Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Ağustos 2018

Öykü

Mübeccel İzmirli • Gecenin Not Defterinden

Mübeccel İzmirli

Paylaş

2

0


2000 yılının çocuklarına...

Sıradan buruk sözcükleri açık seçik yalın ve bir kez duyulduktan sonra bir daha artık unutulmayan, sonsuza kadar böyle unutulmayan bir ılık Akdeniz şarkısı gibidir o. Onu yalnız kıyıda istiridye çocukları, dağlarda kimsesiz çobanlar, etini tek katlı kerpiç evlerin isli duvarları ardında korkarak gizleyen asker karıları ve açık denize sayısız kurban vermiş ihtiyar balıkçılar çağırır sanki. Hem bir dua gibi çağırır, söyler. Sıradan buruk sözcükleri açık seçik, yalın...

Ve orman kebabı camınıza dadanmış bir küçük serçe gibidir. Ya da avludaki sarnıç sızıntısından su içmeye alıştırılmış bir dişi güvercin. Alışmak, hani zor ve yorucu bir iştir ya kimi kere, ardından en kopmayan balçıklı düzeniyle yerleşir gelir amma. Serçeler ve güvercinler de böyle, süs kuşları değildirler evlerinizin. Ama dostluk dağarcığınızda bir tükenmeyen aşk, bitmeyen aydınlık, kurumayan bir parça dal gibidirler. Siz eğer nazenin bir kanarya kaprisinden, renkli floresan lambaları ve ipiri sonbahar güllerinden hoşlanmayan bir yüreksiz, en çok böyle serçelere ve dişi güvercinlere tutulacak, o zaman da mutlaka orman kebabını seveceksiniz.

Orman kebabı aynı kentte yıllarca yaşayarak arayıp sormadığınız, yıllarca aranıp sorulmadığınız halde, ilk karşılaşmada birbirinizin kollarına sitemsiz, utanmasız atılacak dostluk, şurada birbirinin gözünü oyacak gibi dalaşırken, ötede yine birbirinin yarasını sarmaya koşan dostluk ve tek bir sevgi sözcüğü, beğeni davranışıyla birbirine eğilmeden, gereğinde birbiri için gözü kapalı ölünecek gelişimde dostluk. Bir karşılıksız aşk, analık duygusu, ekmeğe saygı, bilinmeyen bir tanrıya adanmadır.

Gizli, küçük gerçeklerin güzelliği, küçük güzelliklerin büyük gerçeğidir.

Ama orman kebabının en büyük gerçeği, yine de yenecek bir şey olması, ekmeğe katık edilen, bir başına öyle kupkuru yiyemediğiniz gün... ekmeğe eklenecek en kolay tarafından bir güzel aş olmasıdır. Yani orman kebabı yeniyor ve basbayağı tok tutuyor. Ve bütün sıcak, kurak, rutubetli iklimlerde, ıssız yol kenarlarında, bakir, yani el değmemiş topraklarda yetişiyor. Rüzgârlı yamaçlarda, tepelerde, bozkırda... Yetişmesi doğanın cömertliği ve belki tanrının isteğiyle de ilgilidir amma, pek insan emeği gerekmez. Kendiliğinden öylece... Bileşimi tohum ve ot... Koku ve acılık... Burukluğu buradan geliyor biraz da belki.

Ve rüzgârlarla, güneşle, yağmurla ilişkide, ıssız yol kenarları, el değmemiş topraklar ve tepeler ve bozkırla ilintili olan en önemli öğesi ki, yeşilliği yani, KEKİK... Yoksa orman kebabının kendisi doğada yetişmiyor. Doğada yalnızca KEKİK var. NANE var. ACILIK var. Koku ve TAT var. Yoksa, orman kebabı insan elinde oluşuyor. Ve işte şöyle oluşuyor:

İlk önce bu güzel azık türünü haftanın beş gecesinde ikisi anneyle baba, dokuzu çocuk olmak üzere, tam on bir canlı, bir dar gelirli ailenin akşam sofrasında en güzel yemek olarak görüyorsunuz. Evvel zaman ve kalbur saman içinde ve zamanlardan bir zaman içinde... Kahkahaları, çığlıkları odalara sığmıyor, pervazlarda tutulmuyor, pencerelerde durmuyor. Ekmek yetmiyor ağızlarına. Ekmek kavgaları çığlık çığlık, kapış kapış sürüp gidiyor örtülerde. Örtüler sakız gibi, özenle kurulu bir sofra. ÇATALLAR, TABAKLAR, BIÇAKLAR... Ve sofrada sade orman kebabı... Ortada koskoca bir kuru ot çanağı... Tabaklarda birer tutam... Anne nişanlı bir kızdır ki, tutkuludur hâlâ. Baba hiç değişmeyen bir eski zaman hovardası bıyık buran ve vurgun, vurgun nişanlı kıza... Küçükler Eros’un yeni zaman elçileri. Sevgileri çılgınlık. Kan damlar yanaklarından. Ve haftanın beş gecesinde başka hiçbir şeye değil (hiçbir şey yok çünkü başka), yalnız orman kebabına bu sofra kuruluyor. Bu çünkü bir orman kebabı mutluluğudur ki yaşamak gerekir.

Önceleri şaşarsınız, belki de özenirsiniz. Ama kafanız gene almaz. Böyle şey olamaz, yapılamaz sanırsınız. Çünkü yiyeceğiniz vardır, boldur. Sonra zamanlar geçer üzerinden. Zamanlar içinde bir zaman gelir bir gün. Bir gelir ki, pir gelir... Ve artık şaşamaz olursunuz bir şeylere. Şaşıp kalamazsınız. Bir sıcak yaz sonu ikindisi, ıssız ve kimsesiz, ılıman bir akşamüstü, ihtiyar, sımsıcak bir çingene karısı geçer kapınızın önünden. Ve mademki gereklidir artık... (Yiyeceğiniz yoktur) çağırır, sepetinden kekiğini alırsınız. Elleri kirlidir belki, kendisi dosttur, okuyan gözleri vardır. “At bir yirmi beş kuruşcuk,” der, “falına bakayım.” “Sevgilin gelecek, şom ağızlara sövüp gelecek,” der. “İnciçiçekleri derecek sana uzak dağ yollarından... Upuzak dağ köylerinden kurutulmuş mor mineler getirecek... Ve sevecek yine seni, seni sevecek...” “İstemez,” dersiniz. “Sevgilim gelmese de benim sevgilimdir. Şom ağızlara sövmese de benim sevgilimdir. Getirmese de mor minelerle inciçiçeklerini benim sevgilimdir. Ve beni sevmese de benimdir yine, benim sevgilimdir. Var git falıma bakma benim. Al işte yirmi beş kuruşunu…” der atarsınız........................... Bir gazete açarsınız önünüze usuldan. Kavruk, kuru kekik dallarının kokulu kuru çiçeklerini avucunuzda bir çanağa sıkı sıkı ezersiniz. Bahçenizdeki yayvan, geniş, büyük tenekede sulayıp, yetiştirip, büyütüp kuruttuğunuz nane yapraklarını ufalarsınız üstlerine. Sonra biber... Eğer aşkı iyi biliyor ve çok güzel seviyorsanız ve eğer tutkularla her seferinde bir böcek gibi, bir ağaçkurdu gibi kıvrana kıvrana oluyorsa bu iş, biberin de her çeşidini iyi biliyor, iyi tanıyorsunuz demektir. Şimdilik karasından, kırmızısından sade... Kırmızısı kendi topraklarınızın güney yellerinde kurutulup hazırlanmış, belki kınalı genç kız ellerinden tezgâhlara dökülmüş olur. O yüzden belki de o kadar tatlıdır. Dövme kızıl biber... Karası muz, ananas ülkelerinden, baobap, kauçuk, palmiye gövdelerinin toprağını süslediği güneşlerden gelir. Bütün hepsini ufalanmış bir topakçık kayatuzu tutamında harman eder, kararsınız. Kekik, nane yaprakları, kara kızıl dövme biber tohumları ve tuz... Orman kebabı işte budur. Ve bundan böyle demirbaşıdır sofranızın. Bundan böyle ona durmadan tutkuyla hep yönelecek ve bir daha şaşmayacaksınız. Bu bir gereksinme olduğu gibi de bir alışkanlıktır çünkü. Ve o bir eski dost gibi sadık, MUTLAKA SIR SAKLAYAN, ayıpları, yoksunlukları gizleyen bir büyük gerçeğin küçücük güzelliği halinde, pencerenize dadanmış bir ufak serçe, avlunuzdan su içen bir evcil ve insancıl dişi güvercindir. O kadar yalın, kendi halinde ve sizden ki, burada şiir biter, öyküler tükenir, bütün şarkılar susar işte... Gerçeğin kendisi başlar:

Yani iğneci gelir gece. Son gecesidir. Son iğneyi yapacaktır, yapar... Son kan ve vitamin bileşimidir. Ola ki bir karaciğer özü... Bordo renkli bir su. Ve iğneyi yapan küçük, hafif elli, bir tatlı Rum madamıdır. Sıcak bir Egeli kadını, “Besin...” der. “Yalnız iğne değil, yalnız iğnelere bırakırsanız bir sonuç alamazsınız... İğnelere yardımcı olmanız gerekir... Bol besin, iyi besin yani... Tatlılar ve etler... (Kırk yıl yemesem aklıma gelmez ya) canım zorla yiyin, ilaç alır gibi zorla... Bir aya kalmaz, göreceksiniz...”

İçeri kaçırdığınız tepsiyi geri alır gelirsiniz ardından. Yere öylece bağdaş kurup oturarak... Mis gibi kokar... Çünkü, on bir canlı ailenin sofrası gibi kupkuru yoksul değildir (ne de olsa) sofranız sizin... Çünkü tepside bir bardak dumanlı çay tüter kekiğin yanı sıra... Daha da bir güçle buram buram kokar durur tepsinizin üstü. Bir şeycikler gözünüzde bu kadar güzel tütmez. Hem öylesine iç açıcıdır ki, ekmek de yetişmez. Böyle giderse, sahiden “bir aya kalmaz” diye düşünürsünüz. Aynada gözleriniz pırıl pırıl olur. Bir tuhaf renktir ki o yüzünüzde iyilik, canlılık, sağlık adına, bütün varlıklı sofralarında incecik, süzgün yüzlü çocuklar için ve tekdüzeli uğraşsız yaşamalarında rahatı kaçmış soluksuz kadınlarla, bütün kolesterinli erkeklere salık veririm özellikle. Özellikle ve öncelikle... Onu belki BAZILARINIZ pek iyi bilmezsiniz. Ama öğrenin. Nasıl mı? Oh, ne kadar kolay...

İçine kapalı dam altlarının gizli dolap köşelerinde, dolapların da karanlık, rutubetli raflarında, rafların en gölgeli, unutulmuş bir bucağında, cam veya adi porselen ya da toprak çanaklar içinde kuru bir ot bileşimi... Ot ve tohum... Sıradan buruk sözcükleri açık seçik, yalın ve bir kez duyulduktan sonra artık bir daha unutulmayan bir ılık Akdeniz şarkısı gibidir. Onu, mademki yalnız SİZLER iyice bilmiyorsunuz, o halde yalın bir çerez gibi hiç değilse, bir ilkel süs gibi bulundurun sofralarınızın bir ucunda. Alışın buna. Bunun yanı sıra başka güzel şeylere de alışacak ve... ANLAYACAKSINIZ...

Siz hiç Anadolu yaylalarından çıplak, kupkuru rüzgâr-lara çarpa çarpa kulağınıza gelip durmuş kahramanlık türkülerinde içlenmediniz mi? Yonca toplamadınız mı kırlardan? Ucuz küpeçiçekleri büyütmediniz mi saksılarınızda? Ya hele serçeler... O bütün küçük şeylerin ortasına gelip durmuş arayan küçük göz... Aç bir gaga... Bir tutam gri tüy... Bütün o küçücük, ince şeyler çevrenizde... Ve sonra bir mercek ki ortalarında: 

İnceden, belirsiz bir aydınlığa çevrili...

O BÜYÜK ŞÖLEN İÇİN

Yeni bir gün hazırlığı odak noktasında...

 

Mübeccel İzmirli 1934 yılında Çorlu’da doğdu. Çapa Kız Ortaokulu’nu bitirdi (1947); sağlık sorunları yüzünden lise öğrenimini tamamlayamadı. Sekreterlik, memurluk, reklam filmleri dublajı yaptı. Tercüman, Yeni İstanbul, Milliyet gazetelerinde ve Milliyet Yayınları’nda düzeltmen ve redaktör olarak çalıştı. Birkaç arkadaşıyla beraber aylık Otağ dergisini çıkardı (15 sayı, Ocak 1963-Mart 1964). R. Resuloğlu’nun çıkardığı Yelken dergisini yönetti (1966-69). 12 Temmuz 1982 yılında İstanbul’da öldü. Şiirleri 1955’ten sonra Aksekililer gazetesi, Otağ dergisi ve yönettiği Çatı (Bursa) ile Yelken dergilerinin yanı sıra Varlık, Çağrı, Ilgaz, Ataç gibi dergilerde yayımlandı. Daha sonra kadın-erkek ilişkilerine geniş yer ayırdığı ve iç konuşmalarla yürüyen, tek başına, kendi çabasıyla ayakta durmaya çalışan kadınların, özellikle erkeklerle ilişkilerinde karşılaştıkları olumlu-olumsuz durumların yarattığı değişik ruh durumlarını iç dünyalara girerek aktarmaya çalıştı. Gök Katında Kaza (1963) adlı bir şiir kitabı ile Ay Kızla Gülen Oğlan (1983) adlı bir çocuk kitabı vardır.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kafka Olmanın OlanaksızlığıDerya Önel
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Adalet Çavdar

14 Temmuz 2025

Kelimelerin Gücü ve Labirentin Sırları

Kitabın temel temaları, aidiyet, cesaret, dostluk ve kelimelerin gücü.Benim ilk okuduğum kitap Samad Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ı idi. Akıntıya karşı yüzen o minik balığın cesaretine hayran kalmamak mümkün değildi. Bir gün yolculuğa çıkabileceğime beni ilk ik..

Devamı..

Vizesiz Tatil Yapabileceğiniz Yerler

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024