara sevdiceklerinin adlarını kazır. Heyhat, ağaçların güzellikte o kızlardan ne kadar üstün olduklarını bilmeden ve önemsemeden)3 bir yandan da sürekli anımsadığım Nâzım Hikmet’in “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine,” dizelerinde, ormanların bağlantısallığını bilimsel açıdan kanıtlanmadan çok önce sezdiğini görünce de duygulanmamak elde değil bence. Kitap bittiğinden beri ağaçlara selam veriyor, o kendilerine özgü yavaş ama asla durağan olmayan zamanlarında birbirlerine ve bizlere ne fısıldadıklarını biraz daha iyi duymaya çalışıyorum.


1 Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, Umberto Eco, s. 146.

2 https://www.gatesnotes.com/The-Overstory

3 Her Şeyin Hikâyesi, s. 141.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Hayata NotlarA. Dilek Şimşek
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Aynur Kulak

18 Haziran 2025

Fatih Gezer: “Biçim ya da tür arayışın..

Biçim ya da tür arayışından değil, diğer romanlarım gibi karakterin kendi iç sesiyle kurulmuş bir anlatı oldu Firuzan.Aynur Kulak: Firuzan’la beraber çağdaş edebiyatımız içerisinde dört romanlık bir periyot olu..

Devamı..

Demans

Gökhan Güvener

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024