Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

19 Ağustos 2020

Öykü

Pandemi

Merih Nesrin Yalçın

Paylaş

1

1


Eee, Nigar Sultan! Artık yalnız değilsin, ben de girdim mahpushaneye. Böyle diyordunuz değil mi cezaevine: Mahpushane. Neden öyle diyordunuz ki? Dinle o zaman, Mahpus kısıtlanmış, kapatılmış kimse demek Arapçadan geliyor Mahpushane de onların kapatıldığı yerin adı. Yani şu anda kapatıldık, kısıtlandık. Vallahi Google gibi kadınsın anneanne, artık sana takılacağım, eğlenceli olacak,  zaten başka çarem de yok şu corona günlerinde.

Seviyorum bu çitlembiği ama bazen katlanamıyorum. Hepsinde garip bir ukalalık var, hayatı çözdüklerine inanıyorlar, hep bir alaycı haller, hep bir üstten bakış. Google dedikleri büyülü şeyden bilmedikleri şeyleri öğrenebileceklerine inanıyorlar. His yok, duygu yok, empatiden hiç haberleri yok. Her biri evrende özgürce dolaşan bir gezegen sanıyor kendini. Sosyal medya dedikleri yalan dünyada beğeni almak için yaşıyorlar. Fotoğraf çekip paylaşmak için giyiniyorlar, beğeni almak için yiyorlar, yediklerinin fotoğraflarını paylaşırken o yiyeceklere ulaşamayan milyonlarca insanı görmüyorlar, göremiyorlar. Bir konsere gittiklerinde sosyal medya da canlı yayın yapmaktan konseri kaçırıyorlar. Yaşayamıyorlar aslında, sadece sosyalleşiyorlar, yazık olmuş bir nesil.

Ne zor şeyler yaşamışlar! İnternetin, bilgisayarın olmadığı bir dünyada yaşamayı hayal bile edemiyorum. Bunlar, zengin komşularının evine televizyon izlemeye giderlermiş, o da siyah-beyaz. Evlerde telefon bile yokmuş, düşünebiliyor musunuz? Postaneye gidip arayacakları numarayı yazdırıp saatlerce bekliyorlarmış. Akşamları radyodan radyo tiyatrosu diye dizi gibi bir şey dinlerlermiş. İyi ki de o zaman doğmamışım. Ama anneannem garip bir kadın, gerçekten Google gibi, annem bile hala pek çok şeyi ona soruyor. Sütlaç yaparken şekerin ne zaman konulacağından, Sovyet devriminin ne zaman yapıldığına kadar her şeyi biliyor. Bunun çok yaşamakla ilgili olduğunu sanmıyorum, içinde gizli bir arama motoru var bence.

Mutsuz bir nesil aslında, z mi diyorlar bu nesle q mu bilmem ama mutsuz olduklarından eminim. Arkadaşlığın anlamını bilmiyorlar, ne güzel bir kelimedir “arkadaş”, arkanı dayayabileceğin, güvenebileceğin, her sırrını paylaşabileceğin, zor gününde yanında olan. Oysa bizimki geçenlerde en sevdiği lise arkadaşını silip geçti. Sebep? Artık onun gönderilerini layklamıyormuş! Yani beğenme tuşuna tıklamıyormuş. Ben de empati özürlü oldum galiba, anlamam mümkün değil.

Garip bir nesil. Sürekli bir adanma halindeler. Önce kendilerini dünyaya getiren anne-babalarına, sonra öğretmenlerine, onlara bu şartları sağlayan ülkelerine, ülkelerinden emperyalist dedikleri düşmanları ve padişahlı kovan Atatürk’e hayranlar. Bilgisayar kullanabilenlerin, sosyal medya hesabı açabilenlerin hepsinin profilinde adından önce TC yazıyor ve mutlaka bayrak resmi var. Anneannem Marksist takıldığı için profiline böyle şeyler koymadı, bu ülkede Türk olmayan bir sürü başka etnik kökenli vatandaş var, dedi, anlamadım ama o dediyse vardır bir bildiği. Nereden mi biliyorum her şeyi bildiğini? İnternetten aldığım bir ayakkabı küçük gelince, “İçine poşet koy, poşete de su doldur, buzluğa at, genişler” dedi bana, yaptım oldu. Kadının her şeye bir çözümü var. Ama bunu nasıl başarıyor bilmiyorum. Neyse bu mahpusluk günlerinde çözerim bunu, çözülür, benden akıllı değil ya.

Anneanneme bu kadar çok şeyi nasıl biliyorsun diye soruyorum. Çünkü yaşadım diyor. Ben de yaşadım ama senin kadar çok bilmiyorum diyorum. Ben senden çok daha fazla yaşadım ondandır diyor. Cevapları kısa ve net, sohbete açık değil. Benden çok elindeki kitapla ilgileniyor. Ne okuyorsun diye soruyorum sohbete zorlamak için, Yüzyıllık Yalnızlık, diyor. Sanırım çok yalnız, okuduğu kitaptan belli, ama zor bir kadın, biraz da suratsız. Of! Annemin ne kadar tripcan olduğunu şimdi anlıyorum, anne olarak seçme şansım olsaydı anneannemi değil kendi annemi seçerdim. Şimdi de kitabı kapatıp pencereden gökyüzüne bakıyor. Duydun mu bu şiiri hiç? Diye soruyor aniden, sonra da şiiri okuyor.“Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım. İnecek var deriz otobüs durur ineriz.”  Duydun mu hiç Turgut Uyar diye bir şairi? Yanına gidip pencereden bakıyorum, gökyüzü her zamanki kadar mavi ve sıkıcı. Çok sıkıldım! Annem işe gidiyor, ben yirmi yaş altı ve altmış beş yaş üstü anneannemle birlikte evde karantinada kalıyorum. Acaba kendimi sokaklara vurup tutuklansam mı? Polis beni kovalarken video çeker tt olurum.

Aniden, “Pandemi ile ilgileniyor musun?” diye soruyor. “Hangi ülkelerde ölüm daha çok? “

“İtalya diyorum aceleyle, İspanya,  Almanya, Fransa bir de Amerika, Rusya da fena değil ama sonuçlar saklanıyor sanki orada.”

“Sen interneti iyi kullanıyorsun bir de bu ülkelerin silah ihracatına bakar mısın,” diyor. Google a soruyorum hemen. ”Birinci Amerika,” diyorum, “ikinci Rusya, Fransa, Almanya, İspanya, İtalya diye devam ediyor liste.”

“Bir de sağlık sistemlerine bak diyor. Yani kendi halklarının sağlığı için ne kadar yatırım yapmışlar?” “Sonra baksam olur mu diyorum, bir arkadaşımı aramam gerekiyor da.” Kendimi balkona atıp kurtuluyorum bu garip sorularından”

Canımcım ya! Sohbet edeyim dedim, delirtti beni, yok hangi ülke ne kadar silah üretiyormuş da, yok sağlık sistemleri nasılmış da! Kafayı çizdirmek üzereyim. Yani severim anneannemi, çok bakmıştır bana çocukluğumda, hatta ilk uçurtmamı bile o yapmıştır, onunla uçurmuşumdur ama çekemiyorum bu hallerini ya! Konuşmuyor zaten, durmadan kitap okuyor, gökyüzüne bakıyor. Sosyal medyaya girdiği zamanlarda da ne fotoğraf paylaşma ne başka bir şey varsa yoksa change.org da imza atmak. Salda Gölünün kumlarına hasar vermişler de, yok bir müzik grubu üyesi açlık grevinde ölecekmiş de. Bana ne Salda gölünden ya! Kumlar canlıymış, ölüyormuş! Ben ölüyorum burada sıkıntıdan kimsenin haberi yok! “Kızım anneanneni çekip youtube da paylaşsana, Corona günlerinde sohbet koyarsın adını, vallahi çok layk alırsın, para bile kazanırsın bundan! Fena fikir değil deyip kapatıyorum telefonu.

Yine de anlamaya çalışayım, belki beceririm kim bilir? Derin! Diye sesleniyorum. “Efendim Nigâr sultan,” deyip kucağıma atlayıveriyor koca kazık. Koklaya, koklaya öpüyor yanaklarımı.

“O ne güzel uçurtmaydı anneanne, sanki ben de çıkmıştım onunla gökyüzüne.”

”Hadi! Bir kahve yap da içelim, sohbet ederiz hem biraz kahve içerken.”

“Verdiğin ödevlere çalıştım,” diyor kucağımdan inerken. “Kapitalist ülkeler sağlık sistemlerine yatırım yapacaklarına silah sanayine yatırım yapmışlar. Ürettikleri silahları satabilmek için iç savaşlar çıkartmışlar. Mesela Irak, Suriye, en son Libya’da. Oralarda ölen binlerce insan umurlarında olmamış. Şimdi kendi halkları hastane koridorlarında ölüyor. Keşke kimse ölmeseydi! Az şekerliydi değil mi Nigoş?”

Ne kadar kolay kabul edebiliyor ölümü, binlere insan ölmüş derken sesi bile titremiyor. Sadece bir sayı oluyor ölümler bu nesil için, insan olduklarını bir hayatları olduğunu, anneleri, babaları, çocukları olduğunu kavrayamıyorlar. Belki de önyargılıyım, bak beş dakikada nasıl da çözüverdi emperyalizmin yediği haltları. Akıllı kız, akıllı olmasına akıllı da, başka bir dünyada yaşarmış gibi, önemsemiyor etrafında olanları. Bence çağın hastalığı benmerkezci olmak, bu topluma ayak uydurmak için başka çareleri yok. Yoksa dışlanırlar, öteki olurlar. Bizim zamanımızda böyle miydi, hepimiz birimiz, birimiz hepimiz içindik. Yok, o kadar da değil! Biz ötekileştirilmedik mi solcu olduğumuz için, hapisten çıktığımız için! En yakın arkadaşımın babası, “Bir daha o komünistle konuşmayacaksın,” demedi mi? Üniversite öğrencisi olduğumuz için ‘Öğrenciye kiralık ev yok’ dedikleri olmadı mı? Benim böyle olmaktan başka çarem yoktu’ demez miyim hep, belki onun da başka biri olması imkânsız. Yo! Hayır! Bu ülkenin içinde bulunduğu durumu kendilerine dert edinen bir sürü genç var, tam da Derin’in yaşında. Grup Yorum’un konserini dolduran binlerce genç var. Ne yani şimdi istediğim gibi olmadı diye sevmeyecek miyim onu? Kızımı da sevdim hiç istediğim gibi olmamasına rağmen.

“Ve işte kahvelerimiz! Yanında senin sevdiğin çifte kavrulmuş lokum! Hatta istiyorsan bir de sigara içebilirsin yanında, anneme söylemem korkma. Dur. Bekle. Önce bir fotoğraf çekelim. Başlık; Anneanne ile kahve keyfi! Şu sigarayı da kül tablasına koy, dumanı çıksın fotoda. Aman Allah’ım! Şimdiden elli layk. Süpersin anneanne! Bir tanesin sen!”

Bana da gösteriyor fotoğrafı. Vedat Türkali’nin bir kahramanı gibi boynum, hani kendinden çok genç bir adama âşık olan kadının boynu gibi, âşık olduğu adam ondan söz ederken, ’Boynu hindiye beziyor, en az onun kadar kırışık’ demişti, ya da aklımda böyle kalmış. Göz kapaklarım, gözlerimin yarısını kapatmış neredeyse. Sohbet ederek içiyoruz kahvelerimizi, sigaranın dumanı yüzüne gelince öksürüyor annesi gibi. Zaten şimdi tam da annesinin on dokuz yaşındaki hali. Ne kadar çok işim vardı Zeynep on dokuz yaşındayken, gündüz para kazanma telaşı, akşamüstü parti toplantıları, akşam toplantı sonrası toplantıları, eylemler, gecelik gözaltları. Şöyle karşılıklı kaç kere kahve içtik ki biz kızımla? Ne kadar çok şey ıskaladık Bütün dünyanın çocukları kurtulsun diye savaşırken kendi çocuklarımızı ne kadar çok ihmal ettik. Canımın içi diyorum ona sevgiye bakarken.”

“Çok güzel olmuş kahve, ellerine sağlık.” Fincanları götürürken sesleniyor koridordan. “Annem mesaiye kalacakmış, yazması gereken rapor bitmemiş, bu gece baş başayız Nigâr Sultan diyor. Ne dersin bir çilingir sofrası kuralım mı ikimize?”

Ben patlıcanları, kapya biberleri közlüyorum, o soyuyor. Biberlere sarımsak, sirke yağ, patlıcanlara sarımsak, limon, yağ ekliyoruz. Süzme yoğurdun üzerine kırmızıbiberi ve zeytinyağını ilave ederken gözleri doluyor,

“Babam çok sever bu mezeyi,” deyip ağlamaya başlıyor.

“Oysa sadece annemden boşandı, insan kızından boşanır mı anneanne? Diyerek ağlıyor içini çeke, çeke. Ne kadar zaman oldu, aramadı beni! ”Sen ara o zaman” diyorum gözlerindeki yaşları silerken.“

“Hayır! Önce o arayacak, kızıyım ben onun!”

 Sonra birden acısını unutup –bence askıya alıp– neşeyle masayı hazırlıyor. “Buz istersin rakına değil mi Nigoş?” diye sesleniyor mutfaktan. Dünden kalan zeytinyağlı barbunya ile hazır oluyor soframız. İlk kadehleri neredeyse hiç konuşmadan içiyoruz. Herkes içine bakıyor ilk kadehlerde. Derin birkaç fotoğraf çekiyor. “Ne yazayım anneanne?” diye bana soruyor.

“İçelim, güzelleşelim,” yaz diyorum.

Layk rekoru kırıyoruz durmadan birbirine çarpan kadeh fotoğrafıyla.

“Hadi bakalım!” diyorum ikinci kadehleri koyarken. “Rakı sohbetsiz içilmez. Neden rakı sofrasının adı ‘çilingir sofrası’ biliyor musun? Rakı çilingir gibidir çünkü içenin kalbini açar, dilini çözer, tıpkı açılmaz sanılan bütün kapıları açan çilingir gibi.”

Bir yudum aldıktan sonra başlıyor konuşmaya.

”İlk rakımı babamla içtim ben biliyor musun anneanne? ilk kadehimi onunla tokuşturdum. O ve sen benim özgürlüğümdünüz, annem faşist generalim. Bütün yasakları o koyardı. Saat kaçta evde olmam gerektiğinden, ne yiyeceğime, günde kaç test çözmem gerektiğine kadar, hatta kiminle arkadaş olacağıma bile karışıyordu. Sanırım babamı da böyle boğdu, böyle kaçırdı. Hatırlıyor musun, birlikte uçurtma yapmıştık seninle, uçurmuştuk, çok eğlenmiştim o gün, sonra da birlikte, Uçurtmayı Vurmasınlar filmini izliyorduk. Annem eve geldi ve büyük bir hırsla televizyonu kapattı. Bana yaptıkların yetmedi mi? diye bağırdı sana. Sen tıpkı filmdeki küçük Barış’a benzedin birden, tıpkı onun gibi gözünde biriken yaşların düşmesine izin vermeden kalkıp gittin. Sonra yıllarca görmedim seni, tıpkı şimdi babamı görmediğim gibi. Ona inat olsun diye defalarca izledim o filmi.”

“Annen senin iyiliğini istediği için böyle davranıyor, sadece sen hayata tutunabil, başarılı olabil diye. Bu kahrolası dünyada sadece başarılı olanların ayakta kalabileceğini bildiği için, bunu çocukken, küçücük aklıyla keşfedip öyle davrandığı için! O faşist falan değil, sadece bir anne ve bence iyi bir anne.”  

Kadehi sonuna kadar içip ağzını tıpkı annesi gibi elinin tersiyle silip soruyor.

“Sen kötü bir anne miydin peki? Babam kötü bir baba mı?  Başarı ne?”

“Bunlar göreceli şeyler çocuğum,” diyorum. Sana karşı babanı savunabilirim, baban çok iyi bir baba, eğer bu günlerde aramıyorsa inan geçerli nedenleri vardır. Benim anneliğime gelince bu konuda kendimi savunmak istemem. Şimdi buradan, bu yaşımdan bakınca pek çok konuda hata yaptığımı görüyorum. Keşke yapmasaydım diyorum, ama yürüttüğüm mücadele ile onun için çok daha iyi bir dünya kurabileceğime inanıyordum.

Eliyle boş ver anlamına gelecek bir işaret yapıyor kadehleri doldururken. “Yeter bu kadar hadi yatalım,” diyorum.

“Daha aşk var sırada Nigâr Sultan, daha bana en büyük aşkını anlatacaksın.“

“Önce sen,” diyorum.

“Fakültede bir çocuk var,” diye başlıyor. “Adı Mustafa, çok soğuk, kimseyle doğru dürüst arkadaşlık kurmayan bir tip, hep yalnız, sürekli kitap okuyor, araştırdım hiçbir sosyal medya hesabı yok, bence cep telefonu bile yok, kulağında kulaklık, durmadan müzik dinliyor. Asosyal anlayacağın, ama karşılaştığımız zaman öyle bir bakıyor ki Nigoş. Başka bir gezegene ışınlanıyorum sanki. İçimde bir milyar baloncuk. Galiba gözleri yeşil, onunla göz göze gelince kör olduğum için bilemedim göz rengini. Milyarlarca ışık yılı mesafe var aramızda. Hani seninle birlikte izlediğimiz Arkadaş filmindeki kahramanlar gibi. O Yılmaz Güney ben Melike Demirağ.”

Gözünden yaş gelene kadar gülüyor.

“Kankaların hiçbiri onaylamıyor adamı. Şutla gitsin diyorlar ama ben! Vazgeçmem mi gerekiyor Nigoş?”

“Vazgeçme,” diyorum canımın içine, sevdan senden vazgeçene kadar sen ondan vazgeçme! Ne demiş Ahmet Arif:

 “Terk etmedi sevdan beni,

 Aç kaldım, susuz kaldım.”

Kapı açılıyor, dehşetle gözlerini açıyor kızım.

“Senin bu saatte çoktan uyumuş olman gerekiyordu! Bu rakı içmek de nereden çıktı? Çıbanın başı baban zaten, sana rakı içmeyi öğretti, suç ortağın da anneannen!”

Hoş geldin diyoruz gülerek.

“Otur bir kadeh de sen iç,” diyor Derin. “Belki kalbinin kilidini açar çilingir, belki dilin çözülür, belki de düşüp dizim kanayınca yine sana koşarım!”

Kızım da bir kadeh alıp geliyor kendine. Yıllar sonra karşılaşmış eski dostlar gibi sohbet ediyoruz. Ne çok şey kaçırmışız, ne kadar uzaklaşmışız birbirimizden. Onca insanın öldüğünü, acı çektiğini bilmesem, utanmasam pandemiye teşekkür edeceğim.

YORUMLAR

Ceren Gökkuş

Güzel ama kişilerin konuşmaları biraz yapay ve sıradan kalmış

22 Ağustos 2020

Öne Çıkanlar

Hayvanların Sıcak DünyasıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Sevim Şentürk

8 Ekim 2025

Çocuklara ve Hep Çocuk Kalanlara…

O Ne–O Gezegeni, hem çocuklara hem anne-babalarına, hayatın içinden fotoğrafları anlatan, gösteren bir harikalar diyarı.Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan O – Ne – O Gezegeni, Gürsen Özen’in çocuk dünyasının umutlarını, özlemlerini, kırgınlıklarını dillendiren Seke Seke U..

Devamı..

Körfez'in Sessiz Çığlığı: Atilla Birki..

M. N. Çetinkaya

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024