Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

15 Ekim 2021

Öykü

Metamorfoz

Arzu Anlar Saraç

Paylaş

6

0


Karanlığın tam orta yerine çakıp bir müddet tereddüt ettikten sonra titreyerek yok olan keskin bir ışığın gözlerime batmasıyla uyandım. Ardında bıraktığı cızırtılı ses beynimde zonkluyordu. Alnımdan başlayıp boynuma doğru inen dayanılmaz bir ağrıya sebep oluyordu. Kirli bir camın arkasından bakıyor gibiydim. Her şey bulanıktı. Görüntü ağır ağır netleşmeye başlayınca acılarımın kaynağının can vermek üzere olan bir floresan lamba olduğunu seçebildim. Hareket edemiyordum. Gözlerimi yuvasında sağa sola çevirerek etrafı algılamaya çalıştım. Ağzımdan ve burnumdan çıkan plastik kablolar sırt üstü yattığım yatağın etrafına sıralanmış monitörlü cihazlara bağlıydı. Tam karşımda duran devasa  pencereden bir caminin minareleri, gelişigüzel serpiştirilmiş birkaç şekilsiz bina çatısı ve alabiliğine uzanan mavi gökyüzünün bağrında oynaşan bulut kümelerini görebiliyordum. Çiğ bir beyaz üzerine çağla yeşili bordür çekilmiş hissiz,steril duvarlarla çevrili bir odadaydım. Mini buzdolabının üzerindeki duvarda ‘ilk altı ay emzirmenin’ önemini anlatan çerçevelenmiş bir broşür vardı. Genç, esmer bir anne kucağındaki bebeği memesine yapıştırmış yalandan gülümsüyordu. Serum takılı kolumu  zor da olsa biraz hareket ettirebildim. Yatağın metal başlığına dokundum. Soğuk ve pütürlüydü. Hastanedeydim.Ne işim vardı burada? Sağ tarafımdaki duvarda herkesin tanıdığı o meşhur hemşirenin daha modern bir versiyonu, işaret parmağını kırmızı boyalı dudaklarına götürmüş, “Şişşşşşşt” diyordu. Dudaklarımı büzüştürerek, “Şişşşt” demeye çalıştım.  Olmadı. Ağzımdan kan tadında bir miktar tükürükten başka bir şey çıkamadı.

Kafama şiddetli bir ağrı saplandı. Sert ve keskin bir balta gibi başıma indi. Her yer karardı. O karanlığın içinde iki küçük yuvarlak büyüyerek hızla yaklaşıyor, beni etrafındaki buğulu ışığın içine çekiyordu. O dairelerin başka bir aracın farı olduğunu fark etmemle büyük bir gürültü koptu.Yerçekimi kayboldu ve ben oturuduğum şoför koltuğunda plastik bir bebek gibi sağa sola uçuyordum. Kafam, ağzım, burnum, dirseğim, omuzum, sırtım hatta kıçım arabanın bilimum yerlerine sert bir şekilde çarpıyordu. Ağır çekimde tuz buz olan ön cam büyülü ışıltılar saçarak uçuşuyordu. Şiddetli metal sesleri, nahifçe kırılan kemik seslerine karışıyordu. Burnuma zambak kokusu geliyordu kanla karışık. Yüzümün üzerinde uzun, simsiyah ve kıvırcık saç öbekleri dolaşıyordu. Zambak kokusu oradan geliyor olmalıydı. Yanımdaki kadına baktım. Onun ne işi vardı burada? Hava yastıkları gürültüyle patlayarak açıldı. Kadının yüzü sarsıntıyla bana doğru döndü,bembeyazdı. Açılan kaşından sızan kan ağzından ve burnundan sızan kana karışıyordu. Saçlarının bir kaç tutamı dağınık bir şekilde alnına yapışmıştı. Kafası tekrar sağındaki pencereye döndü kontrolsüzce. Artık bitsin diye düşündüm. Öleceksem öleyim yeterki bu sarsıntı sona ersin. Araç aniden durdu. Kadının kafası şiddetle sallandı. Boynunda ki kolye parladı. Sağ gözümü kısarak okumaya çalıştım: ‘MELTEM’...

Meltem! Karım!..

İnsan irisi pembe formalı hastabakıcı üzerime abanmış kollarımı tutarak bir yandan beni zaptetmeye diğer yandan acil çağrı butonuna basmaya çabalıyordu. Ağzımdaki cihazı çıkarmamı engellemek istiyor da olabilirdi. Ama ben kazandım. İçeri doluşan hemşireler şok içinde bakarken dikenli  plastik boruyu gırtlağımı yırta yırta çekip attım. Boğazıma binlerce ok saplandı. “Meltem, Meltem! Öldü biliyorum! Kaza,çarptık, hatırlıyorum!”

“Beş miligram diazepam... acil!”

Kolumdaki ince sızı, üstümdeki şişman hasta bakıcı,bir oda dolusu sağlık çalışanı yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı. Zaman ağırlaştı. Bedenim hafifledi. Meltem’den saklanıp, terasta gizli gizli ot çektiğimdeki gibi zaman durmuştu sanki. İşte tam o anda sesimi duymuş olacak ki tüm o pembeli beyazlı kalabalığı ikiye ayırarak yüzündeki ufak tefek sıyrık,morluk ve yaralarla Meltem çıkageldi. O kadar rahatlamıştım ki üzerimdeki enkaz kaldırılmış, yeniden hayata dönmüştüm. Hiçbir şeyi yoktu, yaşıyordu.Elimi tutup,yanağımı okşadı. Teni beyaz ve yumuşaktı, narin bir parça ipek gibi. Koyu siyah, kıvırcık saçları dağılmıştı. Gri gözlü bir kediye benziyordu. Ağlamaktan olacak, uzun kirpiklerine sürdüğü mavi rimel akmış, kaz ayaklarından süzülüp yanaklarına doğru yayılmıştı. Dudakları şişmiş, alnında kuruyup kalan kanın rengine dönmüştü. Belli ki kırgındı ve oldukça korkmuştu. Çok üzdüm onu biliyorum. Kavga ediyorduk kaza sırasında, hatırlıyorum. Ben kaybettim kontrolünü direksiyonun. Sadece kızgındım ve onu korkutmak istemiştim oysa. “Özür dilerim,” dedim.İşaret parmağını yarık dudağına götürüp; “Şişşşşşşşt,” dedi.

Bir rüya gördüm,rüya olduğunu sandım ya da gerçeği karıştırdım.Zihnim kıpır kıpırdı.Uyumak istedim.

“Yeter artık! Allah belanı versin Bora. Bu kaçıncı? Olmuyor,yürümüyor!”

“Bela okuma lan! Herşeyi götünden anlıyosun yine! Kıskançsın kızım.”

“Bora bütün akşam kadınla gözümün önünde yiyiştiniz. Salak mıyım ben?”

“Salaksın tabii!”

“Bora gördüm.”

Neyi görmüştü acaba, ne kadarını görmüştü? İçimden zekice yapılan açıklamalar, onu yanıldığına ikna etmeye yetecek bahaneler bulmaya çalışıyordum. Bu kez başaramayacağımı hissediyordum. Görmüştü. Gördüm derken öfkesi aniden kaybolmuştu. Omuzlarını saldı. Kafası önüne düştü. Ağlıyor muydu? Radyo da bir adam daha önce duymadığım güzel bir şarkı söylüyordu.

“Yine kendin yazıp kendin oynuyosun Meltem. Mızlama Allah aşkına! Ağlamandan nefret ediyorum!”

“Bitti Bora! Bu kez bitti...”

“Bi bok bitmedi lan! Ben bitti demeden bitemez.”

Öfkeyle direksiyona vurdum ve gaza bastım.

“Yavaş Bora,” diye bağırıyordu Meltem.

“Akşamın içine sıçtın lan,bıktım senden de kıskançlıklarından da...”

İşte ne olduysa o anda oldu. Hızla üzerimize gelen iki far,çarpma sesi,kaburgalarımda hissettiğim acı. Aynı anda zamanın durması,yerden havalanmam, Meltem’in saçları, Meltem’in çığlığı, Meltem’in sessizliği...

Neyse ki iyiydi. Umursamadığımı sandığım kadını kaybetmiş olma ihtimali hayat çizgimi elindeki asayla ortadan ikiye ayırmış, Firavunluğumu fark etmeme sebep olmuştu. Üstelik tanrı sandığım ben bu kadına gizliden gizliye tapıyordum sanırım. Ona birşey olsa nasıl kaldırabilirdim bu acıyı? Birkaç sıyrık ve biraz kırgınlıkla ellerimi tutuyordu. Yüzüme bakmıyordu. Şurdan çıkalım herşey çok farklı olcaktı. Artık eski Bora öldü. İnsanın sevdiğini sonsuza kadar kaybettiği hissiyle yüzleşmesi ne kadar ağır ve dönüştürücüydü. Hiç değişmeyeceğini sandığın sıkıcı hayatın avuçlarının içinden onunla birlikte kayıp gidiyordu. Ayaklarının altındaki güvenli limanda depremler oluyordu. Yanından hiç ayrılmayacağını bilmenin huzuru paramparça olup midene oturuyordu. Boktan bir histi. O âna kadar ona karşı olan gevşek davranışlarının dayandığı alışkanlık duvarının altında kalıveriyordu insan. Onun sesini bir daha duyamamak, alıştığın tene bir daha dokunamamak, garantilenmiş ve imzalanmış sahiplik hissinin yerle bir olması, eşyalarının üzerine sinen zambak kokusunun bile zaman içerisinde tüm anılarımızı da alıp yokluğa karışacağını bilmek... Hayatının onsuz bir daha eskisi gibi olamayacağının idraki o ana çakılıp kalıyordu. An sonsuzluğa doğru uzuyordu. Sonsuzluk, yüreğini kavuran bir ateşe dönüşüyor ve seni kül ediyordu.

Akşam üzeri şirketten yolladıkları adam gelip bizi eve bıraktı. Meltem yol boyu ağzını açmadı. Dikiz aynasından defalarca baktım. Kafasını çevirip bir kez bakmadı. Çok üzgündü. Teni daha bir beyazlaşmıştı,neredeyse şeffaftı.Yorgun olmalıydı. Canı yanıyordu belki.

“Bora Bey, ben doktorun verdiği ilaçları kapıcıya teslim ederim. Siz dinlenin. Bir ihtiyacınız olursa haber verin yeter. Bütün şirket endişelendik sizin için. Allah korumuş efendim sizi.”

Adamın konuşmasını dinlemek istemediğimden Meltem’e dönüp;

“İstediğin bişey varmı?” diye sordum. Hüzünlü gözleriyle bana bakıp kafasını çevirdi.

“Bir şey mi dediniz Bora Bey?”

“Yok sana demedim. İstediğimiz bişey yok. Git hadi seni bekletmeyelim”

Şoforü çıkaramamıştım ama belli ki o beni gayet iyi tanıyordu. Zavallı şey. Gözlerindeki şaşkın bakış ne kadar üzülmüş olduğunu gösteriyordu.

Eve girdiğimiz an içimi tanıdık,bildik ama unutulmuş bir duygunun huzuru doldurdu. İkimizde iyiydik ve bir şeylere yeniden başlayabilirdik. Katre gelip ayaklarıma süründü.

“Acıkmış olmalı,ben onu beslerim,sen git uzan,” dedim.

Meltem havada süzülen beyaz bir poşet gibi yatak odasına doğru ilerledi. Katreyi besledim. Acı acı miyavladı. Hissetmişti büyük ihtimalle. Yumuşacık, kar beyazı tüylerini okşadım. Sakince mamasını yedi. Meltem duşa girmiş olmalıydı. Dışarıdan eve girdiğinde genelde ilk yaptığı şey buydu çünkü. Bunun için ona ne çok söylendiğimi hatırladım. Şakaklarım gerildi. Kendime kızıyordum. Nasıl bu kadar hoyrat olabilmiştim bunca yıl. “Bitti bora,’’ dedim kendi kendime. Bundan sonra ona hakettiği gibi davranacaksın. Başka kadın yok. Bencillik,ayarsızlık,öfke krizleri yok. Ne isterse yapacaksın. Sanırım onu en çok bebek konusunda incitmiştim. Son kez bu konuyu konuştuğumuzda şuradaki kitaplığın önünde, penceredeki ışığı arkasına almış, elinde fırçası karşısındaki şövalede duran tabloyu boyuyordu. Belli belirsiz bir kadın silüetine sarılmış küçük bir bebek silüeti. Narince dokunuşlarla,sever gibi, incitmekten imtina ederek boyuyordu bebeği.

“Yedi yıl oldu Bora. Yetmez mi artık. Ben bir bebek için deliriyorum.”

“Bunu konuştuk Meltem. Ben ayağıma bağ olacak birini daha istemiyorum.Henüz hazır değilim.Yaşamak için koca bir ömür var önümüzde ve bir bebekle onu baltalamak istemiyorum.”

Hemen ayağının dibinde duran çivit mavisi berjere bıraktı kendini. Ellerini boyalardan kaskatı olmuş olan önlüğüne sildi.

“Benim bu bebeğe ihtiyacım var. Yapayalnızım görmüyor musun? Senin işlerin,senin toplantıların,senin iş yemeklerin...Benim neyim var Bora?”

“Ben keyfimden çalışmıyorum kızım. Sen rahat et diye.Ama sen herzaman ki gibi nankörsün işte”

İş yemekleri ve toplantılarından bahsederken sesindeki değişimden ima ettiği şeyi anlamamak mümkün değildi. Tabi ben büyük bir tabansızlık yaparak konuyu gidebileceği çirkin yerden çevirip, Meltem’e getirmiştim.

“Beğenmiyorsan kapı orada! Ağlayıp durma! Hep aynı terane ya! Yorgunum ben yatıyorum.Ne hâlin varsa gör!”

Sabaha kadar ağlamıştı o gece. En çok istediği şey bir bebekti. Garip bir kocakarı inancıydı onunki. Bir bebek herşeyi düzeltebilirdi. Beni eve bağlayabilir,onun hayalindeki mutluluğu ve dinginliği bize getirbelirdi. Bana göre ise sorumluluk demekti. Ve ben sorumluluk alamayacak kadar ödlek bir adamdım.Ama artık değişmiştim.Biliyordum.Bu kaza bizim miladımız olacaktı.Ölümden dönmüştük. Bize ikinci bir şans verilmişti. İçim o kadar büyük bir coşkuyla doluydu ki; tanrıya bile inanabilirdim.Meltem ağır ağır salona girdi. Pencerenin önüne geçip henüz bitiremediği tabloya dokundu. İnce uzun parmaklarını kitaplıkta özenle dizilmiş olan kitaplarının üzerinde gezdirdi. Gümüş bir çerçevenin içinde duran düğün fotoğrafımıza baktı. Kaşları gergindi.Yüzü neredeyse ifadesizdi. Sadece gözlerine mıh gibi çakılmış o hüzün yansıyordu eşyaların üzerine. Ay ışığı beyaz teninde ve kuzguni saçlarının dalgasında dolaştı. Pencereden esen nazlı bir rüzgar eteklerini uçuşturdu. Çok yorgun ve solgun görünüyordu.

“Meltem!”

Kederli yüzünü bana çevirdi.

“Ben, yani biz... Yani ben artık seni... Üzmek istemiyorum. Bir şey söyleme! Söz veriyorum hiç bir şey eskisi gibi olmayacak.”

Meltem bir an gülümsedi gibi geldi. Bu bana büyük bir cesaret verdi.

“Sen.., eğer hala... yani eğer istersen bir... bebek...”

Meltem uzun ince parmaklarını dudaklarına götürüp, “Şişşt,” dedi.

Ayağa kalktım.Ona sımsıkı sarılmak,kokusunu içime çekmek,göğsüne kafamı koyup ağlamak,bağışlanma dilemek istedim.

“Seni seviyorum ben Meltem!”

Bana sıcacık gülümsedi. Bir an gözlerindeki pırıltıda ilk tanıştığımız zamanlarda ki aşkı gördüm.O da bendekini görmüş müydü? Tıpkı ozamanlardaki gibi tutkuyla sevişmek istedim. Köklerimiz sarmaş dolaş derinlerimize insin istedim.Kollarımı şefkatle açtım. Zil çaldı. Beni İçinde bulunduğum yoğun hislerden kopardığı için öfke duydum. Koridora doğru ilerledim. Tam tepemdeki floresan lamba zayıf bir ışıkla göz kırpıp titredi. Aylardır değiştirmemi istediği ama benim bir türlü önem listemde ön sıralara alamadığım ölü floresan.Kapıyı açtım. Kapıcının oğlu ezik büzük dikilmiş elindeki poşeti uzatıyordu.

“Bora abi babam yolladı. Senin ilaçlarmış.”

“Sağ olasın Mustafa”

“Abi! Babam dedi ki bir ihtiyacın olursa...”

“Sağolasın Mustafa.”

“Abi!”

“Ne var Mustafa!”

“Abi emniyetten geldiler.Aşağıdalar.Eğer kendini iyi hissediyorsan ifadeni alacaklarmış.”

“Ne ifadesi Mustafa?”

“Abi şey...yani kaza için heralde! Hastanede alamamışlar ifadeni. Hani kendinde değilmişsin ya. Birkaç kere geldiler bugün. Neyse, ben uyuduğunu söylerim .”

Arkasını döndü. Kapıyı kapatmak üzereyken,bir şey unutmuş gibi tekrar seslendi.

“Abi ben çok üzgünüm abi.Yani cenazeye de gelemedin ama tüm apartman toplanıp lokma döktürdük.”

“Kimin cenazesi, ne lokması gece gece Mustafa?”

Çocuğun gözleri büyüdü.Eli ayağına dolaşmaya,kekelemeye başladı.

“Herkes çok severdi, yani... onu.Yani Meltem ablayı.Başın sağolsun Abi”.

“Ne diyosun Mustafa?Meltem ablan içeride oğlum.Yanlış anlamışsınız siz.Bak!”

Arkama dönüp Meltem’i Mustafa’ya göstermek için kapıyı sonuna kadar açtım. Uzaklardan ılık bir rüzgar esti. Aynı anda tepemdeki floresan lamba bir iki  titreyip gürültüyle patladı. Sonrası mı? Sonrası koyu karanlık...

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Çok Okunan 10 Korku KitabıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Charlotte Rogers

15 Eylül 2025

Latin Amerika Edebiyatından Trump’a Te..

Beyaz Saray üniversiteler üzerindeki bu baskı politikasını sürdürmeye devam ederse yakın bir gelecekte muhtemelen çoğu finansman tehdidiyle karşı karşıya kalacak.Şu an Amerika’daki üniversite rektörleri hem Trump yönet..

Devamı..

Akışkan Otobiyografi

Aynur Kulak

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024