Afşin Kum’un Kübra kitabı ile ilgili söyleşi yaparken tahminimden daha derinlere inip, tahminimden daha kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdim. Çünkü “Ben kimim?” sorusundan daha fazlasını bizimle paylaşan Kübra romanı makinaya, akla, vicdana, inanca ve iktidara karşı duruşunu dijital çağ perspektifinden bize sunarken nasıl bir hayat oluşumunun bizi beklediğini bizlere gayet açık bir yerden, dolambaçsız bir şekilde aktarmakta. Üstelik tam da Kübra kitabını okuduğumuz bu günlerde sanki ayarlanmışçasına korona ve karantina günleri bize açıkça gösterdi: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Aynı Kübra’nın hikayesinde olduğu gibi.
Aynur Kulak: Bilgisayar mühendisliği ve sinema-televizyon üzerine öğrenim görmüşsünüz. Edebiyata olan ilginiz ilk ne zaman başladı? Yani kitaplar, kitap okumak ilk ne zaman merak alanınıza girdi? Sanki fantastik ve bilimkurgu üzerine kitaplarla başlamışsınız gibi geliyor ama klasik eserlerle de başlamış olabilirsiniz tabii.
Afşin Kum: Ailemde ve arkadaş çevremde hep edebiyatçılar vardı. Küçük yaşlardan beri edebiyatla haşır neşirdim ama uzunca bir süre ortalama bir okurdan daha fazla bilimkurgu meraklısı değildim. Yoğun şekilde yazmaya başladığımda ve bilimkurgunun sınırsız bir fikir dünyasına açılmak için sunduğu geniş olanakların farkına vardıkça, bu türe ilgim arttı. Gelecekle ve teknolojiyle sınırlı bir alan değil bu, tam da yaşadığımız hayatla ilgili fikir yürütmek için, yaşadığımızdan farklı bir gerçeklik kurgulamanın sağladığı geniş bir alan var. Bu açıdan, özellikle fikirlerden hareket ederek yazan bir yazar için çok çekici.
AK: Bilgisayar mühendisliği ve sinema-televizyon üzerine aldığınız eğitim, çıkardığınız iki romanınızın (Sıcak Kafa ve Kübra) temellerini hazırladı diyebilir misiniz? Yazılım teknolojisi ve insanlar, dijital dünya ve insanlar, iletişim araçlarının (radyo ve televizyon) geldiği nokta ve insanlar… Tüm bunlar kafanızdaki hikayelerin kurgusuna, akışına ve yapısına etki sağladı mı?
Afşin Kum: Hem mühendislik hem sinema eğitiminin yazım tarzım üzerinde belli bir etkisi olduğunu sanıyorum. Özellikle biçimsel bir etkiden söz edebiliriz, soğukkanlı ve mesafeli bir dille ve bir tür sinematik zaman duygusuyla yazıyorum. Kitapları oluşturan fikirlerin ortaya çıkışında da teknik altyapım bir ölçüde etkili olmuş olabilir ama Sıcak Kafa için de Kübra için de, temel dertlerinin insanın teknoloji karşısındaki durumu olduğunu söylemek pek doğru olmaz. Bu da var tabii, ama her ikisinde de kurgulanan farazi durum, temelde, insana dair kadim gerçeklerin irdelenmesi için bir araç olarak kullanılıyor. Yani asıl konu, yine ve her zamanki gibi insan.
AK: Kübra ikinci romanınız. “Bu vücudun, bu varlığın bir özelliği olmalı. Ben dediğim şeyin bir anlamı olmalı.” Kübra nasıl bir sürecin sonucu olarak yazıldı? Kübra’da geçen bu cümleyi baz alırsak Afşin Kum için bir anlam arayışının sonucu olarak yazıldı diyebilir miyiz yoksa sizi tetikleyen başka unsurlar var mı bu roman için?
Afşin Kum: Aktardığınız cümle romanın baş kişisi Gökhan’ın düşünce zincirinden bir alıntı. Gökhan’ın bakışını kurgularken, benzer soruların kafamı meşgul ettiği kendi ilk gençlik dönemimden ilham aldım ama hikâyenin bütünü açısından baktığımızda, bu anlam arayışının başlı başına bir zaaf olduğunu görebiliriz. Roman, insan aklının evrenin karmaşıklığıyla baş etmekte çuvallamasını ve anlam açlığını dindirmek için gerçeklikten kopmaya çok açık olmasını anlatıyor temel olarak. Yani buradaki anlam arayışı, gerçek bir aydınlanmaya ulaşacak bir arayış değil. Kitabın yazılmasını tetikleyen de bu tespit üzerine şekillenen fikirler oldu. Benim, şahsen, hayatın bütününü açıklamasını beklediğim (Otostopçunun Galaksi Rehberi’ndeki 42 gibi) sihirli bir anlam arayışım yok. Anlam diyebileceğimiz her şey, bilgiden ve bilimden gelir. Okuyarak, araştırarak, öğrenerek karanlığı parça parça aydınlatabiliriz ama bütün sorularımızın cevabı olacak sihirli bir cümleye asla ulaşamayacağız.
AK: Romanın kahramanı Gökhan. Sıradan bir hayatı olan, hepimizin günlük hayatı içerisinde görüp tanıyabileceği, bir imalat atölyesinde çalışan, evlenmek istediği kızı seven orta halli bir mahalle delikanlısı. Bir gün telefonuna Kübra isimli birinden bir mesajın gelmesiyle hayatı değişiyor. Kübra aslında dijital şartlarda oluşturulan bir tür yazılım. Neden sıradan bir insanı seçtiniz Kübra ile sınamak için? “Sınamak” diyorum çünkü Gökhan’ın hayatı gerçekten ters dönüyor.
Afşin Kum: Gökhan orta-alt sınıftan meslek lisesi mezunu bir işçi. Yani, beylik tabiriyle, halktan bir insan. Ama tam olarak sıradan biri değil. Bulunduğu bütün ortamların bir şekilde öne çıkan, sözü dinlenen, itibar edilen kişisi. Aynı zamanda dindar biri ve önceki soruda değindiğimiz gibi, hayatın anlamıyla bir derdi var. Kübra, Gökhan’da bütün bu özelliklerinden dolayı kitleleri peşinden sürükleme potansiyeli görüyor ve onu bu yüzden seçiyor.

AK: Gökhan ve Gökhan’ın çevresi üzerinden akan olaylar silsilesi içerisinde Kübra’nın aslında ne olduğunu anlamaya başlıyoruz. Bir yanda da Datakraft şirketinde Kübra’yı yaratan Berk, Selim ve Adem’i tanıyoruz. Onlar için de durum hiç planlamadıkları yerlere gidiyor. Roman bana her şey kontrolümüzdeymiş gibi gözükse de (hem insanlar açısından hem de dijital çağın her tür yeni ve kolaylaştırıcı imkanları açısından) aslında hiçbir şey kontrolümüzde değil meselesini bir kez daha düşündürdü. Böyle bir şeyin altını çizmek istediniz mi?
Afşin Kum: Evet, kontrolden çıkma teması, Kübra’nın temel izleklerinden biri. Dijitalleşme, ya da daha genel tabiriyle söyleyecek olursak otomasyon, karar mekanizmalarının giderek insandan makineye kaydığı bir süreçte ilerliyor. Makine kendi başına öğrenmeye ve karar vermeye başladığında da, insan zekâsının algılayamayacağı, dolayısıyla kontrol de edemeyeceği bir karmaşıklığa varması kaçınılmaz. Yapay zekânın, bir bütün olarak insanın kontrolünden çıkması ve Matrix’teki veya Terminatör’deki gibi dünyayı ele geçirmesi senaryosundan bahsetmiyorum. Ama kontrolü makineye verdiğimiz her noktada, insanın derinlemesine çözümleyemediği ama içten içe her insanda olduğunu bildiği bir sağduyudan ve vicdandan feragat etmek zorunda kalmamız mümkündür. Yani makineler, insandan gizli kötü niyetler peşinde koşmayacaklar büyük ihtimalle, ama insanların verdiği görevleri yerine getirmeye çalışırken, konulması gerektiğini kimse akıl edemediği için konulmayan sınırlar yüzünden kontrolden çıkabilirler.
AK: Gökhan’ın yaşadıkları şeylerin sonucunda ulaştığı nokta Tanrısallaşma oluyor. Kutsallık atfediyor kendine ve oradan yürümeye başlıyor. Gerçekte ne oluyor ve biz nasıl algılıyoruz? Çağımızın, yüksek düzey kapitalist sistemin bizde yarattığı algı çok güzel bir biçimde Gökhan üzerinden vücut buluyor. Yani bilimle, matematikle oluşan dijital dünyanın, teknolojinin insanla buluştuğu nokta insan düşünce yapısında, algısında öyle bir şekilleniyor ki, her zamanki gibi kerameti kendimizde görüyor, kendimizi misyoner sanabiliyoruz. Kübra’nın inanışla kurduğu bağı nasıl açıklarsınız? Daha doğrusu insanın (Gökhan’ın) bir dijital yazılımı (Kübra’yı) alıp inanç, din çerçevesi içine sokması romanın nirengi noktası bence. Ne dersiniz?
Afşin Kum: Kübra, ona verilen görevi yerine getirmek için, Gökhan’ın ve çevresindekilerin dini inançlarını suiistimal etmekte tereddüt etmiyor. Bu konuda ahlaki bir çekincesi yok çünkü zaten bir vicdanı yok. Görev belli, kısıtlamalar belli, elindeki olanaklar belli. Ona yüklenen veriyi analiz edip bu işlerin nasıl yürüdüğünün kurallarını tespit ediyor ve uygulamaya koyuyor. Gökhan başlangıçta Kübra’nın gerçek kimliğini bilmiyor. Ama öğrendiğinde de bu onu etkilemiyor çünkü geri dönüşü olmayan aşamayı çoktan geçmiş durumda. Anlam arayışı sona ermiş, kafasında taşlar yerine oturmuş, artık onları yerinden kımıldatacak hiçbir güç yok dünya üzerinde.
AK: Kübra’daki duygulara gelmek istiyorum. Romandaki tanımıyla “Duygudaşlık.” Kübra bir tür bahane, aslında, Gökhan’ın çevresiyle kurduğu duygudaşlık önemli deniliyor. Roman yabancılaştığımız, hiç telaffuz etmediğimiz ve ifade bulmayan duygularımız üzerine mi? Daha da ilginci, ifade bulmayan duygularımızı bir dijital yazılımın tetikliyor olması! İyiye doğru bir gidişat mı var, umutlu mu olmalıyız yoksa bir dijital yazılımın Gökhan’ın hayatını bu denli değiştirdiğine bakıp duygularımızı daha da kaybetmemek adına dikkatli mi olmalıyız?
Afşin Kum: Kitapta anlatılmaya çalışılan şey bunun tam tersi aslında. Gökhan’ın çevresindekilerin onun duygularından etkilenip, onun gerçeklik algısına geçiş yapmaları pek de olumlu bir durum olarak anlatılmıyor. Zaten duygu denen şeyi koşulsuz olarak olumlu görmek için bir neden yok. Duygular, canlıların arzularını ve korkularını belirler. Sevgi de olabilir, nefret de, öfke de. Bunların arkasında hormonal mekanizmalar vardır. Onlar da genlerle düzenlenir, yani sonuçta evrim sürecinin ürünleridir. İnsan, yüksek bir bilinç düzeyine ulaşmış olsa da duygular ona asıl doğasını, yani hayatta kalmaya ve soyunu sürdürmeye çalışan hayvanı dayatır. Toplumsallık da bu yaşamkalım derdinin en güçlü mekanizmalarından biridir. Duygudaşlık burada devreye girer, birbirine sıkı sıkıya bağlı toplumsal yapılar oluşturur. Saf ve nötr bir zekâ açısından bakıldığında, hayvan zekâsının duyguların etkisiyle nesnel gerçeklikten kopma eğilimi, hedefe ulaşmak için yararlanılabilecek bir zaaftan başka bir şey değil.

AK: Artık dijital bir ağ ile sarmalanıyoruz. Çok kısa bir sürede, on yıl içerisinde belki; hemen hemen her şey dijitalleşecek. İnsanın varlığı bu durumda nasıl şekillenecek, nasıl değişimlere uğrayacak sizce?
Afşin Kum: Şu ana kadar yaşanan teknolojik gelişmeleri gözümüzde çok fazla büyütmememiz gerek bana kalırsa. İnternet, dumanla haberleşmeyle başlayan sürecin doğal sonucu. Tarım devriminden bu yana, o çapta bir teknolojik gelişme henüz yaşanmadı. Ama önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde yaşanması beklenen iki devrim var ki, tarım devrimine denk, hatta ondan daha ciddi sonuçlar doğurması beklenebilir. Bir tanesi genetik teknolojisinin, insanın kendisini tepeden tırnağa tasarlayabileceği noktaya gelmesi. Tarım bize vücudun hayatta kalması için ihtiyaç duyulan kaynağı kontrol altına almayı sağlamıştı. Genetik devrimi ise vücudun tanımını, hayatta kalma ve üreme kavramlarının anlamlarını değiştirecek. Diğer önemli devrim ise insanın kendisininkini aşan bir zekâ yaratması olacak. Bu da aynı zamanda bu zekânın da kendisini aşan bir zekâ yaratabileceği demek oluyor. Bu da katlanarak artan bir zekâ, bir zekâ patlaması demek. Bu işin sonunun, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir varlığa doğru gideceği öngörülebilir. Buradan konu Kübra’ya bağlanıyor. Kübra henüz emekleme aşamasında bir zekâ, ama işin sonunun nereye gittiğini görüyor belki de.
AK: Kübra için yeni dünyayı bize göstermesi açısından varoluşçu bir roman diyebilir miyiz? Bu arada Netflix tarafından da ilk romanınız Sıcak Kafa dizi oluyor. Bu romanınızda da kahramanımız eski dilbilimci Murat Siyavuş ve zihinden zihne dolaşan delilik hastalığına yakalanıp kurtulmayı başarmış tek kişi. Tam da korona virüsü varken ve dünya bir virüsün pençesinde delirmek üzereyken kurgu edebiyat içerisinde yazılan romanların konularının tek tek çıkıyor olmasını nasıl değerlendirirsiniz?
Afşin Kum: Ben herhangi bir etiket koymak istemem ama iki romanın da insan varoluşuyla, özellikle insan aklının ve mantığının doğasıyla bir derdi var tabii. Bir salgınla boğuşan dünyayı anlatan Sıcak Kafa için Netflix’le anlaşılması haberiyle korona virüsü salgınının dünyayı vurması ilginç bir şekilde üst üste geldi. Biz ahir ömrümüzde bu çapta bir salgın görmedik ama dünyanın tarihinde bunun gibi, hatta bundan daha yıkıcı pek çok salgın var. Salgın, hayatın kadim bir gerçeği. Hatta insanlığın kendisi bile, doğanın kalanı açısından bakılınca salgın olarak görülebilir. Öte yandan, salgınla birlikte salgın gibi yayılan hurafeler, komplo teorileri, nefret, ırkçılık ve bunlara benzer türlü çeşitli virüs var ki Sıcak Kafa’nın derdi de bununlaydı daha çok. Edebiyatın salgın ve kıyamet temalarıyla bu kadar ilgilenmesinin altında, bütün değerlerimizi ve geleceğe dair beklentilerimizi üzerine kurduğumuz uygarlığımızın aslında ne kadar kırılgan olduğunu idrak etme çabası var. Bu salgını da bir şekilde atlatacağız, uygarlık muhtemelen korona virüsü salgını nedeniyle çökmeyecek. Hâlâ kıyamete biraz vakit var. Ama şekil değiştireceği kesin. Ne yönde olacağını yaşayarak göreceğiz.






