Koynunda İp Besleyen
Zeynep güzel mi güzel bir bebekti. İki kilo yedi yüz gram yükle dünyaya geldi. Kara gözleri, kara saçları vardı.
Zeynep süründü, emekledi, yürüdü. Pembeler, sarılar, yeşiller giydi. Boynunda incecik bir ip filizlendi. Annesi bakıp, ne güzel, dedi.
Dört yaşına girdi Zeynep. Sokaklarda çocuklarla oynarken, biri kolundan tutup itti. Düştü, ağladı Zeynep. Annesi hemen yanına koştu. Kızdı çocuklara. Görmüyor musunuz boynundaki ipi! dedi.
Altı yaşındaydı Zeynep yahut yedi. Etekler giydi, tokalar taktı. Bir gün tokat attılar, bir gün kalk ağabeyine yer ver, dediler, bir gün kapat şu bacaklarını diye tıssladılar. Zeynep kalktı, ayağını kaldırdı, dizini yukarı çekti, boynundan koynuna uzanan iple salınarak, sek sek sekti.
Zeynep çözülmüş saçlarıyla okuldan çıktı. Evine doğru yürürken, peşinde ayak sesleri duydu. İrkildi, telaşlandı, korktu. Boynunda uzayan ip eline ayağına dolandı. Sanki soluğunu evde unutmuş da gidip onu alacakmış gibi, öyle hızlı yürüdü, koştu.
Misafirler gelecek, dedi annesi. Temizlik yaptılar, yemekler pişirdiler. Ablalar, teyzeler geçip oturdular. Nasıl da büyümüş, dedi içlerinden biri. Yakında on beşine girecek, dedi annesi. Pilavı Zeynep yaptı teyzesi. Aferin kızım, öğren bu işleri. Zeynep utangaç gülümsedi. Elini boynunda gezdirdi. Bir çay daha alır mısınız, dedi.
Zeynep on altı oldu, on yedi, on sekiz. Üzerinde gözler vardı, kulağında sözler, aklında neler.
Bir gün annesi babası Zeynep'i çağırdı. Boynundaki ipi ölçüp biçtiler. Zamanı artık, dediler. İpi asacak bir yer aramaya gittiler.