Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

5 Mart 2022

Öykü

Kaz Ayağı

Nihan Feyza Lezgioğlu

Paylaş

3

2


Geri döndüm. Koşarak uzaklaştığım yere, eve. Ailenin sorumluluk almak istemeyen, bir türlü büyüyememiş erkek çocuğu gibi. Gittim ama döndüm. Kaçtığım, saklandığım delikten çıkıp anneme geldim. Ölüyor diye. Hava kan kusuyor üstüme. Kollarını omuzlarıma geçirdiğim büyük çantamla, havaalanının dış hatlar çıkışından ayrılıp beni bekleyen taksiye doğru büyük adımlarla yürüyorum. Hızlı hareket edip arabanın kapısını hemen kapatayım diye aynadan bana bakıyor taksici. İçerisi soğudu diye öflüyor. Yol boyu yüz göz yapar bu şimdi… Canı ne istiyorsa onu yapsın.

– Nereye abla?

 Uçakta kâğıda yazdığım adresi söylüyorum. Hareket ediyoruz. Telefonlarını açmadım diye mesaj yazmıştı Zerrin Yenge. –Ceyda’ya yazdırmıştır– “Annen çok hasta kızım. Gelebilirsen iyi olur.” Hemen altta da evin adresi. Niye şaşırmıştım? Mesajı neden, bu kez sesli, bir daha okumuştum? Bu ihtimal hep yok muydu sanki? İnsan yaşlıların çoğu zaman kendisinden önce öleceğini bilir. Annem de bir gün ölecekti. Yetişemeyebilirdim de. (Hâlâ yetişemeyebilirim.) Ne umdum? Ağlamayla inlemeyle, annesinin ölüsüne geldi anca’larla şimdiye kadar nerelerdeydin be kızım’ların, zavallıların gencecik oğlunun öldüğü yetmezmiş gibi bir de bunun yaşlı anasıyla uğraştılar’ın teğet geçmesini mi? En başından beri kimi cezalandırıyorum? Ferit’i mi yoksa annemi mi?

Başımı hâlâ ısınmamış, ıslak cama dayadım. Neden gittim ki? Ferit gitmekten bahsediyordu, ondan önce davrandım ben de. Okul biter bitmez, yüksek lisans bahanesiyle Dublin’e yerleştim. Sen kaldın Ferit, ben kaçtım ama. Kurtuldum ben!

Sahil yolundan gidiyoruz. Camda bir boşluk bulup arabanın içinde sinsi bir kedi gibi yürüyor rüzgâr. Ürperiyorum. Taksiye binerken boynumdan çözdüğüm şalı bu kez omuzlarıma atıyorum.

– Nerden çıktı bunlar ya!

Üç beş martı hızlı çalışan sileceklere yaklaşıyor diye, martıların dağılması için, direksiyonu bir sağa bir sola kırıyor taksici. Ama nafile. Avının ölmesini bekleyen leş yiyiciler gibi, tepemizde dört dönüyorlar. Ölü kokusunu aldılar! Hasta yatağında hareketsiz yatan, konuşmayı bile unutmuş ihtiyar bir kadının ölmesini bekliyorlar. Başım hizasında uçan martının nihayet doyuracağı karnını düşünürken zevkten kızarmış şeytani sol gözünü görüyorum. Görevini yapıyor, yani yapacak diye kızacak değilim ona. Herkes görevini yapıyor. Gitmesi gereken gidecek, kalması gereken de karnını doyuracak. Basit bir sözleşme.

Martılar dağıldı. Galiba rüzgâr şiddetlendi diye. Oturduğum yerde doğruluyorum. Taksiciyle göz göze geliyoruz aynada. Bakışlarını yola çeviriyor hemen. Kaç yaşındadır bu adam? Kırk var mıdır? Uzun ve kirli görünen bıyıkları var. Çenesinde birkaç tüy. Ne bu? Ben görmeyeli erkek modası da mı değişmiş? Güzel mi buluyorlar artık böylesini?

– Geldik abla.

Arnavut kaldırımlı bir sokağa girmişti araba. Demek burası. Taksimetreye göz ucuyla bakıp parayı şoföre uzatıyorum.

– İyi günler.

 

Çantayı sırtıma takınca aceleyle iniyorum taksiden. Araba hızla uzaklaşıyor. Yıllar önceki sokak değil burası. Apartman beş katlı ya var ya yok. Rüzgâr yüzünden kafamı kaldırıp sayamıyorum. Koyu renkli bir bina. Kahve tonlarında. Bahçe kapısını itip giriyorum içeri. Bahçe demek yanlış, bina girişine çıkan merdivenlerin bitimine bir kapı dikmişler aslında. Ferit’i bir şeye benzet deseler işte bu kapı, diyebilirim hemen.

Apartman kapısı kilitli değil, sağ elimle kapıyı hafifçe itip giriyorum binaya. İkinci kata çıkacağım. Her katta tek daire var. Döner merdivenleri tırmanmaya başlıyorum. İlk katta çıt yok. İkinci kata gelince soluklanıyorum kapının önünde. Merdivenler dik diye herhalde, nefesim kesildi. Kapının önünde bir paspas var, üstünde bir çift erkek ayakkabısı: Ferit’indir. Zili çalmak istemedim, kapıya vurdum. Aslında tıklattım. Çıkardığım bu sesi duymazlarsa dönüp gidecekmiş gibi. 

Kapı aralandı. Ceyda. Perma yaptırmış saçlarına. Dar alnı görünmez olmuş. Ağabeyinin yakın zamanda öldüğünü duymamış biri bile onun soluk benzini görünce anlar neler olup bittiğini. Sarının bu tonunu yalnızca ölüm biliyor. Belki birkaç güne kadar benim yüzüm de bu renge boyanacak. Şu Arnavut kaldırımlı sokakta bu sarıyı bilmeyen kaç ev vardır? Ceyda’yı görene kadar kimsede fark etmedim mi ben bu hastalıklı sarıyı? Dublin’deki ev sahibimin kırış kırış yüzü ne hale gelmişti eşi ölünce? Hatırlamıyorum bile.

Ceyda geleceğime ihtimal vermiyormuş gibi şaşkınlıkla baktı suratıma. Gözlerinde bir an gördüm. Onun bu küçümseme gizli şaşkınlığını cezalandırmak istedim.

– Yengem yok mu?

Ses çıkarmadan tamamen açtı kapıyı.

– İçerideler, gel.

Sağdaki odayı geçtik. Bitişikteki salonda bıraktı beni. Doksanlı yılların mobilyalarıyla dolu burası. Buz gibi. Her şey bıraktığım halde. Bir on yıl öncesine dönmüş gibiyim. Kestane konsol, vitrinde eski kadehler, tavanda büyük taşlı iki avize… En baştayım. Sıfırda. Yirmilerin heyecanı yok ama içimde. Kapıyı vurup çıkarkenki o güç yok. Ferit gideceğimi öğrenince bana bağırmaya başlamıştı. O öfkelendi diye benim pusacağımı zannetmişti galiba. Ağzıma geleni söylemiştim ben de. Daha iyisinin, daha iyilerin olabileceğini adım gibi biliyordum o zaman. Yirmilerindeyken her şeyi bilir insan. Bir şeyleri değiştireceğine, dahası, değiştirmesi gerektiğine inanır. Şansı varsa otuzlarında vazgeçer bu saçmalıktan. Basit peki’leri olur. Şimdi koca bir kamyon dolusu söyleyecek şeyim olmalıydı Ferit’e. Ama yok. Peki, diyeceğim. Öyle olsa da olur, böyle olsa da. Hem ne fark eder? Öylesi de böylesi de acı vermiyor artık bana.

Zerrin Yenge girdi içeri. Ceyda’nın yüzündeki sarılık onda da var. Gözlerine bir şişlik oturmuş.

– Geldin demek. (Bir an bekledi) Annen yatak odasında. Gel. 

Merhaba yok; nasılsın, nerelerdesin, yolculuk nasıldı… Yatak odasında hasta yatan yaşlı kadından önemlisi yok şimdi. On yıl önce, sağlıklı iken bıraktığım annemi yataklara düşüren benmişim gibi acımasız konuşuyor Zerrin Yenge. Bir de Ferit’i seyret şimdi!

Ev sahibini takip ediyorum. Dar koridor boyunca yürüyoruz. Yolda, Gözleri kapalı ama duyabilir seni, diyor. Yatak odasının kapısını açınca içeri önce benim girmem için bekliyor. Eşiği geçer geçmez Ferit beliriyor karşımda: Kilo vermiş. Hem de çok. Yüzü sapsarı. Oğlu öleli aşağı yukarı bir sene oluyor. Beni gördüğüne biraz olsun sevindi mi? Sanmam. Gelmeyeceğime dair iddiaya girmiş de yenildiğini kendi gözleriyle görüyormuş gibi sıkkın. O kadar. Eski defterleri açmayı geçtim, ağzını açıp tek kelime konuşmayacak. Tanırım onu. Ben kapıyı vurup çıktığımda adımı bile kaldırıp bir yerlere tıkmıştır o.

– Zerrin biz çıkalım.

Çıktılar. Ancak o zaman bakabildim anneme. Yatakta sırt üstü yatmış. İnce kolları, üzerine örtülmüş çiçekli yorganın üstünde hareketsiz. Saçları da yüzü kadar beyaz. Oysa nereden baksan yetmiş yoktur. Kırışmış çenesinde bir leke. Yatağa yaklaşıyorum. Damarlı sarkık boynu, güçlükle inip kalkan ciğerlerine ne taşıyor? Yiyebiliyor mu bir şeyler? Döndüm anne. Apar topar geldim. Buna ne dersin bilmiyorum. Özür mü, telafi mi, pişmanlık mı? Ama görev deme. Hiçbir şeye benzemeyen ya da bir türlü benzetemediğim yüzlerce şey yaşadım. İçimdeki kör boşluğu doldurmak için didindim anne. Onu asla dolduramayacağımı kabullenene kadar uğraştım. Ulur gibi ağladım geceleri. Bir fırsat bekledim, bir ışık. İçimde oyukla yaşamanın sandığım kadar kötü bir şey olmadığını öğrendim sonra. İşte bu yüzden Ferit’e kızmıyorum artık. Ferit kırk beşinde, içi öfke dolu bir baba. Acısı gün geçtikçe büyütüyor oyuğunu. Sorarsa ondan da esirgemem: Direnirsek oyuk büyüyor anne.

Yatağın yanı başında uyuyakalmışım. Uyandığımda Zerrin Yenge ile Ferit odadaydı. İlki hemen karşımdaki tekli koltukta, diğeri yüzümü görmeyecek şekilde çekilmiş sandalyede oturuyor.

– Uyuyakalmışım.

Hafif mahcup, bir konuşma başlasın diye söyledim bunu. Zerrin Yenge ayaklandı.

– Sen açsındır, yoldan geldin. Bir şeyler hazırlayayım mı?

Ayakları geri geri gidiyor sanki. Zahmet vermek istemiyorum.

– Hiç zahmet etme yenge, aç değilim. (Sonradan akıl etmiş gibi, birkaç saniye sonra) Sağ ol.

Birden oturduğu yerden konuşmaya başlıyor Ferit:

– Allah’ın işine bak! Yirmi yaşında oğlanı alıyor, bu kocakarıyı bırakıyor! Yaşamaksa bununki yaşamak da değil. Sürünüyor işte böyle. Alacaksa bunu alsaydı ya!

Zerrin Yenge sessiz sessiz ağlıyor. Dönüp Ferit’e bakıyorum: gözleri kıpkırmızı. Taksi camında beliren şu martıya benziyor. Doktor açık açık söylemiş, duyabilir diye. Ferit niye yapıyor bu gaddarlığı peki? Neyin ve kimin öcünü alacak ihtiyar annesinden?

Bir hışımla, ayaklanıp çıkıyor odadan. Zerrin Yenge de gözleri yerde, peşinden gidiyor. Tek kelime etmeden.

İkisi çıkar çıkmaz annemin kulağına eğilip onu ne kadar çok sevdiğimi fısıldıyorum, bir şekilde her şeyi nasıl berbat ettiğimi itiraf ediyorum. Artık akıllandım, diyorum. Ferit’e bakma sen, neyi ne zaman doğru yapmış ki!

 

YORUMLAR

Semra Aydın

Harika, çok duygulanarak okudum. 👏👏

6 Mart 2022

Semra Aydın

Harika, çok duygulanarak okudum. 👏👏

6 Mart 2022

Öne Çıkanlar

Latin Amerika’nın Öykü TutkusuSemih Gümüş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Marcelo Rioseco

17 Şubat 2025

Alejandro Zambra: “Yazmasaydım çok dah..

Bolaño benim için bir babadan ziyade gece geç saatlerde eve gelip pencereden odama tırmanan ve başından geçenleri anlatmaya koyulan bir ağabey gibiydi.Alejandro Zambra’yı önceden okumuştum. Özellikle Eve Dönmenin Yolları beni çok etkilemişti. Hatt..

Devamı..

Jane Austen Niçin Hiç Evlenmedi?

David Lassman

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024