Ben niye böyle şeyler yazıyorum, acıya odaklanmak bana daha kolay mı geliyor diye kendime sorduğum çok oldu.
Öznur Yalgın'ın ilk kitabı Ağırküre sonunda yayımlandı. Uzun zamandan beri yazılmış öyküler arasından seçilmiş öyküler, Ağırküre'yi niteliği yüksek bir ilk kitaba dönüştürmüş. Üstünde durmaya, yakından okunmaya değer kitabı üstüne Öznur Yalgın ile konuştuk.
Semih Gümüş: Bu söz ilk kitaplar için klişe gibi geliyor ama Ağırküre’yi bir ilk kitap olarak önemli buluyorum. Hikâyelerinin etkileyici, vurucu oluşu ve onları anlatan dilinin sanki çok uzun uzun düşünülüp süzülmüş oluşuyla önemli.
Öznur Yalgın: Özellikle son dediğiniz benim için fazlasıyla olumlu, oldukça önemsediğim bir şey, böyle bulmanıza sevindim. İlk öyküm 2011’de yayınlanmıştı, o zamandan bu yana yazdığım öykülerin tabii ki hepsi bu kitapta yok. Ağırküre bu haliyle ilk öykü kitabından çok o yıllardan 2020’ye uzanan bir seçki gibi oldu. Bu süre bir ilk kitap için belki uzun sayılabilir. Benim yazmak, yazamamak, bütün bu öykülerden vazgeçmek, sonra yeniden onlarla barışmak arasında gidip geldiğim bir dönemin ürünleri gibi geliyor.
SG: Ben senin ilk öykülerini, hatta yazdığın öykülerin neredeyse tümünü biliyorum. Gördüğüm kadarıyla bir değişim de yaşadın. İlk öykülerin ile Ağırküre’de yayımlanan öykülerin arasında niçin ve nasıl bir değişim oldu?
ÖY: İlk öykülerim bir ânı alıp, onu alabildiğine genişleten oldukça kısa parçalardı, onlar okurun ancak benim zihnime yaklaşabilirse anlayabileceği ya da zevk alabileceği denemeler gibi geliyor şimdi bana. Üst noktalara koyduğum öykülerin daha gövdeli, daha klasik anlamda öyküye benzer nitelikte olması öykülerimi biraz daha değiştirdi diyebilirim.

SG: Bu arada sen çok etkileyici politik öyküler yazıyordun. Bildik anlamda politik olmayan öykülerdi. Doğrudan güncel olanı, dolaylı biçimde anlatan. O öykülerin bu ilk kitabında yer almıyor. Bunun nedeni ne?
ÖY: Hatırladığınız öykülerden biri, Saliha Önkol’un ana karakter olduğu öyküydü. Neyi kastettiğinizi anlasam da ben onları politik öyküler diye adlandırmazdım sanırım. Odağımdaki şuydu çünkü: Bir insan, bir anne, nasıl bir kararla, nasıl bir ruh haliyle çocuğunun parçalarını eteğine toplamak zorunda kalabilir? Oldukça kısa paragraflardan oluşuyordu, şimdiki öykülerime kıyasla az bile olsa bir hacme kavuşamadan kalmıştı. Dosyadakilerle bütünlük göstermesi için onun daha gelişmesi gerekiyordu. Bir de Madımak’taki yangın ânını Menekşe Kaya, Koray Kaya ve Asaf Koçak’ın odağında yazmaya çalıştığım öyküm vardı, belki onu hatırlıyorsunuz. Otelin içinden çıkmanın artık mümkün olmadığını idrak ettiğinde, öyle bir anda, insan aklından neler geçirir? Böyle şeyleri çok merak ediyorum. Otelde bekleyenlerin sesini iyi yakalayabildiğime dair yorumlar almıştım fakat dışarıda toplanan güruhun o insanların ruh halini de verebilmek istiyordum. Onların sesini bulamadım, o kısmı gazeteci gibi yazdığıma dair eleştiriler aldım, haklılardı, uzunca bir süre uğraşsam da iyi bir hale getiremedim. Kısacası onları yeterince geliştiremediğimi düşündüğüm için kitapta yoklar. Bana niye hep böyle konuları seçtiğimi soranlar da oldu, o zamanlar örtük bir art niyet aramaya benzetmiştim bunu. Toplumsal hafızada yer etmiş o büyük olaylara karşı öyle güçlü hisler besliyoruz ki, gerçekten metindeki anlatım gücünü mü, yoksa gösterdiğimiz duyarlılığı, tavrı mı takdir ediyoruz, ya da onu mu cezalandırıyoruz diye sorduğum oldu. Böylesi olaylar, dolaylı ya da dolaysız, öykülerde bir şekilde yer aldığında insanların acılarının suistimal ediliyor olduğunu, bunların yalnızca okuru tavlamaya yarayacağını düşünen, bundan uzak durarak yazmaya çabalayan insanlar biliyorum. Böylesi bir konuya eğilmenin her halükârda yazarın lehine bir güç sağlayacağını düşünmek doğru mu? Bana kalırsa çok doğru değil. Çarpıcı bir konunun iyi bir edebiyat metni için tek başına yeterli olmadığını biliyoruz. Oldukça basite indirgemiş olacağımı biliyorum ama sanki sadece çok iyi yazıldığı için başarılı olan öyküler, bir de, yeterince iyi yazılamadığı için başarısız olan öyküler var gibi.
SG: Peki nasıl bir öykü oluşturmak istiyorsun ve Ağırküre o anlayışının neresinde olacak?
ÖY: İnsani yönü ağır basan, daha katmanlı öyküler yazabilmek isterim. Çoğu öykünün üzerinden yıllar geçti. Ama, bu haliyle de Ağırküre o anlayışın çok uzağında değil, onu diyebilirim.

SG: Senin öykülerini okuyunca hep acı şeyler anlatılıyormuş gibi geliyor, anlatılanlar acı olmadığında bile öyle geliyor. Bu etkiyi verebilmeyi önemli buluyorum…
ÖY: Bunu olumlu anlamda söylediğinizi anlıyorum, ama “anlatılanlar acı olmadığında bile öyle geliyor” ifadesini duyduğumda bazı olumsuz çağrışımları da ister istemez düşünüyorum: Acaba burada suni bir etkileyicilik sosu mu dökülmüş, okurun tepkisini aşırı gözeterek onu kalbinden vurmak mı amaçlanmış? Acıdan kastettiğimiz dramatik bir olaydan güç almak mı, yoksa anlatılanların sonunda açığa çıkan tat mı… Ben niye böyle şeyler yazıyorum, acıya odaklanmak bana daha kolay mı geliyor diye kendime sorduğum çok oldu. Kendimce bulabildiğim yanıtlardan biri, kişiliğimin, hayatı algılama şeklimin de bunda bir payı olduğu. Çoğu insan için sıradan sayılabilecek bir ânın iç dünyamdaki etkisinin oldukça büyük ve sarsıcı olabildiğini biliyorum, bunu iyi bir şey olarak söylemiyorum, sadece bende acı bir tat bırakma, ya da öyle hissettirme olasılığı yüksek. Yazar dediğimizde jenerik, avatar gibi cinsiyetsiz, ortada hayalet gibi dolanan biri var sanki, oysa belirli bir hayat görüşü, algılayış şekli, cinsiyeti, yaşı var onun, yaşayan kanlı canlı bir insanın zihinsel çalışmasının ürünleri bunlar. İnsanın kişilik özelliği, hayatı algılama şekli de edebiyat anlayışına ister istemez sızıyor, yansıyor bence. Olayların bende yarattığı etki dışında, başka insanlar üzerindeki etkisini, onların neler düşündüğünü anlamaya da büyük bir ilgi duyuyorum. Bunların benim bu şekilde yazmaya meyilli olmamda payı olduğunu düşünüyorum. Başka bir açıdan, oldukça mesafeli, soğuk denebilecek bir anlatımın çağrışımlarıyla anlamı derinleştirdiği anda, yakıcı bir şey fark ederiz, bir idrak ânı belki, o etki, elbette, o çok önemli değil midir? Benim için önemli.
SG: Peki Öznur, senin yazarlık serüveninde özellikle hangi yazarlar etkili oldu? En çok hangi yazarlardan ya da kitaplardan öğrendin?
ÖY: Okuduğum her iyi kitaptan. İlla birkaç isim vermem gerekirse, Tomris Uyar’ın düşünsel, duygusal derinliği, kullandığı dilin zenginliği, günlük yaşamda dile gelmesi, fark edilmesi zor şeyleri incelikle anlatma, ilişkileri açığa çıkarma gayreti benim için çok çekici.
Ferit Edgü’nün yalnızca Hakkari’de Bir Mevsim’i ya da bütün öyküleri değil, aynı zamanda Eylül’ün Gölgesinde Bir Yaz’ı beni çok etkilemişti. Kurduğu cümlelerin yalınlığı ve arka arkaya okunduğunda çoğalan anlamları beni her zaman etkiliyor.
Onat Kutlar’ın taklit edilemeyeceğini düşündüğüm İshak’ı. Mehmet Günsur’un İçeriye Bakan Kim? kitabı benim için önemli.
Ama o yazarlarla ve kitaplarla karşılaşmam öğreticilikten çok bir vurulma haliydi belki. Öğreticiler miydi emin değilim çünkü bazıları o kadar kendilerine özgü yazıyor ki insan ancak belki etkilenmekle kalabilir.
Adalet Ağaoğlu’nun romanlarını okuduğumda işte anlatıcının karakterin zihnine böyle girmesi gerekiyor diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Yüz Kitap’ın Türkçe’ye kazandırdığı önemli öykü kitapları oldu. Maile Meloy gibi yazarların öykülerini okuduğumda, anlatılanı sakinlikle, büyük bir açıklıkla ama hep bir kontrolle örmeleri benim için örnek niteliğinde, ve hemen her defasında açığa çıkan şey oldukça insani ve derin.
Alice Munro’nun öykülerini okuduğumda yaşamın, insanın nasıl bir şey olduğunu kavrayabilmenin, böylesine geniş ve derin bakmanın bir yazar için ne kadar önemli olduğunu düşünmüştüm.

SG: Öykü bir disiplin işi mi, yetenek işi mi, sence iyi öykü nasıl yazılır?
ÖY: Bende öykü yazmak için gerekli disiplinin ya da yeteneğin olmadığını düşündüğüm zamanlar çok oldu, oluyor. Başka yazarların nasıl yazdığını gerçekten bilemediğimden, bazı insanların dil, anlatım yönünden benden daha becerikli olduğu düşüncesine kapılıyorum. Sanki onlar bunu hiç zorlanmadan, kendiliğinden yapıveriyormuş gibi. Öte yandan, sıkı bir disiplinle her gün yazan insanlar var. Sanırım en başarılı olanlar bütün bunları birleştirebilenler, bir de üstüne kendi yazdıkları üzerine düşünen, hem de hayatın, insanın ne olduğuna dair kesinlikle kafa yormuş kişiler gibi geliyor. İyi öykü nasıl yazılır sorusunun genel geçer bir yanıtı muhtemelen yoktur, ama okuduğum bazı şahane öykülerin ortak özellikleri üzerine düşünüyorum. Cümlelerin rastlantısallıktan uzak, genellikle çağrışımlara açık bir dizimi olduğunu, ayrıntıların anlamı çoğalttığını, öykünün neredeyse hep derinleşen bir yapısı olduğunu, o öyküyü sahici kılan bir atmosferi olduğunu görüyorum. Öğelerine, bileşenlerine ayrılmasının pek mümkün olmadığı, bir formüle indirgenmeyi yadsıyan öyküler aynı zamanda. Okumaktan büyük zevk aldıklarım genellikle böyle özelliklere sahip.
SG: Öykülerini yazma yöntemin, çalışma biçimin nasıl?
ÖY: Ben, her gün düzenli yazabilen biri değilim. Aklından geçenleri not almak hep verilen bir tavsiyeydi ama benim yazma sürecime pek uymadı. Bazı istisnalar dışında çoğu öyküm için süreç şöyle işliyor: Deneyimlediğim, duyduğum ya da gözlemlediğim insani bir çatışma hali uzun bir süre zihnimde dolanıyor. İlk kez yazıya aktardığımda çıkan metin çoğunlukla ham, dil açısından pürüzlü, oldukça eksik, kötü bir şey, bu kez metin üzerinde tamam olduğunu düşünene kadar defalarca çalışmam gerekiyor. Aynı öykünün ufak tefek değişikliklerle sayısız kopyasını kaydediyorum. Bazen ilerlediğimi sandığım yönden gerisingeri en baştaki kopyaya dönmek zorunda kalıyorum. Artık tamam olduğunu düşünüp çalışmayı bıraktığımda, bir süre sonra mesafe alıp yeniden okuduğumda, kimi zaman eksik kalmış yanlarını ya da fazlalıklarını görebiliyorum. Bazen yine de olmuyor, emeğimin boşa gittiğini kabullenmem zor olsa da vazgeçmem gerekiyor. Ağırküre’ye giden yolda olmamış öykülerimin sayısı, olduğunu düşündüğüm öykülerden fazladır. İnsan kitabına yalnızca en iyisi bunlar diye düşündüklerini koyuyor. Benim için süreç aşağı yukarı böyle hiç de havalı, büyülü olmayan bir şekilde gerçekleşiyor açıkçası.
SG: Bir öykünün en önemli öğesi, öncelikle halledilmesi gereken nedir?
ÖY: Herkesin kendi öykü anlayışına göre öncelik sırası değişiyordur. Benim için, bütün öyküyü üzerine kuracağım o ânın, kısacası varmak istediğim yerin ne olduğunu bilmek, aksi halde ben öykü yazmaya, tasarlamaya başlayamıyorum.
SG: Senin için önemli üç kitap adı verir misin?
ÖY: Okuduğum birçok kitap benim için önemli oldu, oluyor, her yeni okumayla bu zaten değişiyor. Yalnızca üç kitabı seçip onlara özel bir önem atfetmem zor olur.
SG: Okumadığına hayıflandığın kitap var mı?
ÖY: Elbette var. İlk aklıma gelen Proust, Kayıp Zamanın İzinde.
SG: Bundan sonraki kitabın gene bir öykü olacaktır sanırım. Roman yazmayı da düşünüyor musun?
ÖY: Yine zihnimde birikmeye başlayan öyküler oldu, onları yazmak istiyorum. Bir süredir aklımda demlenmeye başlayan birkaç şey daha var, onlar romana daha uygun olur diye düşünüyorum.
SG: Bir süreden beri Belfast’ta yaşıyorsunuz. Belfast’ta yaşamak senin yazarlığına neler katıyor ya da ondan neler götürüyor?
ÖY: Buradaki hayat ilk bakışta bizim ülkeye kıyasla çok çekici duruyor, ağaçların, hayvanların, insanların fazlasıyla değerli olduğu, refah düzeyi yüksek bir yaşam gibi. Ve bu doğru tabii, bir yandan gerçekten öyle. Bir de şu var. Geçen yaz, buraya ilk geldiğimizde Londra’da iki ay bir yaz okulunda çalıştım. İş arkadaşım bana Boris Johnson’u ekranda her gördüğünde, ya da Brexit yüzünden ülkesi adına nasıl utandığını anlattığında, Amerikalı arkadaşım Trump’ı destekleyen akrabalarını artık facebooktan takip etmeyi bırakacağını söylediğinde, Birleşik Krallık’taki genel seçimlerde Muhafazakârlar üçüncü kez yeniden seçildiğinde telefondaki grup içi yazışmalarda böyle bir şey yazıldığını gördüğüm an oldukça garip hissettim: “Bunlara kim oy veriyor, nasıl olur insanların yüzde ellisinden fazlası hâlâ bunlara oy verir?” Seçimden tam sonraki gün, iki yaşlı adamın kahvelerini içerken şu konuşmalarına kulak misafiri olmuştum: “Muhalefet lideri aslında iyi niyetli de pasif kalıyor, fazla karizması yok. Boris asıyor kesiyor, yalanın bini bin para ama insanlar ona inanıyor işte.” Bu anlattıklarım adeta bir kurguymuş gibi gelebilir ama buraya ilk geldiğimiz yaz bunları gözlemlemiştim. Ekonomi açısından, insan hakları yönünden elbette büyük bir uçurum var ama insanların hislerinin, hayal kırıklarının, öfkelerinin ortaklığını görmek bir yazarı etkilemez ya da beslemez mi? Bu açılardan bana çok şey kattığını düşünüyorum.






