Oysa Mayıs
6 Ağustos 2018 Öykü

Oysa Mayıs


Twitter'da Paylaş
0

Oysa Mayıs! Akasyaların, erguvanların, papatyaların zamanı, zemheri soğuk bu şehir, üstelik martı da yok, kim çığlık atar ki içimin üşümesine. Üstümü örtme anne, içim üşüyor diyorum anneme, duymuyor. Çok uzakta annem, başka bir ülkenin başka bir kentinde üşüyor. Hep üşür annem, henüz altı yaşındayken annesi veremden öldüğünden beri, oğlunu kaybettiklerinden beri üşür. Hiçbir sevgi, hiçbir iklim ısıtamaz annemi. Bazen, kısacık bir an, ısınmış gibi yanar göz bebekleri, sonrası tufan;  Burnunun kenarlarından dudak uçlarına inen yar gibi derin kuyuda biriktirir üşümelerini.

 “Mayıstı, gelincik toplamıştım anneme” diye anlatır annem, koşarken kendi rüzgarından dökülmüş bütün kırmızı yaprakları farkında değil, elinde kalan yeşil dalla girmiş odaya, komşu teyze tutmaya çalışmış ama becerememiş. Zümrüt yeşili gözleri açık, dudağının kenarında kan, öylece yatıyormuş Zebercet, henüz yirmi üç yaşında. “Önce ateş geldi.” Demiş komşu kadın. ”Sonra üşüdü, çok üşüdü, sonra öldü” Annem ölümü öğrenmiş, üşümeyi öğrenmiş.

Oysa Mayıs, sokak kedilerinin kuytulara sakladığı yavrularını emzirme zamanı, yarı kapalı gözlerini yalaya, yalaya açma zamanı. Bu kentte hiç sokak kedisi yok anne. Evlerin damlarına konmuş, görmüş-geçirmiş yaşlı kargalar yok bu kentte anneanne. Onların kızgın, meydan okuyan bağırışları da yok ağbi, şehrin çöpünü toplayan çöpçülerin sesinden başka bir ses de yok. Bir şey eksik burada, ağlayan bir kadının sesi yok mesela, sarhoş naraları yok, ana avrat küfreden bir adam sesi yok, polis ya da ambulansın siren sesleri yok. Yaşamıyor gibiler anne; acı da dozunda, mutluluk da, bir tuhaf, sanki her şey planlandığı gibi gidiyor. Birisi yazmış, onlar oynuyor gibi.

Ev sahibinin ısrarla beşinci kat dediği, benim defalarca sayarak yedinci kat olduğundan emin olduğum evin balkonunun altında kaldırımı aydınlatan kocaman bir sokak lambası var. Tam orada yatıyor kadın; Eşofmanı, tişortu mavi, saçları beyaz. Yukarıdan, o kadar yüksekten bakınca nazi işareti gibi görünüyor; Sağ kolu dirseğinden bükülmüş, başının yanından yukarıya doğru uzanıyor, sağ bacağı dizinden tam bir dik açı yaparak sağa doğru dönmüş. Sadece garip bir ses duymuştum, kaldırıma çarpan yarı yumuşak bir şeyin sesi gibi. İçeri girip bir sigara yakıyorum, bir mavi, bir kırmızı ışık aydınlatıyor bin sekiz yüzlerden kalan onca ölüm görmüş ama yine de dimdik duran binaların eskimiş yüzlerini. Hiç acele etmiyorum iç savaşta beş yüz bin insanın öldüğü bu ülkede yeni bir ölü görmek için. Ağır, ağır içiyorum sigaramı. Ya Franco devri? Ya faşizmin öldürdüğü yüzlerce yurtsever? Nefretle bakıyorum bunca acıya, bunca ölümü emip yok etmiş soğuk yüzlü binalara.

Orada, o sokak lambasının altında, biraz önce delice yağan yağmurun ıslattığı kaldırımda polisin tebeşirle çizdiği nazi işareti kalmış sadece, kadını götürmüşler. Ne kadar uzun süre kaldı o ıslak kaldırımda bilmiyorum, ama ölüler üşümez anne. Üşüdükleri için ölürler.

Son bir sigara içip kızımın yanına uzanıyorum, buz kesmiş ayaklarını bacaklarımın arasında ısıtmaya çalışıyorum, eşofmanımı sıyırıp ayaklarını bacaklarımın arasına yerleştirip ısıtıyorum ayaklarını. Ne çok üşüttüler onu da, ben biliyorum kızımın üşümelerini, canını nasıl yaktıklarını. Uyanır gibi oluyor, beyaza kesmiş saçlarımı okşuyor, uykuya düşüyorum.

Adının anlamı mücevhermiş Zebercet anneannemin “Üşüdüm ama üstümü örtme” diyor bana veremin ateşiyle yanarken, altı yaşındaki annem zümrüt yeşili gözleri kocaman olmuş bakıyor korkuyla, korkudan üşüyor çocuk annem. Bir koşu gidip kendini balkondan atan kaldırımdaki kadının ayaklarını ısıtıyorum avuçlarımda, ısıtırsam ölmezmiş gibi. Kızımın ayakları ısınmadı, hala buz. Sıkıca sarılıyorum bize. Oysa Mayıs, oysa bahar, içimiz üşüyor, üstümüzü örtmeyin.

Merdiven dairesinden gelen gürültüyle uyandım, bu sefer hayalimde yaratmadığım ambulansın mavi- beyaz ışığı. Kızım kıpırdandı yerinde” Önemli bir şey yok sen uyu” dedim yerimden doğrulurken. Alt kattaki sevimsiz ihtiyarın evinden geliyor sesler. Önce balkondan bakıyorum kaldırımda ne ölü kadın var, ne polisin çizgileri. Terliklerimi giyip sessizce iniyorum merdivenlerden, dairenin kapısı açık, kendimi tutamayıp dalıyorum içeriye. Kemikten yapılmış bir heykel gibi yatıyor yüz yaşındaki adam yatağında. Doktor tansiyonu ölçmeye çalışıyor, derisinin altında kabarmış mor bir nehir gibi duran damarlarına serum takmaya uğraşan hemşire şaşkın, her denediği yeni yer büyük bir inatla itiyor iğneyi ve oluk, oluk kan boşalıyor açılan delikten. Sarkmış yanaklarının ortasında heybetli bir dağ gibi duran burnunun iki yanında bir şeye hayret etmiş gibi bakan iki kocaman kara çukur gözleri. Dişsiz ağzını daha fazla yaşayabilmek için sonuna kadar açmış, dili, diş etleri, dudakları mor. Hırıltılar çıkıyor boğazından. Ölmek üzere olan bir insanı ilk defa görmenin dayanılmaz merakıyla yaşlı adam doğru yürüyorum, beni yakını sandıkları için olsa gerek doktor ve hemşire saygıyla yer veriyor bana. Elime yapışıyor birden. “Yolanda, Yolanda  perdoname”  Beni Yolanda zannediyor, Affet beni Yolanda diyor. “Perdóname que mi muerte” Affet ki öleyim. Yılan derisi gibi gergin ve nemli dudaklarına bastırıyor ellerimi, defalarca öpüyor, bir yandan da “Déjame morir” Bırak ki öleyim diyor. Şaşkın bakıyorum doktorun gözüne, önce İspanyolca, anlamadığımı görünce de İngilizce anlatıyor doktor. İç savaşta Faşist Franco’nun önemli bir subayıydı Alanzo Cruz, işkence ederek öldürdüğü çingenelerle övünürdü. Granada ve civarında 4500 kişinin öldürüldüğü biliniyor, büyük bir kısmı Alanzo ve ekibinin işi. Bütün bu olanları kendisi yapmış gibi bir utanç duyan doktor yere eğiyor başını. Alanzo’nun kemikten ibaret parmaklarıyla mengene gibi sıktığı elimi tiksintiyle çekip eşofmanıma siliyorum sertçe. Doktorla göz göze geliyoruz. “Korkmayın faşizm bulaşıcı değildir” diyor bana, gülümsemeye çalışarak. “Sizi Milicana sandı, faşizmle savaşan milicanalar, yani kadın milisler mavi tulum giyerdi, Yolanda diye seslendi, sizi kurşuna dizdiği çingene bir milicana sandı.” “Ondan değil kokumdan tanımıştır beni, bu soysuzlar bir koministin kokusunu yüzlerce metre öteden duyabilirler. Ben de gözlerinden tanırım onları, sadizmin o tuhaf ışığı parlar gözlerinde, florasan ışığı gibi beyaz, mavi, soğuk bir ışık, karanlık, derin bir kuyu gibidir göz bebekleri, yüzyıllık kötülükleri biriktiren hain bir kuyu gibi.” Boğazıma birikiyor sonraki kelimeler, sessizce ağlıyorum. “Çıkalım” diyor doktor. “Benim burada yapacak bir şeyim kalmadı, hastaneye gitmeyi reddediyor, hemşire kalır yanında bir süre daha, biz biraz hava alalım.” Ağır ağır iniyoruz taş merdivenlerden, her katta duraklıyorum, kapı açılacak içerden başka bir Alanzo çıkacak gibi geliyor, ya da Ökkeş. Ökkeş’i hatırlayınca el bileklerimde yıllardır yok olmayan yara izlerini görmesin diye tişortumun kollarını çekiştirirken göz göze geliyoruz doktorla, uzanıp bileğimden, yaranın tam üzerinde tutuyor hafifçe, bir kuşu tutar gibi. İçimdeki üşüyen kuş gözyaşı olup uçuyor.

Apartmanın giriş kapısındaki merdivenlerde oturuyoruz doktorla yan yana. Beyaz önlüğünün cebinden çıkarttığı tabakadan iki sigara sarıyor. Şaşkın alıyorum sigarayı. Gülümsüyor. “İnsanın insana yaptığı bu kadar kötülüğün yanında bırakın bu da benim kötü yanım olsun, doktor sigara içsin.” Ben de gülümsüyorum sigarayı yakarken. Susuyoruz bir süre, anlatmaya başlıyor sonra, “İki bin adet toplu mezar var bu ülkede, öldürüldüğü kesin olanların dışında yüz bin kayıp, benim dedem, amcam bu kayıplar arasında, biraz önce belki dedemi kurşuna dizen şu faşisti hayatta tutmaya çalıştım. Her eve bir, hatta birkaç acı düşer burada. Sizin kollarınız?” “ Ökkeş ti benimkinin adı, ağabeyimin işkencecisinin adını hiç öğrenemedik, ölüsünü verdiler gözaltına alındıktan elli gün sonra, yirmi dört yaşındaydı, annem sustu hiç konuşmadı bir daha. Ben hayatta kaldım işte, bazı akşamlar uyku tutmuyor, Ökkeş’in sesi çığlıklara karışıyor, işkence acısından değil utançtan ölmek istiyorum, ölürsem dünyadaki bütün işkenceler bitecek gibi geliyor, bütün Alanzo’lar, Ökkeş’ler yok olacak gibi, kendi ölü bedenimi seyrediyorum uzaktan, yüksek bir yerden düşüp,  nazi işareti şeklinde ölmüş bedenimi izliyorum. Sustuk bir süre, sigarasını içti sessizce. Peki sizce tanrı ne yapıyordu bütün bunlar olurken?” Sarmaya çalıştığı ikinci sigarayı bırakıp yüzüme baktı uzun uzun. “Faşizmin olduğu yerde tanrı yoktur” dedi bana, çok normal bir şey söylermiş gibi. Üşümeye başladım, yine o bilindik üşüme, titrediğimi görünce. “Üşüdünüz siz, ambulansta battaniye var, ister misiniz?” Diye sordu. “İçim üşüyor” dedim ona, anladı, sustu.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR