Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

12 Temmuz 2023

Öykü

Kırmızı Orman Karıncası Formica Rufa

Deniz Eldam

Paylaş

11

4


Adam beyazları makineden çıkardı, çamaşır sepetine koydu. Ağbisinde kaldığı sürece en azından böyle ufak tefek işler yapabilir, çamaşır, bulaşık, kolay yemekler, hatta belki biraz ütü. Evi her gün süpürebilir, hiç sorun değil, elektrik süpürgesinin boğuk gürültüsünü seviyor. İşini bitirince içini açıp neler çektiğine bakıyor, toz torbası sürprizlerle dolu. Dolapların, koltukların altından ya da karanlık köşelerden bu sürprizlerin makineye çekilirken çıkardığı sesler heyecan verici. Haftanın başında ağbisinin yatağının altını süpürürken üç farklı ses duydu. İlki çok aşikârdı, metal bir şey olduğunu hemen anladı, bir düğme, diye düşündü. İkincinin plastik, yuvarlak bir şey olduğundan emindi. En ilginci sonuncusu, ses belli belirsiz bir hüpleme gibiydi, neredeyse ağırlıksız bir şey. Daha önce hiç böyle bir ses duymamıştı. Evin geri kalan kısmını süpürürken bunun ne olabileceğiyle ilgili sayısız tahmin yürüttü. Elektrik süpürgesinin içini açarken, günün en güzel zamanı, dedi kendi kendine. Toz torbasını küvete boşalttığında birincinin tel toka, ikincinin kola kapağı, üçüncünün bir tek ince kadın çorabı olduğunu gördü. Kola kapağını çöpe attı, bundan koleksiyonda zaten dört tane var, öbürleriyse ânında en nadide iki parça olarak koleksiyonda yerini aldı. Çorabı musluğun altına tutup yıkadı, eline geçirip omuzuna doğru çekti, bir süre çoraplı kolunu evire çevire izledi. Ağbisi için çorabını çıkaran bir kadın hayal etmeye çalıştı, aklına sadece annesinin varisli bacakları geldi. Pijamasının paçasını sıyırdı, çorabı ayağına geçirip yukarı, dizinin bitimine kadar çekti. Çoraplı bacağına bakarak düşündü, işten kovulduktan, evinden atıldıktan sonra, ağbisinin evini ona açması ne büyük iyilik. Bunun için minnettar, çorabı çıkarıp cebine tıktı, o da elinden geleni yapacak, tabii eğer şu düşünceler yakasını bırakırsa özellikle de küçük kızın yüzü. Kes şunu, dedi kendi kendine. Kızı unut, karıncaları düşün, kanatlı olanları ya da daha iyisi kırmızı olanları, onlar çok daha ilginç. Belgeseldeki adamın tonlamasını taklit ederek, “Kırmızı orman karıncası, Formica rufa,” dedi. “Yuvayı korumak için karınlarından formik asit püskürtürler. Bu yolla kendilerinden on kat daha büyük düşmanları bile alt edebilirler.” İyi de o küçük kız ne diye öyle çığlık çığlığa bağırmıştı. “Formik asit insanları sadece kaşındırır, ama öbür böcekler için ölümcüldür.” On günlük sakalını kaşıdı, en azından artık her sabah tıraş olması gerekmiyor, bütün gün pijamalarıyla dolaşabilir. “Erkek karıncalar kraliçe karıncayla çiftleştikten hemen sonra ölürler. Çok yaşa kraliçe karınca.” Ama yine o küçük kıza dönersek, polisler ona kızla ilgili oldukça kaba davrandılar, yere yatırıp ellerini arkadan kelepçelediler. Buna ne gerek vardı. Parka gidip karıncaları seyretmek istiyor, bu onları düşünmekten daha çok işe yarar ama evi terk edemez, ayak bileğinde yanıp sönen kırmızı ışığa baktı. Kahretsin. Hiç olmazsa karınca çiftliği yanında olsaydı. İşyerinde kaldı, ofisine girip almasına izin vermediler, binaya bile sokmadılar. Sanki onca zaman o küçücük delikte o kadar kodu onlar için yazmamış gibi. Büyük saçmalık, karınca çiftliğini derhal ona göndermeliler. Ama hayır, onlar için evden kod yazmaya devam etmeyecek.

“Ah Ufaklık, o şeyleri yaptığına tabii ki inanmıyorum, sen öyle biri değilsin,” diyor ağbisi ama Ufaklık eve geldiği ilk geceden beri yatarken ağbisinin oda kapısını kilitlediğini duyuyor. Uzun uzun düşündü, bunun olanlarla veya kendisiyle ilgili olmadığına karar verdi. Gayet iyi hatırlıyor, ağbisi çocukken de tuvalete girince kapıyı kilitlerdi. Şimdi kapıyı kilitlemesinin tek fena yanı, kötü rüya görecek olursa kapıyı yumruklayarak ağbisini boş yere uyandıracak olması. Kapı açık kalsa, sessizce onun yatağının yanındaki boşluğa uzanır, nefesini onun nefesine uydurarak kolayca sakinleşebilir. Sakin olması söylendiğinde daha çok panikliyor. Biliyor ki küçük kız aklına geldikçe beliren o tehlikeli düşüncelerin yerine koyacak başkalarını bulmazsa kalbi hızlanacak, nefesi kesilecek, ölüyor gibi olacak. Karınca çiftliğine hiç bu kadar ihtiyacı olmamıştı.

Ayırdığı renkli çamaşırları makineye yerleştirdi, kapağını kapadı, deterjan gözünü doldururken klozetten tuhaf sesler geldi, sonra birden su taşmaya başladı. Birdenbire, öylece, durup dururken. Ortalığı ânında berbat bir koku sardı, taşan su yerde hızlıca yayılmaya başladı. Yeni yıkanmış beyazlarla dolu çamaşır sepetini yavaşça yerden kaldırdı ki bu onun için oldukça hızlı sayılırdı. Yüzünü buruşturdu, bunun olacağını biliyordu, yani tam olarak bu olmasa da buna benzer bir şeyin olacağını. Her şeyin eskisi gibi devam etmesini beklemek saflık olur.  Bunu bekliyor olması hazırlıklı olduğu anlamına gelmiyor, o başka mesele, hem insan böyle bir şeye nasıl hazır olabilir. Küçükken de kötü bir şey olunca sonrasında daha kötü bir şey olurdu hep. Zaten kötü şeyler olmaya başlayınca bir türlü bitmek bilmez. Ayağıyla klozetin kapağını kapadı, bu hiçbir işe yaramadı, pis su kapağın altından bir kaynak gibi çağlamaya devam etti. Daha önce hiç böyle bir şey görmemişti, ona özel bir bela. Bu kez kapağın üzerine oturdu, sepeti de kucağında tuttu. Ayaklarının altında borular homurdandı, pis su çıkıp canına okumak için zemini zorladı. Bokların tanrısı öfkeli, diye düşündü.  Kalkıp banyonun kapısına kadar geriledi, eşikte durdu. Çamaşır sepetini eşiğin dışına bıraktı. Binden geriye yedişer saymaya başladı. Kırk dörde geldiğinde biraz sakinlemişti. Cebinden telefonunu çıkardı, annesini aradı. Amacı akıl almak değil, haber vermek. Sonunda yine dediği oldu, haklı çıkmayı sever.

“Ah, Ufaklık,” dedi annesi, “yaşadığın onca şeye rağmen tam da ihtiyacın olan şey bu.”

“İhtiyacım olan şey de neymiş,” diye sordu ama annesi telefonu kapamış. Kapamamış olsaydı muhtemelen şöyle devam ederdi, Tanrı bazen bir şey anlatmak istediğinde böyle gizemli yollar seçer. Ne yaptığını bir düşün, doğru yolda olduğundan emin ol. Muhabbet kuşu öldüğünde de böyle söylemişti. Daha küçücük bir çocukken bile kocaman elleri vardı ve bazen onlarla ne yapacağını bilemezdi. Gücünü kontrol etmeyi öğrenmelisin Ufaklık, derdi annesi. Ama şimdi düşünüyor da belki annesi sadece doğum gününde onu aramayı unuttuğu için kızgındı, o kadar. Özel günleri, görgü kurallarını hatırlamakta, kibar olmakta zorlanıyor. Kaba biri olduğundan değil, yalan söyleyemediğinden, Tanrı bu yüzden böyle yollar seçiyor olmalı, öbür insanların bir çırpıda anladığı şeyleri anlamakta zorlandığı için. Tanrı da tıpkı ötekiler gibi onun yeterince akıllı olmadığını düşünüyor olmalı. İki basamaklı sayıları zihinden çarpabiliyor olman akıllı olduğun anlamına gelmez, derdi annesi sık sık. Kalp kazanmayı öğrenmelisin, yoksa hayatın boyunca yalnız kalırsın. Yalnız olmayı umursamıyor, hatta bunu seviyor. İnsanlar zihinden çarpmaya daha fazla zaman ayırmalılar, belki böylece yalnız kalmayı da öğrenebilirler ve bunun o kadar da kötü bir şey olmadığını anlarlar.

Babasını aradı, zaten ilk onu aramalıydı, o, halden hep anlar. Onun doğum gününü de defalarca unuttu ama babası bunu hiçbir zaman sorun etmedi.

“Fena kaza, dayan evlat,” dedi babası. Başka bir şeyler daha söyledi, sesi gidip geldi, gerisini anlayamadı. Alt tarafı boklu su, çok da kafana takma, gibi şeyler söylemiş olabilir.

Sıra ağbisinde, onu arayıp tuvalet taştı, her taraf bombok, diyecek, ev sahibi olarak bunu bilmek hakkı. Tuvalet taştı çünkü taşması gerekiyordu, Tanrının gizemli yolları işte, diye ekleyecek.

Ağbisi, “Benim hatam Ufaklık,” dedi. Özür diledi. “Evin bakımına daha çok zaman ayırmalıyım.”

Ağbisi aksini söylese de bunun kendi hatası olduğunu biliyor, hatta emin. Tıpkı muhabbet kuşunu ellerinde sımsıkı tutarken, küçük kızın uzun samur saçlarını okşarken duyduğu o tuhaf suçluluk hissi gibi. Şimdi sırası değil, çıkar kafandan bunları, diye söylendi kendi kendine. Paçalarından sular damlayarak ardiyeye gitti, işine yarayacak bir şeyler bulma umuduyla duvardaki raflara baktı. Bir camı eksik güneş gözlüğü, pili bitmiş bir bisiklet lambası, eski oyuncak gemileri. Bu geminin kaybolduğu zamanı hatırladı, ağbisi günlerce ona her yeri aratmıştı. Demek bulmuş. Oyuncak gemiye baktı, sesini kalınlaştırdı. “Nuh’un gemisinin sular çekildiğinde karaya oturduğu yerin Türkiye’de Cudi dağı olduğuna inanılıyor.” Bir çift Formica rufa minicik adımlarla gemiye bindi. Ve Tanrı şöyle dedi. “Çünkü onları yarattığıma pişman oldum."

En alt rafta alet çantasını gördü, sevindi, çantayı alıp banyonun eşiğine döndü. İnsanlarla değil ama aletlerle, sayılarla arası iyi, bunlara karşı kibar olması gerekmiyor, bir pense her zaman pense gibi davranır, sıkıca kavrar, sıkıştırır, şaşırtmaz. İki kere ikiden dört etmesi için rica etmesi gerekmez.

Taşan suyun tazyiki azalmış, elinde pense, sıkacak, sabitleyecek bir şeyler aradı, bulamadı. Yerdeki gideri kontrol etti, üstündeki ızgarayı kaldırıp oluşan minik girdabı seyretti. Öteki evlerdeki giderleri hayal etti, balkonlardaki, banyolardaki, teraslardaki giderleri, bu giderlerden süzülen pislikleri. Temiz evler birbirlerine benzer, diye düşündü, her pis evinse kendine özgü bir pisliği vardır. Ağbisinin tertemiz evi sayesinde bir lağım çukuruna dönmüştü.

Kapı çaldı. Zamanla da arası pek iyi değil ama bu gelenin ağbisi olamayacağını biliyor. Gözetleme deliğinden baktı, küçük bir oğlan elindeki topu duvara atıp tutuyor. Dört kez daha sektirdikten sonra zile tekrar bastı, sektirmeye devam etti. Sonunda topu cebine sokup kapıya ayağıyla vurdu, zili tekrar çaldı.

Aceleci biri diye düşündü, aceleci insanlar sinirini bozuyor, hele küçük aceleci insanlar daha çok sinirini bozuyor. Oğlan parmağını zile dayadı ve orada tuttu. Oğlanın eli zildeyken ayaklarıyla yaptığı hareketleri izledi, sonra kapıyı açtı, eşikte dikilip çocuğa baktı.

“Niçin bu kadar geç açtın, duymadın mı?”

“Delikten sana bakıyordum.”

“Ne demeye bana bakıyordun ki?”

“Sektiriyordun, atıp tutuyordun, bir de ayaklarınla yaptığın o acayip hareketler.”

“Topum balkonuna kaçtı.”

 Parmağıyla çocuğun cebindeki şişkinliği gösterdi.

 “Bu değil. Büyük olan,” dedi oğlan.

 “Burası benim evim değil, misafirim.”

 “Hadi ama, topumu verir misin? Balkonda.”

 Ağır ağır mutfak balkonuna gitti, eli boş döndü. “Yok,” dedi.

Çocuk eve daldı, önce alet çantasının, sonra çamaşır sepetinin üstünden atlayıp koridorda mermi gibi ilerledi. Yatak odasına girerken, “Mutfak balkonunda değil, buradaki balkonda,” diye seslendi.

Oğlanın peşinden ilerledi, alet çantasını, çamaşır sepetini kenara çekip yanlarından geçti. Koridorun ortasında tekrar karşılaştılar. Çocuk topunu gösterdi. “İşte bak, burada.”

“Orada balkon olduğunu unutmuşum.”

Çocuk burnunu tuttu, adamın ıslak pijamalarına baktı. “Bu koku da ne. Yoksa sen altına falan mı kaçırdın?”

“Hayır, sanırım Tanrı bana bir şeyler söylemek istiyor.”

Çocuk topunu sektirerek kapıya ilerledi. “Tanrı neden seninle konuşmak istesin ki.” Salonun önünde durdu, duvarda asılı formayı gösterdi. “Vay canına. Aynı takımlıymışız.” İçeri girdi, çerçeveye yaklaştı. “Hem de imzalı. Vay be.”

Salonun eşiğinde durup çocuğa baktı, topu elinde hayran hayran formayı seyrediyor. Üç numara saç tıraşı başının mükemmel yuvarlaklığını ortaya çıkarmış, çıkık alnı, hokka gibi bir burnu var. Ağır adımlarla oğlana yanaştı, alnından burnunun ucuna kadarki kavisi parmağıyla takip etti. Kusursuz bir profil.

Oğlan eliyle yüzünden pis bir şeyi siler gibi yaptı, gözünü çerçeveden ayırmadan sordu.

“Dünkü maçı izledin mi, iyi iş çıkardık değil mi?” Dikkati alt rafta duran çeşitli ıvır zıvıra kaydı, topunu bırakıp başında taç olan aslan heykelini aldı. “Bayağı da ağırmış. Benim de aslan kumbaram var, neredeyse doldu.”

Heykeli aldığı yere bıraktı. Kırmızı boncuklardan, sarı bir püskülden oluşan tespihi alıp kolye gibi boynuna, yanındaki kepi de başına taktı.

“Nasıl? Yakıştı mı?”

Ellerini beline koyuşu, başını arkaya atıp poz verişi, gülümseyişi. Ufaklık o anda onun küçük bir oğlan değil, küçük bir kız olduğunu anladı. “Saçlarına ne oldu,” diye sordu.

Kız omuzlarını silkti, “Hiçbir şey,” dedi, “sadece kestirdim, kısa seviyorum.”  Boynundaki tespihin sarı püskülüyle oynarken sordu. “Peki sen saatini niye ayak bileğine taktın.”

Kıza yaklaştı. Raftan sarı kaşkolü alıp boynuna doladı. “Saat değil o. Karıncaları sever misin?”

“Karıncalar mı? Karıncaları kim sever ki, çok sıkıcılar. Aptal şeyler sağda solda kırıntı aramaktan başka bir şey bilmezler. Ben yavru köpekleri severim. Onlarla fırlat-getir oynayabilirsin, kamyonların arkasından koşturup uluyabilirsin.”

“Formica rufa’lar sıkıcı değil, hele aptal hiç değil,” dedi, sesi sert çıktı. “Böcekler arasında boyuna göre en büyük beyine sahip kırmızı karınca çok zeki bir avcıdır. Yılda ortalama yirmi bin zararlı orman böceği avlar.”

“Vay be, şapşal karıncalara bak sen, neler de yapabiliyorlarmış. Ama sonuçta bir yüzleri bile yok, kucağına alıp sevemezsin de.”  

Kızı dinlerken alnındaki yara izini inceledi, gözünün hemen üstünde başlıyor, kaşını ve alnının pürüzsüzlüğünü ikiye bölüp saç çizgisinin biraz ilerisinde bitiyordu. Sanki biri içine bakmak için kızın başını bıçakla kesmek istemiş ama son anda vazgeçmişti. Karıncalarla ilgili bildiği her şeyi bir çipin içinde o kesikten içeri soktuğunu hayal etti. Dokunmak, parmağını o pütürlü dokuda gezdirmek istedi. Kız adamın elini havada yakalayıp geri itti. “Karıncaları kim sever biliyor musun, sana karıncaları kimin sevdiğini söyleyeceğim.” Biraz durdu, sırıttı. “Tabii ki karıncayiyenler. Karıncayiyenler karıncalara bayılır. Şapur şupur yerler onları. Senin zeki avcı karıncaların bu konuda bir şey yapabiliyor mu bari?”  

Adam bunu komik bulmadı, kocaman elini pijamasının cebine soktu, içindeki ince çorapla meşgul etti.

Kız çömeldi, adamın bileğindeki şeye yakından baktı.

“Biraz fazla belgesel seyrediyorsun galiba. Bununla ne yapıyorsun peki, karıncalara sinyal falan mı gönderiyorsun.”

Adam elini kızın yuvarlacık başında, diken diken saçlarının üstünde gezdirdi. O tuhaf his tüylerini ürpertti. Pi sayısının ilk on hanesini geçirdi içinden. Küçük kız hızla ayağa kalkıp sordu. “Adın ne.”

Pi sayısının üçüncü on hanesini saymayı bırakıp cevapladı. “Ufaklık.”

Kız, Ufaklık’ın geniş omuzlarına, iri hımbıl gövdesine, kalın bacaklarına bakıp kıkırdadı. “Neredeyse tavana değecek biri için güzel isim ama ben sana Karınca Adam diyeceğim. Sen de bana Rapunzel diyebilirsin.”

Adam gülümsedi. “Karınca Adam,” diye tekrar etti kısık bir sesle. “Karıncaları severim. En çok kırmızı karıncaları severim,” dedi yüksek sesle.

“Tamam Karınca Adam. Bak ne diyeceğim, neden o güçlü kollarınla çerçeveyi indirmiyorsun. Formayı denemeyi çok istiyorum, bu gerçekten harika olurdu. Sonra da senin sevdiğin bir şeyi yaparız. Karıncaları anlatırsın bana, ne dersin?”  

Kızın dediğini hemen yaptı, ağır hareketlerle çerçeveyi indirdi, yere koyup penseyle arkasındaki tırnakları kaldırdı, formayı çıkarıp kıza verdi. Sonunda pensenin işe yaramış olmasına sevindi.

“Hadi arkanı dön Karınca Adam,” dedi kız. Eliyle havada bir daire çizdi. “Hadi ama döner misin, tişörtümün üstüne giymek istemiyorum.”

Kıza arkasını döndü, elleriyle gözlerini kapadı, pi sayısının henüz ilk üç hanesini içinden geçirmişti ki kızın sesi neşeyle çınladı.

“Tamam, dönebilirsin.”

Hemen dönmedi, hazır değildi, saymaya devam etti.

“Hey sana diyorum, artık dönebilirsin.” Adam yine dönmeyince kız tutup onu döndürdü. “Eee, ne diyorsun, nasıl olmuşum?”

Kırmızı forma şortunu örtüp diz kapaklarının biraz üstünde bitiyor, mini elbise gibi duruyordu. Sıska bacaklarıyla üstüne kırmızı örtü atılmış bir serçeye benziyordu. Cebinden çorabı çıkarıp kıza uzattı. “Bunu da giyer misin?”

Kız tereddüt etti ama sonra çorabı giyip çekebildiği yere kadar çekti.” Kramponlarım da olsa tam olurdu.” Etrafında bir tur döndü, gerilip şut attı, top adamın bacaklarının arasından geçip duvardan geri sekti. Kız çevik bir ayak hareketiyle topu durdurdu.

“Berbat bir kalecisin biliyorsun değil mi.”

Gözlerini kızın çoraplı bacağından ayırmadan koltuğa oturdu, “Şimdiye kadar inşa edilmiş en büyük Formica rufa yuvası 137 cm yüksekliğinde 890 cm genişliğindedir,” dedi.

“Neredeyse benim boyumda.” Topunu bacağında sektirirken, “Devam et bakalım, dinleyeceğime söz verdim bir kere,” dedi. Çorap sürekli düşüyordu, sonunda dayanamadı, çıkarıp attı, sonra iki yastıktan kale yaptı. Atış yaparken adamın karıncaların evrimsel tarihlerinden habitatlarına, davranış etolojilerinden çiftleşmelerine kadar birçok detayı anlatmasını dinledi. Bazıları gerçekten ilginçti, oraları dinlerken put gibi durdu. Bir ara topu adama fırlattı. Adam topu yakalayamadı, buna bayağı bir güldüler. Son olarak adam ona işyerinde kalan karınca çiftliğinden bahsetti. “Akvaryumda balık bakmak gibi yani,” dedi kız ama sonunda sıkıldı ve eve gitmesi gerektiğini söyledi. Forma bu gecelik onda kalabilir miydi, sabah ilk iş okula gitmeden geri getirecekti, üstelik önce parka uğrayıp onun için biraz karınca toplayacaktı. “Bildiğin normal sokak karıncası,” dedi gülerek, “ama sanırım işini görür, yani çiftliğine kavuşuncaya kadar.”

 

Sabah kalkmak için ağbisinin evden çıkmasını bekledi, okul saati yaklaşıyordu. Kapının kapandığını duyunca kalktı, bugün bir sürü işi var, bezelyeleri ayıklayacak, muslukların contalarını değiştirecek, ütü yapacak, baksırları, çorapları bile ütüleyecek. Ağbisinin ona evini açması ne büyük iyilik. İkisinin de en sevdiği yemeği yapacak, fırında tavuk. Mutfağa giderken holde durdu, portmantoda asılı anahtarı aldı, kapıyı kilitledi, sonra tuvalete atıp sifonu çekti. Gayet iyi hatırlıyor, ağbisi oynamaya çıktığında o gitmezdi, babası ona harika bir Canon hesap makinesi almıştı. Çayı koydu, kendine üç kaşarlı tost yaptı. Telefonundan hesap makinesini açtı, elli altı çarpı seksen beş, eşittire basmadı. Bebek işi. Bu kez üç basamaklı iki sayı yazdı, gözlerini kapadı, cevabı bulmak üzereydi ki kapı çaldı. Ekranı temizleyip tostundan bir ısırık aldı, ağır ağır çiğnedi. Sırt çantası kesin sarı kırmızıdır, diye düşündü. Diken diken saçlarını hayal etti, cebinden tokayı çıkarıp masanın üstüne koydu. Kapı yumruklandı. Hayatta etek giymez, belki gri bir pantolon, altına da kramponlar. Çayının son yudumunu içti. Zilin üzerinde incecik parmağı nasıl da inatçı. Kalktı, ardiyeden elektrik süpürgesini çıkardı, kapı tekmeleniyor, fişi takıp çalıştırdı. Bu boğuk gürültüyü seviyor, hiç sorun değil, evi her gün süpürebilir. Salonun parkelerini, halısını süpürdü. Koltuğun altını süpürürken o tanıdık sesi duydu, hüpleme gibiydi, neredeyse ağırlıksız o şey süpürgenin borusundan toz torbasına çekildi.  

YORUMLAR

Ceren Esen

Ahhh o açılmayan, açılamayan kapılar... Çok güzeldi... 🌿

12 Temmuz 2023

Emrah Sağlam

Tam bir Deniz Eldam öyküsü olmuş. Kız kardeşime gittim, uzun süredir görüşmediğimiz zamana sitemler biriktirdim. Nicelerinde buluşmak üzere. Emeğinize sağlık.

12 Temmuz 2023

Eyuphan Erdoğan

Çok güzel. Yeni hikayende buluşmak üzere..

6 Ağustos 2023

Eyuphan Erdoğan

Çok güzel. Yeni hikayende buluşmak üzere..

6 Ağustos 2023

Öne Çıkanlar

Walker Evans’ın Fotoğrafları ÜzerineErhan Sunar
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Nihat Dağlı

24 Aralık 2025

Ele Geçirilemeyenin Peşinde

“Yola çıkarken şunu unutmamak gerekir: Hazırlanmış güzergâhlara, haritalara, önceden ayarlanmış konaklamalara, tesadüflere ve beklenmedik olaylara rağmen yolları önümüze açan Tanrı’dır. Issızlıkları o yaratır ki biz içlerinden yollar geçirebilelim. Dağlar arasında, sanki d..

Devamı..

Şaka

Erhan Sunar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024