Çocukları kitaba yaklaştırmanın en sağlam adımı kendine uygun kitapla onu buluşturmak.
Deniz Sessiz: Hikâyenin Kalbi, okuma kültürümüz üzerine kafa yoran yayıncı, eğitimci, kütüphaneci, okur gibi her kesime iyi gelecek, önemli duvarları aşacak bir roman. Edebiyat okurluğu üzerine manifesto gibi bir roman diyebilirim. Sizin için nerede duruyor bu kitap?
Bir birikimin yansıması diyelim. Çocuk ve kitap ikilisi farklı kesişimlerle zamanımın önemli bir bölümünü alıyor. Bunlara okul ve öğretmenler de dâhil oluyor zaman zaman. İster istemez bu dolayımda bir şeyler yaşıyor ve bunların üzerine düşünüyorum. Yazmak iyi bir düşünme biçimi. Meselelerin nedenini, nasılını anlamak, insanların niçin öyle değil de böyle davrandığını fark etmek, ayrıntılara eğilip manzarayı netleştirmek yazarken mümkün oluyor.
Çocukların kitap seçim süreçlerinde yaşadıklarına birinci elden tanık olarak nicedir zihnimi kurcalayan bu konular hakkında bir de yazarak düşünmek istedim. Kendi yazı serüvenim içindeyse zincirin bir halkası olarak görüyorum Hikâyenin Kalbi’ni. Evin önünden fazla uzaklaşmadan, her gün takıldığım arkadaşlarımla çene çalmak gibi…
DS: Romanda kitap seçimleri kadar kitabın tartışılma biçimleri de dikkat çekiyor. Bir yanda yeninin olması diğer yanda korkutucu eskinin olması da bu seçim ve tartışma biçimlerini iki zıt kutupla daha net bir şekilde destekliyor. Hem bir eğitimci hem de bir yazar olarak bu iki zıt kutup hakkında neler söylemek istersiniz?
Mevsimler gibi her şey geçişken, hele de günümüzde. Bir şey keskin çizgilerle bitip başka bir şey başlamıyor. Birbirinin bağrında olgunlaşıp bir süre birlikte var oluyorlar.
Türkiye’nin sorunuysa vasatın bir türlü eskimemesi. Kendini yenilemeden, farklı kılıklarda yeniymiş gibi davranmayı sürdürebilmesi. Bir de ezberlerimiz var tabii, onlar da yeniden rol çalarak, ona alan açmaya ayak direyerek gelişimin önünü tıkıyor.
Çatışma kaçınılmaz olabiliyor bazen. Çatışmanın yıpratan tarafını değil de geliştirici yanını öne çıkarmak gerek ama. Eski yeniyi reddederek, yeni de eskiyi görmezden gelerek var olamaz. Yaşamın doğal akışı biz istesek de istemesek de böyle.
DS: Yeter gibi Bahar da idealist ve hırslı bir öğretmen. İkisinin de bakış açıları aynı: Öğretmek. Ancak tarzları ve öğretimi yorumlayışları oldukça farklı. Eğitimci bir yazar olarak bu iki tip öğretmeni nasıl betimlersiniz? Nasıl bir gözlemin sonucu çıktı bu iki karakter?
Bizde iz bırakan insanlar bir şekilde işlerini farklı yapmayı başarabilmiş olanlar. Bu öğütücü kapitalist dişlilerin içinde hangi işi yaparsanız yapın özgün olmak kolay değil. Öğretmenler için de durum farklı sayılmaz. Öğretmenlerin geneli kendi öğrencilik yıllarından üzerlerine yapışan gözlemler, uygulamalar ve sistemin kendilerinden talep ettiği suya sabuna dokunmayan yöntemlerle işini sürdürüyor. Farklı olmak, zaman harcamak, bilimsel düşünmeyi öğrenmek, günceli takip etmek, yaratıcı fikirler üretmeye çalışmak gibi bedelleri gerektiriyor çünkü. Tıngır mıngır da olsa süre giden bir işleyişin parçası olmak kolayına geliyor çoğu öğretmenin. Kırk yıldır okutulan kitap listeleri var işte, şimdi kim yeni kitapları okuyup da değerlendirecek? Ya da bizim için okuyup listeler oluşturmuş birileri var elimizin altında. Baştan okuyup öğrenciyle tartışmaya ne gerek var?
Yıllardır öğretmenlerle birlikteyim, öğretmenim. Sayısı bir buçuk milyona dayanmış olan öğretmenlerin kendilerinin değişmediği, değişime katkı sunmadığı bir ortamda fark yaratmak pek gerçekçi gelmiyor bana. Öte yandan işini farklılaştıran, özgün yöntemler geliştirmeye çalışan azımsanmayacak sayıda öğretmen olduğunu da söylemek gerekiyor. Onların dokunduğu şanslı öğrenciler hayata çok yönlü bakabilme yeteneğini kazanıyor. O öğretmenler, büyük oranda çok okuyan, okuduğunu paylaşan, okuyandan öğrenen öğretmenler işte.
DS: Romanda değinilen bir diğer noktada ebeveynlerin çocuk kitapları hakkındaki eleştirileri. Ebeveynler, tıpkı Yeter Öğretmen gibi çocukların okudukları kitaplardan mutlaka bir şeyler “öğrenmeleri” gerektiğini vurguluyor, gündelik hayatın sert köşelerini kitaplarda istemiyorlar, eleştiriyorlar ve dahası müdahale ediyorlar… Biraz da ebeveynleri konuşalım isterim...
Ebeveynler de bu eğitim sisteminin bir ürünü sonuçta. Aynı tekdüze, kısır, vasat, özgünlükten yoksun anlayışla yoğruldu onlar da. Yeninin ve farklının yanında değil karşısında yer almaları doğal. En azından ilk ağızda. Sonra sonra değişim onlar için de kaçınılmaz tabii.
Kitabın toplum için belirleyici işlevi bize bir şey anlatması değil, öğretmesidir. Öğretmiyorsa boşa anlatıyordur. Özellikle de tek varlık sebebi yetişkinlerden öğrenmek ve benzer bir yetişkin olmaya çalışmak olan çocuklar için üretilen kitaplar için geçerli bu.
Peki neden böyle düşünüyor yetişkinler? Bence iki nedenden. İlki artık yozlaşmış olan ahlaki ezberler. Kitabın çocukları yoldan çıkarmasını, onların kafasını karıştırıp özgür düşünmeye yönlendirmesini, farklı biri olmasını istemiyor toplum. Oysa söz ve hikâye çok güçlü. İnanılmaz bir etkileme, değiştirme, harekete geçirme yeteneği var. Bunu kontrol altında tutmak için çocuğun okuduğu kitapları kontrol altında tutmak gerektiğini biliyor toplum.
İkincisi ekonomik neden. Çocuğa bir şey öğretmeyen kitap, boşa harcanan zaman olarak görülüyor. Toplumumuzun önemli bir bölümü yüzyıllardır yoksulluk içinde yaşıyor. Ne sokağa atacak parası ne de boşa harcayacak zamanı var. Kitap okumayı seven çocukların kitap okumayı seven ebeveynler olarak kalması bile güç bu koşullarda.
DS: Kitabın ana karakteri İlginç, kitap okumayı değil, sıkıcı, baskıcı ve “zorla” okutulan kitapları okumayı sevmiyor. Bu noktada da kitap okumayı sevmeyen çocuk değil, “doğru kitapla buluşamamış çocuk” kavramı karşımıza çıkıyor. Hem bir eğitimci hem de bir yazar olarak “doğru kitabı bulmak”la ilgili görüşlerinizi merak ediyorum…
Sadece doğru kitabı bulmak yetmiyor aslında. Sizin için doğru kitapla doğru zamanda karşılaşmanız önemli. Bu yüzden çocukları kitaba yaklaştırmanın en sağlam adımı kendine uygun kitapla onu buluşturmak. Bu noktada öğretmenin rolü çok temel. Anne baba bunu önemsemeyebiliyor çoğu zaman. Öğretmen de konunun ayrımında değilse, geçmiş olsun! İlerleyen yıllarda çocuk kendi yolunu bulabilirse büyük şans. Ama genelde kitap okumayı bir yük olarak gören gençlerle baş başa kalıyoruz.
“Okusun da ne okursa okusun,” da hatalı bence, “Yetişkinlerin kontrolünde okumalı,” da. Kitap okuma alışkanlığı ve okur beğenisi yetileri, damak tadının oluşmasına benzer. Uzun zaman içinde, farklı şeyleri deneyerek, önerilere açık olup kendi seçimlerini yapma özgürlüğüyle gelişir bunlar.
İlginç, cesur sayılabilecek bir çocuk. Çocuklarımızın en azından okuyacakları kitaplar konusunda cesur davranmalarını umut ediyorum.


.jpg)



