Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

22 Eylül 2022

Kitap

Janet Frame’i Okurken

Erhan Sunar

Paylaş

2

0


Janet Frame’in her biri diğerinin devamı ya da iç içe geçmiş bir biçimi gibi görünen kitaplarının hep bir hayatın dökümü olduğunu düşündüğümüzde kapılacağımız aşinalık hissi ile yine her birine apayrı bir nitelik atfettiğimizde varacağımız okuma zevki en nihayetinde çok da uzak değil.

Otobiyografisi Soframda Bir Melek’te, Janet Frame akıl hastanesinde geçen uzun yıllarına ancak çok az değinir. Bu çok açıkça yazılmış canlı kitapta, sıkıntılarla geçen çocukluk yıllarının yine de sevgiyle çizilen aile ortamına, yazarlık yolunda karşılaştığı zorluklara ve ülkesi Yeni Zelanda’dan uzakta Avrupa’da uzun uzun kalışlarının detaylarına fazlasıyla girer, ama kişiliğiyle romancılığı arasında şizofrenik eğilimlerinden ötürü çabuk bağlantılar arayan okurun beklentisi büyük oranda karşılıksız kalır. Bu ilk tespitten çıkacak sonuç elbette ruhsal dünyasının romanlarına daha doğrudan girecek olması değil, belki bu gerçeklikle yazınsal evreninde nasıl hesaplaştığı olmalı.

Şizofreni hastalarına düz bir yaklaşımın temelinde, bu kişi bir de yazarsa, kısmen de olsa bir tür ruhsal karmaşa arayışının izinin sürülmesi isteği yatar ve bunun da temelinde hep hastanın kendi kendisinin doktoru gibi davranması durur. Gündelik ilişkileri yıkıcı bu hastalıkla hasar görmüş sıradan bir bireye kıyasla, eli kalem de tutan yazarın söyleyecek daha derin, daha anlamlı, bu nedenle daha kökenlerine inilmiş bir şeyleri olmalıdır. Üstelik hastalığa ilişkin popüler yayınlar, romanlar ya da filmler de bu olağan beklentiyi güçlendirmektedir. Öyleyse, sekiz yılın sonunda tam kritik bir lobotomi uygulamasının eşiğindeyken, bir kitabıyla üne kavuşup ameliyata gerek kalmadan yaşamına devam eden yazarın bütün bunları tartışmaya açmaması mümkün müdür? Bu beklentiyle, ister istemez Janet Frame’in kurmaca evrenine ayrıca bir dikkat gösteririz.

Sudaki Yüzler tam da bu tür dikkate dönük bir romandır. Aile ve yetişme ortamı, çocukluğun pek üzerinde durulmayan yılları ve okul, iş-güç gibi akıl hastanesinin sınırları dışında cereyan etmiş daha “önemsiz” ayrıntılara neredeyse pek yer de vermiyordur. Hastanenin katı biçimde disipline edilmiş düzenine, soğukkanlı hemşirelere, kimi zaman ilaçlar eşliğinde uyuyup uyanmaktan ibaretmiş gibi görünen hayli daraltılmış yaşam alanlarına yazarın neredeyse iç içe geçmiş, zorlayıcı, anlamı saklayan anlatımı fazladan bir destek gibi görünür. Bu dilsel enerjinin devamlılığını takip ettiğimiz, motivasyonuna tam nüfuz edemediğimiz müddetçe karakterlerin hastalıklarına ilişkin algımız sürüp gider. Anlayabildiğimiz kadarıyla, olgulardan tümüyle kopmamış tuhaf bir algı düzlemidir bu ve romanın başkişisinin bütün o karmaşa içinde kimi kez çok doğrudan biçimde ve hemşireleri aldatarak dikkatimizi kendi “kurnazlığına” çekebildiğine bakıldığında ise, kısmen de gerçekten de daha gerçektir. Kabaca şiirsel diyebileceğimiz bu anlatım aynı zamanda içinde çok sertlikler barındırır ve Istina Mavet küçülme, kaybolma, kendiyle karşılaşma anlarında duyduğu gerginlik hezeyanları, benzerlik psikozları içinde günlerini geçirirken bize bu konuda çok şey söyler. Soframda Bir Melek’e ya da diğer romanlarına girdiği gibi burada da insanlığın ortak hafızasına, hâlâ üzerinde fikir birliği edilebilecek değerlerine doğrudan açılan şiirler, dörtlükler eksik değildir, öyleyse şizofrenik dünya belki de hayali varsanıların değil de gerçeklerin baskısı altında ezilen bir dünyadır… Benzer anıştırmalarla roman devam eder, ama hiçbir satırında, otobiyografide de olmadığı gibi, çözüm yollarına dikkatimiz çekilmez çünkü bilinç düzeyi yüksek bir “deliliktir” bu ve bir yanıyla kendi normal seyreden hayatlarımıza temas eder: Mesele anlam verip vermemekten önce, romanda çizilen insanlık durumunu ne ölçüde algıladığımız ile ilgilidir ve yazınsal dokusundan da çok kopamadığımızı fark ettiğimiz her seferinde, yine olgularla düşünceler ve hisler arasında sıkışıp kaldığımızı hissettirir. Karakterin dışındayken de hâlâ içini hayal ettiği hastane odaları uyanık dikkatimize zaman zaman hüzün de katar, her şeyi biraz da kendimizden biliriz.     

Şizofreninin gündelik hayatta sık sık “şizoid” bir algılama biçimiyle karıştırıldığını, ilkinin tahribat gücüne kıyasla diğerinin olağan biçimde yaşamaya daha elverişli olduğunu bir içgüdüyle düşünüyorsak, Sudaki Yüzler bir kenara, asıl Bir Başka Yaza Doğru romanına bakmamız gerekecek. Doğrudan yazar kimliğiyle karşımıza çıkan kişisi ve Janet Frame’in “çok şahsi” olduğunu düşündüğü için ancak ölümünden sonra yayımlanmasını istediği bilgisiyle bu roman (otobiyografiden de) daha detaylı biçimde bir “zihinsel” soruşturma örneğidir, ama hiç öyle görünmeden işleyerek: Roman boyunca, yani bir hafta sonu süresince karıkoca ve iki küçük çocuktan ibaret bir aileyi ziyaret eden Grace Cleave, ev sahipleri karşısında sürekli bir algı karmaşası içinde düşüncelerini toplayamaz, dolayısıyla onlar gibi “mantıklı” ve gerektiğinde uzun cümleler kuramaz, bu durum da çok kibar bu aileden önce yazarın kendisi için büyük bir sorun teşkil eder. Durmadan küçük düşme hayalleri kuruyordur Grace Cleave: Sorun onun için mühimdir, ama (Sudaki Yüzler’de olduğu gibi) gerekçelerine iz sürercesine yer açarak ya da bu tutukluğu, açıkça konuşma fakirliğini klinik nedenlere bağlayarak hiç açıklamaz. Romanın artık son, bir gün erkene alınmış ziyaret dönüşü sahnelerinden birinde Grace’in evine döner dönmez psikiyatristine görüneceğini okuduğumuzda da bu yüzden şaşırmaz, ancak küçük bir gündelik bilgi diye karşılarız. Yazarın akıl sağlığı hakkında şüpheye pek düşmememizin bir sebebi onun anlatımı bu yöne pek çekmeyişi ile ilgiliyse, diğer ve daha büyük bir sebebi de o küçük aileyi, sözlerini ve tavırlarını dikkatli bir kamera gözü gibi bütünüyle süzüp romanın tamamını aslında kendisinin (nasıl da sistematize edebilerek) yazmış olduğunu görmemizle ilgilidir tabii. Ziyaret edilen evin yaşamsal sınırlarından, orada olup bitenlerden de kopmayan yanıyla Bir Başka Yaza Doğru, sözcüklerle düşünme gücü arasında gezinen, birinden birine daha makul ve anlaşılır bir önem atfetmeden seyreden bir roman olsa da, ufak tefek garipliklerin serpiştirildiği noktalara dikkatimizi çekmekten ne vazgeçer ne de bütün meselenin bu olduğunu dikte eder… Okudukça iki farklı yaşam biçimine temas ettiğimizi, bir aile olmanın nüanslarını, olamamanın ne ifade ettiğini, bunlara benzer küçük değinileri de romanın bünyesinde barındırdığını görür, toplumsal yapıların anlamlarına da yaklaşırız bir yandan.

Baykuşlar Öterken ise Soframda Bir Melek’in en azından bir kısmının iyice daraltılmış, bolca hüzün taşıyan organik bir parçası gibidir adeta. Romanda beş çocuklu ailenin akıl hastanesine yatırılmış kızının belirip kaybolması asıl yerin ondan önce diğer her bir kişiye ayrıldığını göstermek içindir ve Janet Frame bunun imkânlarına aileyi dağılmanın eşiğine getirerek bakar. Tek erkek kardeş sara hastasıdır, çoğunlukla tek başına baş edemediği nöbetler geçirir; bir kız kardeş mutlu bir evlilik yapmıştır ve bir günlük ziyaretinde bile saralı kardeşinin hastalığıyla kendisini çevresine küçük düşüreceğini düşünür; anne bunca çocuğa bakmakla daha baştan hayattan bir şey anlamamıştır; iki kardeş art arda trajik biçimde gencecikken ölmüştür; baba uzak ve yorgundur… Ama buradan zorlu yaşam koşulları altında ayakta ve sağlıklı kalmaya çaba gösteren bir aile üzerinden toplumsal okumalara girişmez, yazarın az çok klostrofobik, sınırları belirgin evreninde daha çok kendi aralarındaki ilişkilerin doğasına bir bakıma hapsoluruz. Janet Frame bu romanıyla diğerlerinin aksine duygusal karmaşaları öylesine bıçaksırtı bir dengede tutmuştur ki, çocuksuz bir karıkoca en sonda bir gazete sayfasından birbirlerine şehir haberlerini aktardığı sırada, gergin bir rüyadan ayılır gibi Daphne Withers’ın, akıl hastanesindeki bu kızkardeşin oradan çıktığını ve çok başarılı bir meslekle “normal” yaşama dahil olduğunu okuduğumuzda, rollerin yer değiştirmiş oluşu, birkaç toparlayıcı satırla da olsa, hep derinden sürmüş hüzne yeni bir yön vermiş olur. Kimin sonunun ne olduğunu mutlu bu çift hafif kaygısız bir dikkatle sıralarken, Daphne’ninki, “belirsiz” bir hastalığa kapatılarak senelerini veren genç kadınınki, bir başına kalmış bile olsa yaşamda yeni bir başlangıç gibi de hâlâ ümit vericidir.

Janet Frame’in her biri diğerinin devamı ya da iç içe geçmiş bir biçimi gibi görünen kitaplarının hep bir hayatın dökümü olduğunu düşündüğümüzde kapılacağımız aşinalık hissi ile yine her birine apayrı bir nitelik atfettiğimizde varacağımız okuma zevki en nihayetinde çok da uzak değil. Onları yazarın varlığından bağımsız düşünemiyorsak, bu telafi edilmesi gereken bir kusurdan ya da uzun bir itiraf seli oluşlarından önce cesaretle yazılmış birer yüzleşme metni olmalarına götürür bizi. Dilsel düzenleri, dramatik güçleri ve kurgu unsurlarıyla ise, bütün bağlarının üzerinden bir daha geçilmiş daha kristalize dünyalar oluşlarına…

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Odamdaki GözDemet Taştemir
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Josef Kılçıksız

17 Ekim 2025

Cam Tavanın Altındaki Gökyüzü

Gazze söz konusu olduğunda siniyor tüm ilham perilerim.Yeni taşındığım bu şehirde “mahsur” kalmış gibiyim. Orhan Pamuk’un Kars’ta mahsur kalan Ka’sı gibi hissediyorum. Bu his, sanırım, ne olduğunu bilmeden hep sıra dışı bir şeyler olmasını beklememden.Bu şehirde her gün ..

Devamı..

László Krasznahorkai’nin Günümüze Sesl..

Bran Nicol

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024