Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

13 Şubat 2017

Öykü

Osman Gür • Can

Osman Gür

Paylaş

54

1


Çan çaldı. Hantal tokmağının vuruşu şehrin her köşesinde yankılandı. Kimseler aldırmadı. Güvercinler bile ürkmeden, saçılan yemlere üşüştü. Benimse yüreğim yerinden oynuyor. İlk zamanlar nasıl da gülerdi halime. Hâlâ alışamadım. Günün en çok bu vakitlerini seviyorum. Az sonra okul dağılır. Elleri yüzleri, üstleri başları tertemiz çocukların cıvıl cıvıl sesleri sokağı doldurur. İtişip kakışmadan, tıpkı yetişkinler gibi telaşsız, öbekler halinde söyleşerek yollarına giderler.

Dik çatılı, pencere kepenkleri kapalı, soluk kahverengi tuğlalı evler yolun iki yanında sıralı. Yokuş aşağı inen bu yolun hep denize varacağını sanırım. Deniz nerde... Bir zamanlar buraların göğünde günlerce yanık insan eti kokusu tütmüş (öyle diyorlar). Onun için mi seslerini hiç yükseltmeden konuşurlar? Pencereleri de sanki bu yüzden sıkı sıkı kapalı. Ben kapatmam, içim daralır.

Kaldırımlar, yanından geçtiği parkı görmeden, göğün rengini merak etmeden, titrek ve küçük adımları, uzun boylarıyla yalnızlıklarını taşıyanlara ait. Başkaca kimse dolaşmaz. Kimseler parka uğramıyor. Bulutların arasından sinik bir güneş görünüp hemen kayboluyor. Ne aydınlığına, ne sıcaklığına doyabiliyorsun. Güneş yüzünü azıcık cömert gösterecek olsun portatif sandalyelerini kapan parka koşar. Sanırsın çöl güneşi tepelerinde. Çilli, beyaz yarı çıplak bedenlerini seriverirler güneşe karşı. İlk geldiğim günler boş sokağı gözlerken, nerde bu insanlar diye şaşırıp kalmıştım.

İzinlerine gelişlerini kutlamaya gittiğimiz evlerde gurbet sözü hem özlem, hem varsıllık gibi gelirdi. Kapıdan içeri adım atar atmaz o kokuyu alırdım. Azıcık başım dönerdi. Sigarayı ilk içtiğim zamanlardaki baş dönmeleri gibiydi. Çamaşırlar, halılar, koltuklar hepsi, hepsi aynı kokuyu yayıyordu. Neydi bu koku? Gittikleri uzak uzak memleketlerin mi kokusuydu bu?

Özlemle koşa koşa gelinen memleketin insanları tembel, kaba; işlerin hep ağır aksak, baştan savma yapılması alışkanlığının hiç değişmemiş olmasına öfkelenirlerdi. Bu ayıplayan öfkelerine sebep işleri biz yapmışçasına başımız öne eğik dinliyorduk.

Bizim ev de kokardı. Sabunla yıkanıp odalarda kurumaktan gevremiş çamaşır kokusu dolardı genzime. İçim daralırdı. Onların çamaşırları iç ılıtan, buğulu kokarken, bizimkisi kiri arınmış ama boğazımıza doğru acımsı bir koku salardı. Dokunurken bile ellerimizi sertçe çizerdi. O zaman da böyle durduk yere gözlerim dolardı ama kimselere belli etmezdim. Çamaşırlara, yerdeki halının, somyanın, sandalyelerin zavallılıklarına baktıkça belki hepimiz aynı burukluğu duyuyorduk.

Evimizde bir telaş başlamıştı. Gerçek miydi? Sahi, bize mi geleceklerdi? Hayırlı bir iş için denilmemiş miydi?

Çok iş vardı. Çok da para. Çalışmak da kolaydı, yaşamak da. Öyle demişlerdi anamla babama anlatırlarken. Yeter ki onlar evet desinlerdi. Yalnızca kendimi değil, onları da kurtaracaktım hem.

Bir dahaki izine gelişe kadar kapılar kilitlendi. Güve yemesin, tozdan, güneşten korunsun diyerek eşyaların üzeri örtüldü. Örtünün altından yayılan kokunun naftalin kokusu, baş döndüren tütün kokusu, bir de parlak renkli kâğıtlara sarılı çikolataların kokusu olduğunu burada öğrendim.

Bulutların arasında süzülürken düşteyim sandım. Yüreğim bir coşup kabarıyor, bir buz kesiyordu. Korkuyor muydum, heyecanlanıyor muydum anlamadım ki. Aklım karmakarışık olmuştu. Ayaklarımız toprağa değer değmez, birden büyü bozuldu. Göğün bulanık, kararsız hali uçaktakilerin yüzlerine çöktü. Konuşkanlıkları, kahkahalı gülmeleri, hareketlerinin rahatlığındaki ölçüsüzlük hemen oracıkta yok olup gitti. Neydi bu gizli ürkekliklerine sebep? Orda coşkuyla anlatırlarken yüzleri gülüyordu. Buraya gelir gelmez neden az konuşup çekingen durur oldular? Sanki gizli bir el, gizli bir bakış uyarmıştı. Kurallar varmış burada.

Daha yol yorgunluğu çıkmadan, saat ertesi günün işe gitme vaktine ayarlandı. Ben ne olacaktım? Yüksek tavanlı, en ufak sesin çoğalarak yankılandığı evin içinde bir başıma pencere önü tutsaklığım da böylece başladıydı.

Bisikletinin geniş sepeti mektuplarla dolu. Dakika aksatmadı gene baksana. Küt kesilmiş apak saçlarıyla kadın postacımız görev başında. Sarı yağmurluk, siyah şort, değişmez kıyafetiyle isimleri tek tek kontrol ederek atıyor kutulara. Hâlâ çalışıyor. Keşke ben de onun gibi çalışabilseydim. Köpekli kadınlar bu sabah gecikti. Çocuk gibi nasıl da nazlıyorlar. Tasma bir gerilip bir gevşiyor. Köpek sabırsız, kadınlarsa daha ağır davranıyor. Köpek ikide bir durup kendince uygun bulduğu yere işerken, kadın sabırla bekliyor. Onların işemesini mi bekliyorlar, yoksa başka şeye mi akıl yorarlar belli değil. Öylece uzun uzun dalıp gidiyorlar. Benim gibi.

Bir başınayken içerisi de cehennem, dışarısı da. İçerisi yalnızlığın, anıların, hasretin ağırlığıyla bunaltırken; dışarısı yazıların, anlaşılmaz sözlerin karmaşasıyla ürkütüyordu. Gözümü karartıp çıkıyordum sokağa. Ne olacaksa olsun. Nasıl olsa park yakın. Oturup bir banka, seyrek de olsa gelip geçenleri, okul çıkışında dağılan çocukların güleç yüzlerini seyrederdim.

Yüz adım gitmeden içimi bir pişmanlık kaplıyordu. Ya geri dönemezsem? Dilleri, sokakları, evleri, yazıları, her şey giz. Çöz çözebilirsen. Tabelalar ne çok yönü gösteriyordu da niye benim gideceğim yönü göstermiyordu? Ne yöne gidecektim ki? Kaldırımda kendinden emin adımlarla yürürlerken bile seslerini yükseltmeden konuşuyorlar. Aralarında sigara içen kadınlar da var. Yüzlerine bön bön bakan tuhaf bir yaratıktım. Ben onlara, onlar bana yabancı. Öğrendiğim kelimelerin sayısı niye bu kadar azdı? Cılız çıkan sesimle doğru dürüst söyleyemiyordum bile. Çabucak tükenen kelimelerin yerine, bedenimin garip çırpınışlarıyla bir şey sorduğumu sanarak gözlerine bakıyordum. Onlarsa soğuk, uzak bakışlarının gerisindeki anlamlı anlamlı gülüşleriyle omuz silkip sanki aklını kaçırmış birine bakıyorlardı. Ne parkın dinginliğini duyma ne de vitrinleri süsleyen eşyaları uzun uzun seyretme hevesim kalıyordu. Birbirinin tıpkısı sokaklarda yanıla şaşa dolaşıp kan ter içinde buluyordum kapımızı.

Merdiven rastlaşmalarında öylesine söylenen “günaydın”lar, kapı aralığından kuşkulu bakışlarla süzerek, belli belirsiz sallanan başların verdiği selamlar değildi benim aradığım. Hangi sözcüğü söyleyeceğim diye düşünmeden, saatlerce söyleşecek biriydi. İçimde, beni boğacak denli biriken sözlerle doluydum.

Sonu belirsiz beklemeler sanki hep aynı günü yaşatıyordu. Kısılıp kaldım.

Bu akşamki eve dönüşü başkaydı. Yüzlerce bavulu uçak bagajlarına o taşımamışçasına dinçti. Bulduk, dedi. Yarın. Gidip görüşeceğiz. Nereye gidecektik? Neyi bulmuştuk? Artık hapislik bitti, dedi. Gözlerinin içi parlıyordu. İş buldum iş. Sen de çalışacaksın artık. Yeni bir firma eleman alacakmış. Kaç zamandır sözü ediliyordu. Benden bile rahat olacaksın. Kış yaz, karanlık aydınlık derdin olmayacak. Dev bina. İçinde onlarca insan çalışır.

Çocukça bir sabırsızlıkta birbirimizin sözlerini keserek konuştuk. Evin bir yerlerinde bir şeylerin eksik olduğunu yeni fark etmişiz gibi saymaya başladık. Kaç para verirlerdi? Vardiyayı, hafta sonunu hesapladık. Belki araba bile alırdık. Herkesin var, bizim niye olmayaydı. Hemen de gözümüzü yükseklere dikiyorduk. Halimize bakmadan.

Uyku tutmadı. Bu vakitte bizden önce işe alınanlar olacakmış gibi kaygılandık. Aynı şeyleri düşünürmüşüz gibi suskun kaldık bir zaman. Çeşit çeşit sabunlar, şampuanlar alırım. İşten gelir gelmez temizlik bezinin, paspasın ellerimdeki kokusundan, gövdemdeki terin ekşimsi burukluğundan bol bol sıcak sularla yıkanarak arınırım. Kokular da sürünürdüm. Sürünürdüm tabii.

Sonra durduk yere güldük. Dokundukça birbirimize bedenlerimiz istekle, sakınmaksızın birbirine harman oldu. Tüm dizginleri kapıp koyvererek doyurmuştuk nefsimizi. O saat de rahme bir can düştüğünü bile ayırt edemeyecek denli bitkin dalmıştık uykumuza.

Sabahında gittik. Bana bakarak söylediklerini anlıyormuşum gibi ara ara başımı sallıyorum. Sesi hiç değişmeden konuşuyordu, karşısında durduğumuz adam. Yazılanların tekini bile anlamadan atmıştım imzayı. Sonra dönüp ona sorduğumda, işe başlama sözleşmesi demişti. İyi ya. Benim de bir işim olmuştu. Güldü. Daha değil. Deneme süresi varmış. O sürede istedikleri zaman kapı önüne koyarlarmış. Ne kusur işleyecektim ki. İş olsun da.

Sokakların, gün boyu işsiz güçsüz dolaşan yaşlılara kalması boşuna değilmiş. Alacakaranlıkta ben de yollara düştüm. Ben de işe gidiyordum. İçimden koşmak geliyordu. Evin içinde boş boş oturup gün bitimini beklemeyecektim. Kart basmaya geç kalmamalıydım. Kapıdaki görevliler gideceğim yeri gösterdi. Sırtında yazılar olan giysiler, tekerlekli temizlik arabası bana verildi. Garipsedim. Boğazım düğümlendi. Bana işi öğretecek olan kanıksamıştı. Alışırsın, dedi. Gösterdikleri yerde yapılacakları paylaştık.

Gün gün hızlandım, var gücümle çalıştım. Çalışırken de ardımda hep bir hayalet dolaşıyordu. Dönüp bakarım, kimse yok. Şef’in küçük mavi gözleri öylece gözler beni. Daha bir gayretlenirim. Altı ay. Sayılı gün. Yeter ki çalışayım. Çabuk geçer.

Bir ayı doldurduğumda paramın bankaya yattığını öğrendim. Birlikte gittik bankaya, kartı kullanarak paramı o çekti. Evimizin eksiklerini alırken gönendim. İş olsun da. Unuttum yüksünmeyi.

Beni çağırdılar. Yaptığım temizliği bitirip malzemelerimi uygun bir yere koydum. Şef’in odasına gittim. Giderken de hep dua ettim. Doktorla ilgili şeyler dediğini yarım yamalak anladım. Masadaki kâğıtları verip sayfaları gösterdi. Çıktım. Yanında çalıştığıma sordum. Dudağının kenarında alaysı bir gülümseyişle, sağlığını merak ederler, dedi. Hastalığın sayrılığın var mı? Gebe misin, değil misin onu öğrenecekler. Yaptırmam gereken tahliller varmış. Sonuçlarını onlara götürecekmişim. Hırsla itti tekerlekli paspas kovasını. Sonra daha bir ciddileşip çalışmadığın bir gün için bile para verilsin istemezler, dedi.

Çanın tokmağı var gücüyle yine çaldı. Çocuklar, titrek yaşlılar duymadı çanı. Sincap bile korkusuz bir şımarıklıkla koşarak tırmandı parkın çınar ağaçlarından birine. Ben ürktüm. Parklar, banklarında oturup sessizliğini bozacak insanlarla dolmayı bekliyordu. Yine yağmur başladı. Gitmeli. Gebeydim.

Korkuyorum.

YORUMLAR

Nurgül KİPEL

Zamansız biten bi dizi gibi kaldım öykü bitince henüz doymamıştım, bitti.Çok güzeldi keyifle okudum

17 Aralık 2021

Öne Çıkanlar

Gabriel García Márquez’in arşivi inter..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Murat Erdin

24 Aralık 2025

Yeni Bir Yıl ve Zaman İllüzyonu

Ay’da yaşasaydık bizim için 24 saat olan 1günün süresi, 27 x 24 saat olacaktı.Yaşanmış bir yılı bitirip yaşanacak bir yıla girerken herkes zaman muhasebesi yapar. Biten bir yıl sadece kendi içindeki yaşanmışlıkları değil geçmişte kalan tüm yaşanmışlıkları temsil ederke..

Devamı..

Ele Geçirilemeyenin Peşinde

Nihat Dağlı

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024