Belki de rüyamda gördüğüm tüm o insanlar da dün gece benim gibi kalabalık sokakları düşlemiştir.
Rüyamda yıllar önce New York’tan tanıdığım bir deliyi gördüm, Bryant Park’ın bir köşesinde ya da Grand Central Terminali’nin girişinde dikilir, insanları sınıflara ayırırdı – tourist, not a tourist, tourist, tourist, not a tourist, diye hüküm verirken ses tonu mekanik ama bir yandan da acayip arkadaş canlısıydı. Boyu iki metreye yakındı, uzun, dağınık kızıl saçları ve yüzüne gömülü gibi duran yeşil gözleri vardı, ifadesinden aşırı düzeyde, bitimsiz bir odaklanma yansırdı. Adam tutkuyla kalabalıktaki tüm yüzleri sınıflandırma işine adamıştı kendini, bana sorarsanız tutturuyor gibiydi de, gerçi zaman zaman tereddüte düştüğü, hata yaptığı da oluyordu, örneğin benim hakkımda: Göçmen simamdan ötürü hemen hemen her zaman “not a tourist” diye sınıflandırıyordu beni ama birkaç kez turist sınıfına dahil ettiği de olmuştu.
Rüyamda her şey anımsadığım gibiydi, yalnız bu kez Bryant Park’ta ya da Grand Central Terminali’nde değil de Meksiko’nun ya da Şili’de Santiago’nun aynı derecede kalabalık bir köşesindeydik. Deli adam bana sadece bakıyor mu, yoksa beni sınıflandırıyor mu bilmiyorum ama varlığı beni memnun ediyor, orada olması iyi şeyler müjdeliyormuş gibi hissediyorum. Sonraki köşeyi dönünce bir arkadaşa rastlıyorum –daha önce hiç görmediğim, tanımadığım birisi ama rüyada onun arkadaşım olduğunu biliyorum– o da deli adamla aynı şeyi yapıyor, oysa hiç de deliye benzemiyor, daha ziyade boyunu aşan bir işin ortasındaymış ya da bir şeylere kızmış gibi, veya her ikisi birden. Durup muhabbet etmek istiyorum ama sonra işini bölmemem gerektiğini fark ediyorum. Artık Santiago’da olduğumdan ve dağlara doğru yürüdüğümden eminim (aslında dağları görmüyorum, görmeye de çalışmıyorum, çünkü orada olduklarını biliyorum). Hızlanıyorum, sonraki köşede aynı absürd, korkunç işle uğraşan başka biriyle karşılaşacak mıyım merak ediyorum. “Form doldurmazlarsa hepsini unutacaklar” diye düşünüyorum, sonra insanlara bakıyorum ve o sırada zihnimde muğlak, tahrip edici bir düşünce beliriyor, “Kalabalık bu işte” ya da “Kalabalığın içindeyim” gibisinden bir düşünce, derken bu sözcüklerin gücü ile oğlumun annesine seslenişi birbirine karışıyor ve uyanıyorum.

Sabah beşi çeyrek geçiyor, oğlum ışığı yaktı. Annesini uyandırma girişiminden mucize eseri onu vazgeçiriyorum. Oğlumu kucağıma alıp salona götürürken laf arasında aklıma gelmiş gibi, Geceleri uyunur, gündüzleri oyun oynanır, diyorum. Oğlum bana dönüp şefkatle bakıyor, hani inatla boşa kürek çekmeye devam eden birisine bakar gibi. Silvestre gündoğumundan önce kalktığı zamanlarda birkaç hafta öncesine kadar pencereden dışarı bakarak vakit geçiriyorduk, bazen de yoldan geçen arabaları sayma oyunu oynuyorduk, kırmızılar, beyazlar, maviler –rengi her seferinde o seçerdi– ki arabalar da o saatlerde çoğalmaya başlıyordu. Ya da ıslak saçlarıyla telaş içinde metroya koşuşturan yayaların isimlerini tahmin etmeye çalışırdık. Şimdi kaldırımda kimseler yok, geçen arabalarsa yok denecek kadar az, oğlumun birazdan yine aynı şeyi soracağını hissedebiliyorum, her gün olduğu gibi, Herkes nerede, diyecek, bunu düşünürken otomatik bir yanıt bile hazırlıyorum, fakat o konuşmak yerine beklenmedik şekilde uykuya dalıyor.
Sallanan sandalyeye oturuyoruz, aklımda gördüğüm rüya, aniden soyutlaşan, tanımsız, uygunsuz bir şeye dönüşen kalabalığı düşünüyorum. Rüyamda kalabalıklar görmek yabancı olduğum bir şey değil, aksine rüyalarım hemen her zaman ileride yan karakterlere dönüşen figüranlarla doludur, yan karakterler de birden en önemli rollere bürünür, yine de bu kez acaba bu rüya yeni bir rüya mı, bu kalabalık başka bir kalabalık mı diye düşünmeden edemiyorum. Belki de rüyamda gördüğüm tüm o insanlar da dün gece benim gibi kalabalık sokakları düşlemiştir. Bu şairane düşünceye kendimi kaptırıyorum. Karantinayı imkânsız kalabalıkları düşleyerek geçiren insanlar hayal ediyorum. Şili’deki dostlarımı gözümde canlandırıyorum, daha iki ay öncesine kadar sokaklara dökülüp direnişi desteklerken, şimdi anlık yalnızlıklarında kolektif rüyalarımızı ziyaret ediyorlar. Kalabalık [multitud] sözcüğünün tartışmaya açık güzelliğini düşünüyorum. Bu sözcüğün işaret ettiği ve gizlediği şeyleri.
On iki yaşındayken metroya bindiğim bir akşam geliyor aklıma. Saat sekiz sularıydı, Santiago’nun merkezindeki okullarımızdan çıkıp Maipú’daki evlerimize döndüğümüz bu saatlerde çok kalabalık olurduk. Otobüsler eğlenceliydi, hiç değilse yoldaşlık sunduğu kesindi ama ben o akşam kimseye rastlamadan dosdoğru istikametime varmak istiyordum. Canım sıkkındı, nedenini hatırlamıyorum ama bir ânı çok net hatırlıyorum. Las Rejas durağında inmeden birkaç saniye önce parçası olduğum kalabalığa bakıp şöyle düşündüm: Hepsinin kendi hayatı var, hepsi evine gidiyor, herkes bir şeyin özlemini ya da bir başka şeyin bıkkınlığını duyuyor, hepsi de ya üzgün ya mutlu ya yorgun. (Yıllar sonra epifani kavramını öğrendiğimde bunu neyle ilişkilendireceğimi çok iyi biliyordum.)
Silvestre uyanıyor, kahvaltı niyetine mango yiyoruz, sonra da müziği açıp pastelleriyle resim yapmak üzere yere oturuyoruz. Kendi başına gayet eğleniyor gibi, ben de kalkıp bir kahve daha yapıyorum, sonra pencereye gidiyorum. Güneş ufukta giderek kuvvetleniyor, yine de gün henüz başlamışa benzemiyor. Toplasan ancak on tane araba sayabiliyorum, birkaç tane de motosiklet ve üç maskeli adam – adamlar turist değil, savunmasız, aksi, melankolik işçiler. Her geçen gün daha çok insan evde kalmayı başarıyor, kalabalığın olmadığı bu manzara bir yanıyla içimi rahatlatıyor ama bir yandan da birkaç hafta öncesinin ya da üç yıl önce burada yaşamaya başladığımız ilk zamanların dopdolu, gürültülü sokaklarını özlüyorum.
Birdenbire çok uzun süredir pencereden baktığımı fark ediyorum ve ihmal ettiğim oğluma suçlulukla dönüyorum, hâlâ orada olduğunu görünce içim hemen neşeyle doluyor, bütünüyle bağımsız, tüm dikkatiyle kendini işine kaptırmış. Onun güzel, kaotik resmine bakıyorum. Birkaç gün önce pastellerin meyve olduğuna karar verdi, tutkuyla yaptığı karalamalara da smoothie diyor. Yanına oturup kâğıdı tutmasına yardımcı oluyorum.
“Smoothie mi yaptın,” diye soruyorum.
“Hayır,” diyor kesin biçimde.
“Ne peki?”
“Sensin baba, pencereden dışarı bakıyorsun.”
Çeviren: Tila Sadeki
* “Multitud”, Revista de la Universidad de México, Haziran 2020 (“Multitude”, çev. Megan McDowell, New York Review of Books, 11 Temmuz 2020).






