Ağır demir kapıyı aralıyorum. Girişte duran adam beni tanıyor. Başını, çözmeye çalıştığı bulmacaya çeviriyor. İş hanının üçüncü katına çıkıyorum. Yan yana yerleşik odalarda çalışanlar koridorda gelişigüzel dolanıyor. Ne çirkin bina. Labirente benziyor. Hep içinde kaybolacağım sanıyorum, olmuyor. Yönetim ofisinin karşısında buluyorum onu. Kalorifer peteğine yapışmış sigara içiyor. Pencere, diye bağırıyor içeridekilere, sıkışmış bu. Havasızlıktan öleceğiz. Yanında duruyorum. İstediği cevabı alamadan ilerliyoruz. Canı mı sıkkın yoksa bana mı öyle görünüyor. Boş ver, diyorum. Yazıhaneye gidelim. Sokaktaki kavgaya karışıp nezarette sabahladığımızdan beri günaşırı geldiğim buluşma yerimize. Artık eve gidilmez. Kahvaltı ederiz, demişti. Sonra alacakaranlıkta yürümüş, buraya gelmiştik. Okuldan mı, diyor. Evet, diyorum. Bugün derslere girmesem de olur. Kapının önünde sigarasını yere atıyor. İçeri giriyoruz. Açık pencereden esen rüzgâr açık bıraktığı kitabın sayfalarını çeviriyor. Yanına her gelişimde yeniden karşılaştığımızı hissediyorum.
Görüşmelerimize uzun sessizlikler eşlik eder ama sıkılmam. Aramızdaki iletişim biçimi. Onu çok tanımıyorum. İkimiz de yabancıyız bu odaya, birbirimize. Küçücük yere zorla sığdırılmış evrak dolabı, döner koltuk, masa, sehpa ve iki sandalye. Film seti sanki. Kullanılmayan, sadece görüntü olsun diye konmuş eşyalar. Büroya gelen giden yok. Abisinin muhasebe defterlerini tutuyor. Yeri belli olsunmuş. Elinde kitabıyla görürüm onu. Kapıyı açtığımda başını kaldırır. Hoş geldin, der. Beklediğini anlarım. Saatlerce karşılıklı otururuz. Bazen okuduklarından söz eder. Beni de konuşturur. Heyecanlanırsa çıkar, içki poşetiyle döner yanıma. Bitirince kapıyı kilitler, sevdiği meyhanede içmeye devam ederiz. Bazen cam pervazına yaslanır, kumruları seyrederim. Kaldığı yerden, yüksek sesle okumaya devam eder. Gözlerim dışarıda onu dinlerim. Üniversite sınavlarına çalışıyor. Tüm hayatım muhasebeyle geçmez, demişti. Yetenekle güzel sanatlara girecek. Kitabının yanında defter ve kalem var. Yaptığı bir şey yoksa sürekli çiziyor.
Ona bakıyorum, hızla yanıma geliyor, koltuktan kaldırıyor beni. Karşıma geçiyor. Sözleriyle duruşumu ayarlıyor. İleri geri gidip geliyor. Kararını vermesini bekliyorum.
Ara sıra parkları dolaşmak ister. Erkenden kapar yazıhaneyi. Çimenlere uzanırız. Etrafı izlerken sıkıca kavradığı kalemiyle oynar, düşündüklerini hesaplar, başlar çizmeye. Belediye otobüslerine, dolmuşlara biner, şehri tura çıkarız. Çevremizdekileri çabucak deftere geçirmeye çalışır. Bazı günler uzun uzun inceler ama sayfa boş kalır. Otobüsün tutamağındaki el gibi. Kadın durakta inerken söyleniyordu. Sinirlenmişti galiba. O zaman uzaklaşır yanımdan, başka yerlere gider.
Gözlerini kısarak bakıyor son kez. Oldu mu, diyorum. Ayakta durmaya devam edeyim mi. Tamam, diyor. Gördüğünü aklında tutmaya çalıştığı belli. Unutmadan kâğıda geçirecek. Telaşla kapanıyor masaya. Hareketleri hızlı. Bana da göster, diyorum. Çeviriyor defteri. Neyin resmini yaptığını anlayamıyorum. Karmakarışık çizgiler arasındaki ben miyim. Kalemi bırakıp kalkıyor sandalyesinden, pencerenin önüne geliyor. Elleri pervazın üstünde. Daha bitmedi, diyor. Yeni başladım, gerisi gelir. Biliyorum, tamamladığında güzel olacak. Başını dışarı uzatıyor, aşağıya doğru. Belki esen rüzgârı koklamak, karşı ağacın dallarında sallanan kuşları ve aşağının kalabalığını izlemek için. Derin nefes alıyor. Şimdi yüzü bana dönük. Saklanıyoruz burada, diyor. İkimiz de. Sözleri kafamda uçuşurken, Kaçmaya benziyor daha çok, diyorum. Yavaş yavaş öğreniyoruz.






